KOCAMAN BİR BOŞLUK

GÜLSER KUT ARAT

KOCAMAN BİR BOŞLUK   

Yaşlı kadın, oturduğu yerden karanlık mahalleye baktı. Dizi dizi evlerin hepsi, sokak lambalarının ışığında kapkara pencerelerden oluşmuş bir duvar gibi görünüyordu. Gençlik yıllarındaki o küçük evini düşündü. Az sayıdaki mobilyaların durduğu o soğuk odaların süpürgeliklerinde anlamdan yoksun uzun ve boş mesafeler olurdu. Odadaki her eşyada bir yitiklik, bir yorgunluk vardı. Bir ruhun uçup gittiğini söylüyordu eşyalar. İçinde kocaman bir boşluk vardı. Mobilyaların arasında, ıssızlığın ortasında öylece kalakalmıştı.

Genç adam, dalgın dalgın yaşlı kadına baktı. Annemle babam arasında en ufak bir sevgi jesti görmedim. Ne bir dokunma ne bir sarılma ne de üstün körü olsa bile bir öpücük. Onun yerine birbirlerine gündelik ıvır zıvırla ilgili hep aynı suçlamalarda bulunurlardı, diye aklından geçirdi.

Kadının kül rengi saçları, bir zamanlar sarı boyalı olan saçların yerini almıştı. Arkadaşı yoktu, arkadaş aradığı da yoktu. Hayatı boyunca tek başına bir suskunluk içinde kaldı. Kimse bu suskunluğu onunla paylaşmak istemedi. Oğlunun odadaki varlığını unutmuş gibi gözlerini kapadı. Geceleri yalnızken çınlayan o ses… zil sesi. Zil sesini duyar duymaz ya olduğun yerde taş kesilirsin ya da parmak uçlarına basa basa kapının yanına gidip dışarısını dinlersin. Soluğunu tutarsın, kulak kesilirsin. Ortalık öylesine sessizdir ki kapının öte yanındaki kişinin soluk alışverişlerini işitebiliyorsundur. Beklersin zilin bir kez daha çalmasını ve sonra adımların uzaklaşmasını, ayak seslerinin apartman içinde duyulmaz olmasını. Hep o gelirse diye uzun bekleyişler, umut dolu dakikalar…

Oğul; gözleri kapalı, dingin oturan yaşlı kadının arkasından sıkıca sarıldı. Kül rengi saçlarını kokladı. Lavanta ve ter kokusu karışımı içine çekti. Aynı koku hiç değişmemişti. Geçen akşam anahtarla kapıyı açmış, sessizce eve girmişti. Onu karanlıkta tek başına öylece otururken bulmuştu. Bu haliyle terk edilmiş bir eşya gibi görünüyordu. Yanlış bir yere öylece bırakılmış gibi duruyordu. Başka bir yere bırakılmış olsa belki çok daha mutlu olabilirdi.

Evin telefonu çalmaya başladı. Kadın birden gözlerini açtı ve “Sakın açma.” dedi. Cevap vermediler, çalmaya devam etti. Telefonun sesi karanlığın içinden süzülen tozların arasında uzun uzun çınladı. Genç adam telefonun zil sesini içinden saymaya başladı.  Sonunda pes edip bıraktı. O ise çalmaya devam etti. Sonsuza kadar sayamazdım diye düşündü.

Oğul, annesini incelemeye koyuldu. Her an salya sümük ağlayacakmış gibi duruyor, kül rengi saçları da örümcek ağı gibi incecik ensesine iniyordu. Yaşlı kadın birden damdan düşer gibi konuşuyor: ”En çok neden korkuyorum biliyor musun? Bir başıma ölmekten çok korkuyorum.” diyor. “O an acı çekmek, ayak sesi duymamak,” diye konuşmasını sürdürüyor. Oğul, onu tedirgin etmeden, örselemeden dinliyor. Bildiğim her şeyi yitirmek üzereyim. Bana öyle geliyor ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bunu biliyor olmam da hiçbir şeyi değiştirmeyecek, diye kafasından geçiriyor. Hayat her şeyi benden beklemesin. Bir şey olmalı, hikâyenin akışını değiştirecek bir şeyler olmalı diye, kendi karanlığında kayboluyor.

Annesine ısrarla baktı. İçimi doldurup beni boğan sevgisinden, ezici ağırlığından kurtulmalıyım diye düşündü. Kafasında birbiriyle çelişen duygu ve düşünceler gidip gelmeye başladığı andan itibaren ondan uzaklaşmaya başladığını hissetmişti.

Kadın, oğlunun tedirgin suratına bakıyor. Birazdan kalkıp gider diye düşünüyor. Onun da kendine ait bir dünyası var, öbürleri gelmedi bile. Bu özel günün kutlamasını telefonla geçiştirmek istediler. Eskiden iyi veya kötü koskoca bir ailenin parçasıydık. Şimdi ise o aile çoktan dağılmış. Asıl unutuş bir çeşit hüzne, güvensizliğe, geçmiş zamanların şimdiki zamanı bulandıran bir çeşit özlenmesine de yol açıyor.

Kız kardeşiyle konuşurken evliliğinden nasıl da şikâyet etmişti. Kız kardeşi de onu, “Evine bağlı bir adam, daha ne istiyorsun,” diye paylamıştı. “Ne mi istiyorum? Konuşmak, iletişim kurmak, dayatılmayan cinsel ilişki istiyorum, beni dinlesin istiyorum,” diye cevap vermişti. Kız kardeşi inanmayan bakışlarıyla, “Sen bilirsin tabii ki, yaşayan sensin.” demişti.

Oğul birden pat diye;  ‘’Amcam ölmüş biliyor musun? “dedi.

Kadın, yüzünden kanın çekildiğini, bacaklarının titrediğini, kalbinin küt küt attığını hissetti. Hüzün dolu kısık bir sesle “Bilmiyordum.” diye cevapladı.

Büyük umutlarla başlattığı evliliğin tam bir hüsranla sonlandığını görmek dayanılmaz geliyordu. Bedenine dokunmasıyla ruhunun nasıl allak bullak olduğunu, içinin bulandığını, başının döndüğünü, gövdesindeki cinselliğe yönelik tüm arzuların nasıl çekilip kuruduğunu bir türlü anlatamıyordu.

Ya öteki… ”Beni anla.“ diye fısıldamıştı. Uzanıp bileğini kavramış, “Beni dinle!’’ diye tekrarlamıştı. Ağlama duvarı sanıp neyi varsa dökmüş, çünkü gerçekten yalnızım demişti. Aralarında güçlü bir çekim alanı oluşmuştu. Elini tutup göğsüne bastırmasına engel olmayı denemedi bile. Parmakları birbirinin avucunda, nabız atışları birbirine karışmış halde, kaç saniye geçtiğini ikisi de bilmiyordu. Bu yakınlaşmadan sonra, ara sıra kendisini esir alan şu tuhaf duygulardan birini hissediyordu. O anda duyguların erişebileceği her şeyi yakalamaya karşı konulamaz bir ihtiyaç duyuyordu.

Sol kalçasından çıkıp bütün bacağını kaplayan ağrı, saç dibindeki kaşıntı, eşinin parfüm kokusu… Bir an içini saran büyük umutsuzluk çekip gitmeye, hayatını değiştirmeye kışkırtan bir şeyler bütün benliğini sarıyordu. Ayaklarının altında git gide genleşen bir çukurun açılmakta olduğunu ve en ufak yanlış bir hareketle bu dipsiz kuyuya yuvarlanıvereceğini hissetmişti.

Kadın, koltuğun arkasına attığı pazen sabahlığını cüppe gibi üstüne geçirdi. Mutfağa yöneldi. Demlikteki kaynar suyu kahve fincanlarına döktü. Kahvenin eriyişini, suyun köpüklenişini izledi.  Elinde iki fincanla salona geçti. Biraz önce karşılıklı oturdukları koltuğun boş olduğunu gördü. “Gitmiş, evet kalkıp gitmiş,” dedi.

Geçen onca yıl dile kolay… Şimdi yalnız, yapayalnız kaldın diyerek, kendi kendine gülümsedi. Bu yalnızlığımda en azından bir nefes olmasını ister miydim, diye kendine sordu. Dudağını aşağı sarkıtarak evet, diye fısıldadı.

Gece boyunca sanki biri kapıya vuruyormuş gibi aldatıcı bir duyguya kapılarak sayısız defalar yataktan sıçrayıp kalkıyor. Kendisi de kesinlikle biliyor ki, kapıyı çalan yok. Gece gece kim çalar kapısını.  Üstelik onun gibi yalnız başına yaşayan yaşlı bir kadının kapısını.

Hani kesinlikle biliyor, biliyor ya öyleyken her defasında sıçrayarak uyanıyor. Bir an merak içinde gözlerini kapıya dikiyor. Ağzı aralık, gözleri açılmış, tel tel olmuş saçları ıslak alnında sallanıyor. Şimdiye dek kaç kez uyandırıldığını hesaplamaya çalışıyor. Ancak ortaya çıkan müthiş sayıyla adeta aklı başından gidiyor. Gerisin geri yatağa atıyor kendini. Bu kapı vuruşların nereden geldiğini uyku sersemliğiyle kestiremiyor. “Amcam ölmüş biliyor musun?” sözleri odanın içinde yankılanıyor.

Onunla yarım kalmış bir yaşamın, olmayan anıların, yalnızlığın tüm tortusu usulca içine oturuyor. Acıdan nefes alamayıp taş olduğunu hissediyor.