LEYLA MAMMADOVA
TÜRKÇEYE ÇEVİREN : GÜLŞAN SAFARLİ
Lale teyze alt kattaki komşumuzdur. Tabii, komşu demek mümkünse eğer. Nasıl bir insan olduğunu bilmiyorum ama komşu olarak çok huysuzdur, sürekli söylenip duruyor. Kapı gözünden baktığımda, insan başı görmem gereken yerde lahana koçanına benzer kır saçlarını fark edince hemen iç çekiyorum. Bu, kesinlikle erkek kardeşimle beni çıkardığımız patırtı gürültüden dolayı anneme şikâyet edeceği, ardından da mutlaka bir şeyler isteyeceği anlamına geliyor. Sanırım, Lale teyze şikâyet bahanesiyle annemden yeni bir şeyler koparmak için özellikle oturup kardeşimle ne zaman oyun oynamaya başlayacağımızı bekliyor. Basitçe ricada bulunamıyor, öyle gururludur o.
Eskiden Lale teyzenin sık sık değişen hobileri vardı. Örgüyle uğraştığında şişler için hep anneme gelirdi. Yemek yapmaya merak sardığında arka arkaya birkaç gün bizden un taşıdı. En dayanılmaz olanı ise şiir yazmaya karar verdiği zamanlardı. Zor kelimeler için kafiye bulmakta annemden yardım istiyordu, böyleсe annem bazen saatlerce kapı aralığında durup bunun için kafa yoruyordu. Lale teyzeye hayır diyemezdi, çok iyi kalpli biriydi annem.
—Hiç hoş değil bu yaptığınız, sürekli evin içinde sürüklenip duruyorsunuz, uyku uyutmuyorsunuz insana, bir telafisi olmalı bunun, diyordu.
Günün birinde Lale teyze köhne kıyafetlerin kalıntılarından kırkyamalar yapmaya karar verdiğini söyledi. Annem, üzerinde kırmızı kalp olan pembe kazağımı verdi ona. Anneme ilk kez o gün kırıldım, çünkü o kazağı benim doğum günüme hediye olarak yapmıştı. Bana olan tüm sevgisini örmüştü o ilmeklere: duygularını ifade etmenin başka yolunu bilmezdi. Tam iki saat boyunca onunla konuşmadım. Birisi yeni hobi edinmişse ona destek olunması gerekiyormuş. Ertesi gün Lale teyzeye otobüs çarptı.
O günden beri hobisini hiç değişmedi, durmadan hep kırkyama dikiyor. Annemin işi de kolaylaştı, en azından beklenmedik sürprizle karşılaşmıyor. Hatta kıyafetlerimden birini önceden ayırıp girişteki dolaba koyuyor. Lale teyze annemin sevgi kırıntılarından topluyor kırkyamayı. Kardeşimin giysileri işe yaramıyor, Lale teyze eşyaların parlak, tercihen ‘kız renkleri’nde olması gerektiğini özellikle vurguluyor. Neşeli bir desen varmış aklında. O zamandan beri annemle sık sık tartışır olduk.
—Bu tshirt’ü alalı bir yıl bile olmadı!
—Hayır demek bize yakışmaz, kadıncağız ölü sonuçta. Annemin çok haklı ve güçlü bir gerekçesi vardı. Karşısında söyleyecek bir şey bulamıyordum.
Fakat esas sebep bu değildi. Otobüs kazasından sonra Lale teyzenin kızı Moskova’dan gelmişti. Neredeyse saçsız, yüzünde renk olmayan, ruh gibi bir kadındı. Komşu komşu geziyor ve gereksiz bir sürü eşya dağıtıyordu. Bizim payımıza da annesinin porselen takımı düşmüştü. O akşam kocaman kupalardan içtik çaylarımızı. Tabaklar da artık eskiden kullandıklarımız değildi. Ertesi sabah kapımızı Lale teyze çaldı. Şaşırmıştık, ne kardeşim ne de ben yatağımızdan çıkmamıştık henüz, dolayısıyla ses yapmış olamazdık. Annem de eskimiş giysilerimden hazırlık yapmamıştı daha. Meğerse, Lale teyze porselen takımını almaya gelmiş. Annemi suçlamıyordu, fakat kıymet bilmez kızını çekiştirip duruyordu.
—Görüyorsun işte, tüm hayatını feda et, binbir zahmet ile büyüt, onca emek harca, saçlarını süpürge et yolunda, karşılığında da çay içecek bardak bile bırakmasın sana.
Annem acele bir şekilde porselen takımını kadına iade etti ve bir daha da sözünü hiç ikiletmedi. Ben ise o günden itibaren her akşam anneme çay koyma alışkanlığı edindim.
—Gelir gelmez o kupalardan çay içmemeliydik, biraz beklemeliydik, hiç olmazsa kırkı çıkana kadar…
Annemin yüreğine kurt düştü o sabahtan beri. Her seferinde biraz daha fazla kıyafetimi verir oldu. Birkaç yazlık elbisem kaldı geriye. Üstelik kış geliyordu ve ben ne giyeceğimi bilmiyordum. Anneme her akşam çay demliyordum, işe yarayacağından pek emin olmasam da.
Bugün Lale teyze tekrar geldi. Annem gözyaşlarına boğuldu. Koltukta oturuyordum, üzerimde bir tek külotum kalmıştı, eski bir battaniyeye sarılmıştım. Giyecek bir şey bulamamıştım.
—Endişelenmene gerek yok, kırkyamam hazır, haberini vermeye geldim. Gel bak diyecektim.
Bunları söylerken kapı aralığında durup bakıyordu. Annem başını bana doğru çevirmiş, sanki müsaade istiyordu. Gittikçe daha çok üşüyordum, battaniyemi başıma çektim, zar zor işitilecek bir sesle:
—Gitme, ne gerek var! Neyin oluyor o kadın senin? Biz seninle çay içecektik, gidersen soğuyacak, döndüğünde buz gibi olacak. Bu kahrolası komşu yüzünden bir çay bile içemeyecek miyiz, dedim
— Oğlun çok sevdi ama! “Ne kadar neşeli bir pike bu” diyor. Üzerine oturmuş, gitmek istemiyor, derken sinsice gülümsüyordu Lale teyze.
Annem irkildi. Avizemiz sallandı.
Bana doğru koştu, titreyen battaniyenin üzerinden sarıldı.
—Kızım, bak, kadıncağız o kadar uğraşmış, dikmiş, gitmemek ayıp olur. Bir bakıp hemen döneceğim.
Cevap vermek istiyorum, bir türlü başaramıyorum. Çıplağım, üzerimde bir tek külotum varken insan gibi hissetmiyorum artık. Üşüyorum, huzursuzum, ben olmaktan çıkıyorum. Annem bir süre daha battaniyeme sarılı kalıyor. Sanki ilk defa kucaklıyor beni. Nefes almakta zorlanıyorum, lakin onu itmeye cesaretim yok. Birden kollarını gevşetiyor ve gidiyor. Soluğum kesiliyor. Boğuluyorum. Fakat bir daha bu battaniyenin altından çıkmaya gücüm yetmeyecek. Çay da soğumuş zaten. Annem de dönmez artık. Tabii, ona anne demek mümkünse eğer.

