HÜRRİYET YAŞAR’LA SÖYLEŞİ

EKİN GÜNEŞ SAYGILI, HÜRRİYET YAŞAR’LA SON ÖYKÜ KİTABI “SATIŞ ÇAĞI” ÜZERİNE SÖYLEŞTİ

Yordan Yovkov’un “Tekerleklerin Türküsü” öyküsü bir kağnı arabası yapıcısının öyküsüdür. Yapıcı, olgun yaşlarından yaşlılığa geçişte, yaşamının anlamını sorgularken, kendi yaptığı kağnıların gıcırtısının taa uzaklardan, onun yaptığı kağnılar olarak seçilebildiğini görünce, “Sen araba yapmalısın araba,” der kendi kendine. Çünkü onun tekerleklere gizlediği türkü, başkalarının yaptığı hiçbir kağnıda yoktur, halk da bunun bilincindedir. Bir sanatçı, daha ne ister? Kimse tüm dünyayı kendi isteğince değiştiremez. Ama kimse de dünyayı, bir sanatçının değiştirebildiği kadar değiştiremez. İşte o yeni dosyalar, benim yeni arabalarımın tekerleklerinin türküleri. Çok. Ölene kadar araba yapacağım. Uzaktan sesleri duyulunca, benim yaptığım arabalar oldukları anlaşılacak. Bir gün gözümü yumduğumda, o sesler içinde, var mıyım, yok muyum, öldüm mü, yaşıyor muyum, o köylü yakınımın dediği gibi, benden sonra yaşayanlar da şaşıracak. Küçük bir düş değil bu, değerini bilene. Ölmeye niyetim yok. Şu sınav süresinde, ne yapabilirsem…

HÜRRİYET YAŞAR

Ekin Güneş Saygılı:

Satış Çağı[1]’nda üç öykü dışındakilerin hepsi toplumsal mesajlar veriyor. İstanbul’un doğasının yok edilmesini, 12 Eylül döneminde öldürülenleri, duyarlılıklarını bırakıp dönüşenleri görüyoruz öykülerinizde. Kitaba girecek öykü seçiminde neler etkili oldu?

Hürriyet Yaşar: Yanıtım belki şaşırtıcı olacak ama… Kâğıt fiyatları etkili oldu. Kitaplaşmamış tüm öykülerimi koysaydım, kalınlık iki katına çıkacağı için, yayımlanma şansı azalacaktı. O yüzden, belki bir o kadar öyküm dışarıda kaldı. Bu seçimi de belli bir ölçüte göre yapmadım. Yalnızca, yirmi yıl düşündükten sonra yazabildiğim “Satış Çağı” adlı öykümü, uzunluğu nedeniyle hiçbir dergiye gönderememiştim. Yayımlanmadan ölür mölürüm diye, onu dışarıda bırakmaya gönlüm elvermedi. Öbürlerinin hepsi dergilerde, biri de bir seçkide önceden yayımlanmış öyküler.

Ekin Güneş Saygılı: Aslında şaşırdım. Konu seçimiyle siyasal-toplumsal konulu edebiyatın özellikle öyküde ortadan yok olmuşluğuna karşı direnen bir duruşu var kitabın. Öykü seçimlerinizde bunun etkili olduğunu düşünmüştüm. Peki siyasal edebiyatın özellikle öyküde ortadan yok olmuşluğu görüşüme katılır mısınız?  

Hürriyet Yaşar: Katılmaz mıyım? Bu konuları seçmeyi ve işlemeyi nasıl unutturduklarının tanığıyım. Direniyorum ben bu konu seçiminde. Önce gözden düşürdüler toplumsal-siyasal konuları, sonra da sanatta işlenme ustalığını unutturmayı başardılar. Bunu,  taa yirmi yıl önce yayımladığım Bir Tersine Yürüyüş / 12 Eylül Öyküleri Seçkisi’nin önsözünde söyledim. O seçkiye düzeyli öykü ararkenki zorlanmalarım, konuya ilgi ve işlemede ustalık bakımından öykücülüğümüzün siyasal-toplumsal damarının koparıldığını ortaya koyuyordu. Dediğiniz gibi, ben kendi adıma direndim, evet. Tüm yazı birikimim bu direnişin kanıtıdır.

Ekin Güneş Saygılı:  Yalnızca toplumsal konuların öyküleştirilmesi değil, gülmece öyküleri de bugün daha az karşımıza çıkıyor. Bunun nedeni, toplumsal konulu öykülerin yazılmayışıyla aynı mı?

Hürriyet Yaşar: Aynı nedenle, evet. 12 Eylül faşizmi kalıcılaşıp kendi anayasal-siyasal düzenini kurunca, politik-toplumsal konuların kurmaca yazında sanat dilinde konuşulmasının önlenmesi, yani o konuların öyküsünün, romanının yazılmasının unutturulması için çok ciddi bir tasarım uygulandı. Önce bunalım yazını ve apolitik yazın parlatıldı, pompalandı, sonra erdem çürütücüsü ‘postmodern yazın’ın güzelsanat diye yutturulmasına sıra geldi. Bunların hepsi son derece kurnaz, acımasız, alçakça yöntemlerle uygulandı. Gülmece, doğası gereği politik bir sanattı. Bunalımcı dünya görüşünün, postmodern çürütücülüğün, apolitik yazın’ın gülmecesini düşünebilir misiniz? Faşizm gülmeceyi kışkırtır derler. Doğrudur ama politik yazın’ı bir toplumun sanatçılarına unutturursanız, doğası gereği politik ve muhalif olan gülmece nasıl yeşerebilir ki?

Ekin Güneş Saygılı:  Kıssadan (Giz’li) Öykü  adlı öykünün bu kitaba girmesi, özellikle birinci öykü olarak seçilmesi, kitabın tamamına yönelik bir mesaj mı? 

Hürriyet Yaşar: Sanatın ne olduğuna ilişkin çıkarım yapılabilecek çok güzel bir kıssayı, kendimce bir başka duruma uyarlayarak yeniden biçimledim. Gündelik dilin dışındaki tüm güzelsanat dillerine ilişkin bir anlam bulurum ben o kıssada. Ondan yaptığım öyküye gelince… Kıssanın anlam alanını, insanın ilişkilerinden yararlanarak genişletebildiğimi sanıyorum. Yalnızca bu kitapla sınırlı değil hedefi.

Ekin Güneş Saygılı: Bu kitapta, ‘Anlatmaya  Biri Gerek ve Önce Onu Ben Öldürdüm’ adlı önceki kitaplarınızdakilerden bir ayrışma var sanki. Kahramanlarınızın gözünden toplumsal çelişkileri daha açık bir dille anlatıyor, onların tepkilerini, şaşkınlıklarını daha cepheden veriyorsunuz. Bu da yalnızca bahsettiğiniz duruşla mı ilgili, yoksa okuyucunun kavrayışında da bir geriye gidiş mi var? 

Hürriyet Yaşar: Sorunuzu iyi anlayamadığım duygusu yaşıyorum.

Ekin Güneş Saygılı: İlk iki kitabınızda doğrudan anlatım yerine kısık bilgiyle, sezdirerek, hissettirerek anlatan, okundukça açılan bir diliniz vardı. Oysa “Satış Çağı” böyle değil.

Hürriyet Yaşar: Üçüncü kitaptaki öykülere kadar, öyküyü kısık bilgiyle kurmak tutkuydu bende. Hani tayları yürüyüşünü beğendikleri yetişkin atların yanında yürütürlermiş ya, büyüyünce onun gibi yürüsün diye… Ben de yıllarca Tarık Dursun K. ile Ernest Hamingway’in yanında yürüdüğümü sonradan ayrımsadım. Sonra sonra, hep öyle yazma isteğimde gevşeme oldu. Her öykü öyle gelmiyor zaten. Örneğin “Satış Çağı” öyküsünde bir şeyi gizlemeniz, sezdirerek yazmanız olanaksızdır o öyküyü esinleyen yaşamdan benim gibi geçmiş biri için. Genel müdür, muhasebe müdürüne Nâzım Hikmet’i kiralamaktan söz ediyor, Maksim Gorki’nin komisyonunu soruyor, Ho Şi Minh’in İstanbul’a gelmekte olduğunu söylüyor vb. İlk iki kitaptaki kısık bilgili öykülerin olayları tıpkı öyküdeki gibi örtülü konuşmalarla konuşuluyordu. Örneğin “Konuşma” öyküsünde baba kızlarını ortaokula niçin göndermek istemediğini açıkça söylemek istemez, çünkü kendine yediremez. Ama bu konuyu konuştuğu tüm komşu ve aile çevresi alttan alta bilirler gerçek nedeni. Yüzeyde ise, nedeni başkaymış gibi konuşulur hep. “Satış Çağı” öyküsünde ise, erkekler kravatlı, sinekkaydı traşlı, kadınlar doğru makyajı, iyi giyimi bilen, iyi öğrenimli, yabancı dil bilen, egemen güncel kültür ve sanatla biçimlenen bir beyaz yakalı topluluğunun içinde yüzdüğü bir lağım söz konusudur. O makyaj, o kültür, o kravat, o sinekkaydı traş bile o lağımın gereklerindendir. O lağımın içinde Nâzım Hikmet’in, Che Guevera’nın, Rosa Luxemburg’un, Anton Çehov’un adları yüzüyor, uçuşuyor. Yani lağım söz konusu ve ben o aşamada tanık oluyorum, onu yazıyorum. Böyle lağım öykülerini, kendini lağımın bir parçası olmaktan ayırmadan Charles Bukowski yazmıştır ama o, cinselliğe batık lağımları yazdı. Benim yazdığım lağım, doğruluk dünyasında bir zamanlar en değerli olanların kiraya, satışa çıkarıldıkları bir satış lağımı. Ben de Bukowski gibi tam içinde yaşadığım için, kısılabilecek bilgi filan yoktu.

Ekin Güneş Saygılı: “Üzülmek Yasak Bugün” adlı öykünüzde kahramanınız, yoluna çıkan toplumsal çelişkiler karşısında karamsar. “Keşke sen de bilmeseydin?” diyerek, o çelişkileri görmeyenlere, belki de görmek istemeyenlere özeniyor. Sonra deniz kıyısına gidiyor, orada kenti, doğayı, insanları, hayvanları gözlemliyor ve kahraman üzülmeyi kendine yasaklayıp “Çek bir ak kâğıt, başla yazmaya” diye sonlanıyor öykü. Toplumsal duyarlılıklarla yazılan öyküleri, bunalım yazınından ayıran, işte bu son mu?

Hürriyet Yaşar: Çünkü bunalımcı dediğimiz duyarlıktaki sanatçı da yazdığına, yazmak da onu bunalımından kurtarmayıp yalnızca bunalımını anlatma yeğnilmesi yarattığına göre, yazmak bunalımcı sanatçının bunalımını onun için katlanılır yapıyor. Bunalımcının yazdığında, tüm olumsuzluklardan toplum suçludur, ancak yazarın -ya da anlatıcının- bu olumsuzluklarda hiç payı görülmez. “Üzülmek Yasak Bugün”de evet, bir bunalım vardır; onu, yazmaya yönelerek yaşanabilir, acısı çekilebilir duruma getirmek de vardır ama, olumsuzlukların tüm yaygınlığına, tüm büyüme, daha da yayılma olasılığına karşın, “herkes kötü, ben iyiyim, bir de beni okuyup beni doğru bulduğu için okur iyi, geri kalan herkes kötü” diye tanımlayabileceğimiz son varış noktası yoktur o öyküde. Anlatıcının sıkışmışlığının bunalımıdır o. Evet, toplumsal koşulların, durumu güçleştiren kalın duvarları da vardır ama, “herkes kötü, ben iyiyim”e sapmaz. Bu nedenle, sorunuzun yanıtı böyle bir ‘hayır’ olabilir.

Ekin Güneş Saygılı:  “Öç” adlı öykünüzde kahramanın kamerasına takılanlar, izlenimler, ufak ayrıntılar sade ve yalın bir dille öyküleştirilmiş. Öykü açısından, dilde bir birikim kadar, kameranın her an açık olması da gerekli sanırım.  ‘Öykü diliyle bakmak’ olarak adlandırıyorsunuz bunu. Açar mısınız biraz?

Hürriyet Yaşar:  Nerde dediğimi anımsayamadım şimdi ama ‘bakmak’ sözünü ‘görmek‘ yapar, onun da ‘duyumsamak’ olduğunu söylersek daha iyi anlatabilirim. Yaşamı öykü dilinde duyumsamak, olan bitenleri öykü dilinde anlamak. O göz -ya da kamera-, o duyumsayıştan başka bir şey değil. Bize, yani okura, öykücünün o gördükleri gibi görünenler, onun öykü dilinde duyumsayışları, anlayışları, sonra da söyleyişleri, anlatışlarıdır.

Ekin Güneş Saygılı: Öykülerinizde işaret parmağı yerine ‘göstermeparmağı’ sözcüğünü kullanıyorsunuz. Neden?

Hürriyet Yaşar: Çünkü işaret çoğunlukla göstermedir, göstergedir de ondan. İnsanlığın son 150-200 yılında çıkmış klavyedeki yazma emekçiliğini bir yana bırakırsak, o parmağın küçük ya da ince şeyleri başparmakla birlikte tutmak dışında en çok yaptığı iş ‘göstermek’ değil midir? Bugün neden yadırgandığını, Türkçenin ileriye dönük yıllarını görmüş kuşaktan olduğum için biliyorum. Bize, yazı sanatında Türkçeyi işlemeyi, Türkçeyi geliştirmeyi, Türkçeyle özleşmeyi unutturdular. O yüzden bu tür arayışlar bugün ayrıksı davranışlar gibi görünmeye başladı. Oysa ben ‘göstermeparmağı’ sözünü, ustam Tarık Dursun’dan duydum. Yani bundan kırk elli yıl önce Tarık Dursun ‘göstermeparmağı’ diyordu öykülerinde. Türkçe bilincine duyarsız kalıp yazı uğraşımızın ana gereci olan Türkçemize sahip çıkmazsak, bizim içinden geçip geldiğimiz 50 yıl öncesinin, hattâ bundan 80-90 yıl öncesinin tersine, öztürkçe eski dil olacak, Türk’e yabancı Osmanlıca da yeni dil olacak.

Ekin Güneş Saygılı:  Kitap 2022 yılında çıktı. Önceki öykü kitabınız “Önce Ben Onu Öldürdüm” ise 2009 yılında çıkmıştı. İki kitabın arasında deneme türüne, dil ile ilgili yazılara yöneldiniz, köşe yazıları yazdınız. Öykü diliniz, başka alanlardaki bu çalışmalardan etkilendi mi?

Hürriyet Yaşar:  Etkilenmiştir. Ama insan yalnızca son çalıştığı, -sanat anlamında- son konuştuğu dilden etkilenmiyor. Öbür sanat dillerindeki alımlamalarından da etkileniyor. Örneğin, Kadıköy Sinematek’inde Celine Sciamma’nın Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi adlı filmini izlemiştim. Aman tanrım! Eve dönene dek sanki yönetmen olmuştum. Otobüs durağında, istasyonda, trende, otobüste, metroda… Günlerce o görüş, o duyumsayış geçmedi. O filmi iki kez daha izlesem, çok uzun süre çevremi öyle görürüm sanıyorum. İnanılmaz bir göz! Yanlış değil, bizde olmayan başka bir göz. Anların görünüşü ve o anlar tam onun gördüğü gibi. E bir de bu görüşle kalmayıp bu görüşten söylemeye, anlatmaya kalkıştığınızı düşünün. Sanatta konuştuğunuz öbür diller bundan nasıl etkilenir, bu incelemecilerin konusu olsun. Bir dilin henüz başlarındayken başka dile de geçmenin ya da bir sanat dilinden uzun süreli kopuşların, önceki dilde konuşma becerisine yaramadığını söyleyebilirim.

Ekin Güneş Saygılı:  Yeniden öykü diline dönmek için ne yaptınız?

Hürriyet Yaşar:  Benim, konuşmak istediğim dilde alımlamalara geçmem gerekiyor. Yani öykü yazacaksam, kısa süre de olsa yoğun olarak öykü okuyorum. Deneme yazacaksam deneme okuyorum. Eleştiri işi içindeysem öykü ya da deneme yazamam örneğin.

Ekin Güneş Saygılı:  Gençlik dönemlerinde hem de hayat koşturmacası içerisinde nitelikli eserler yazan, üretken pek çok öykücünün ilerleyen yaşlarda o kadar yapıt veremediğini görüyoruz. Aslında deneyim ve sanatsal bakıştaki ilerlemenin, tersi bir sonuç vermesi beklenmez mi?

Hürriyet Yaşar:  Onların bu dediğiniz süreci örnekledikleri tarihsel dönemleri bilmem gerekiyor sorunuzu yanıtlayabilmem için. Örneğin gençlik ve orta yaş öncesi dönemleri 1980’den önceyse ve sonrasında başarı çizgisi düşmüşse bunun nedeni başka. 12 Eylül’den sonra sanatçıya toplumsal konulu yapıt üretme becerisi unutturulduğu için, o sanatçının orta yaş ve yaşlılık dönemi 1980’ler sonrasına denk geliyorsa, nedenleri bu ortamda aranmalı. Yani özel adlar üzerinden bu soruya yanıt aramak daha doğru sonuçlar verebilir. Örneğin Garip şairleri için bu söylediğiniz geçerli değildir. Ama gençliği ve orta yaşının ilk bölümleri 1980’ler öncesine gelmiş birçok yazar için doğrudur söylediğiniz. Bir de, “Ben artık oldum. Ne yazsam oluyor.” diye özetleyebileceğimiz özyanıltıcı var ki, düşman başına. Bu sayrılığa yakalanmış sanatçı, ondan önceki yapıtlarının düzeyine bir türlü ulaşamıyor. Şimdi ad vermeyeyim ama yazınımızın kimi büyük örneklerinde bile var bu sayrılığın etkileri. Bir de onlar kadar büyümeden, henüz parlak gençlikteyken bu sayrılığa yakalananlar oluyor, onlar günümüzün erkenden yaşlanmış Abdülhak Hamit’leri oluveriyorlar, önceki o verimli ve daha parlak yapıtlarla dolu yaşamlarının çok daha uzun olan sonrasını böyle geçiriveriyorlar. Yaşam kimseyi, acı söyleyebilen dostlardan yoksun bırakmasın.

Ekin Güneş Saygılı: Yeni dosyalar, tasarılar var mı?

Hürriyet Yaşar: Olmaz mı? Dolu. Ölüme hazırlanır gibi, kitaplaşmamış işlerimi de kitaplaşmaya hazırlıyorum. Çok korkuyorum onların dergilerde, gazetelerde unutulmasından. Sonuna yaklaştım bu hazırlığın. Büyük bölümü tek tek yayımlanmış yazılardan oluşan 10’dan çok dosyam var. Bunları kitap olarak yayın sürecine soktuktan sonra, yeni işlerime ve önümdeki yazı yaşamıma kafam daha rahat, omuzlarım daha hafiflemiş bakabileceğim. Ölmeden önce yapmak istediğim, başka üç beş önemli işim de var. Onları yaparken yenileri de çıkar. Bir gün o işler içinde kapanır gözlerimiz. Sonra o yapıtlarımızın yaşamında bir yaşamımız başlar. Gerçek yaşam da o işte diye düşünüyorum. Yani dinlerin “öldükten sonraki yaşam” dediklerinin, organizma öldükten sonra arkada kalan işlerin yaşamasından başka bir şey olmadığını düşünmeye başladım, insanların kendileri öldükten sonraki yaşamlarını somut olarak gördükçe. Öbür dünyaya dinsel anlamda inanan, namaza niyaza da çok yabancı olmayan bir köylü büyüğüm bir gün büyük bir şaşkınlıkla, “Yeğenim,” demişti, “Münir Özkul ölmüyor, Adile Naşit ölmüyor, Atatürk ölmüyor. Herkes yaptığı işle, işinin gücü kadar yaşayıp gidiyor bedenleri ölse de. Bak büyük işler yapanlara, bak sanatçılara, hangisi ölüyor?” Çözmüştü bence ölümden sonraki yaşamın ne demek olduğunu. Kitap-lık dergisinin son sayısında yayımlanan “Sonrasına” adlı öykümü, sanırım bu söylemin, bu duyumsayışın etkileri altında yazdım. Yordan Yovkov’un “Tekerleklerin Türküsü” öyküsü bir kağnı arabası yapıcısının öyküsüdür. Yapıcı, olgun yaşlarından yaşlılığa geçişte, yaşamının anlamını sorgularken, kendi yaptığı kağnıların gıcırtısının taa uzaklardan, onun yaptığı kağnılar olarak seçilebildiğini görünce, “Sen araba yapmalısın araba,” der kendi kendine. Çünkü onun tekerleklere gizlediği türkü, başkalarının yaptığı hiçbir kağnıda yoktur, halk da bunun bilincindedir. Bir sanatçı, daha ne ister? Kimse tüm dünyayı kendi isteğince değiştiremez. Ama kimse de dünyayı, bir sanatçının değiştirebildiği kadar değiştiremez. İşte o yeni dosyalar, benim yeni arabalarımın tekerleklerinin türküleri. Çok. Ölene kadar araba yapacağım. Uzaktan sesleri duyulunca, benim yaptığım arabalar oldukları anlaşılacak. Bir gün gözümü yumduğumda, o sesler içinde, var mıyım, yok muyum, öldüm mü, yaşıyor muyum, o köylü yakınımın dediği gibi, benden sonra yaşayanlar da şaşıracak. Küçük bir düş değil bu, değerini bilene. Ölmeye niyetim yok. Şu sınav süresinde, ne yapabilirsem…


[1] Satış Çağı, Hürriyet Yaşar, Cumhuriyet Kitapları, 2022.