ELÇİN SEVGİ SUÇİN İLE SÖYLEŞİ

Elçin Sevgi Suçin ile Söyleşi

Orhan Aytuğ Tolu

Şiir öyle bir yazma edimi ki şairini hepten ele geçirebiliyor. Çünkü bir dizeye bir roman sığdırabiliyor şair. Bir şiire varoluş felsefesini ya da bir çağı. Aynı şiirin her bir katmanında kökleri aynı olsa ve birbirleriyle ilintili olsalar da başka yönlere açılabilme potansiyeli taşıyan anlamlar, düşünler filizlenebiliyor. Bu olağanüstü bir zenginlik ve şairine müthiş bir alan, olanak sunuyor. Hele ki verili dile sığamıyorsanız, anlamı genişletmek ve öte alana taşmak için müthiş bir imkân. İnsanın anlam arayışına mutlaka bir katkı sunuyor. Yalnızca anlamı değil aynı olay ve durumla ilgili onlarca “gerçek” sunularak anlamsızlaştırılan gerçeği ve hakikati de içerebilen, gerçeğin ve hakikatin paralize edildiği günümüzde, yarının bireylerine de anlam sunabilecek tek imkân belki de şiirdir.

ELÇİN SEVGİ SUÇİN

“Paralize Zaman Diyalogları” adlı şiir kitabıyla bu yıl Metin Altıok Şiir Ödülü’nü alan Elçin Sevgi Suçin’le şiirin tamamlanmamışlığı ve dilin sınırlarını aşma imkânından kısa şiirlerin yoğunluğuna, varoluş ve anlam arayışından mitoloji ve tasavvufun şiirindeki izlerine uzanan poetikası üzerine konuştuk. Söyleşide ayrıca hız çağında şiirin açtığı yavaşlama alanını, imge ve metafor kullanımına yaklaşımını, sevgi ile politik tanıklık arasında kurduğu etik bağı, toplumsal travmaların şiirdeki karşılığını, kadın şairlerin edebiyat dünyasındaki yerini ve şiirin okurdan beklediği dikkat ile adanmışlığı ele aldık.

İlk şiir kitabınız “Büyüklere Şiirler Büyüleyen Hayatlar” 2012’de yayımlandı. Ardından üç şiir kitabınız daha okurla buluştu ve ödüllere değer görüldü. “Eksik” şiirinizde “tanrı’nın diliyle konuşuyorum bağışla / ne söylesem eksik” diyorsunuz. Sizce şiir, doğası gereği tamamlanmamış bir sanat mıdır? Şair yazdığı şiirin gerçekten tamamlandığına inanabilir mi?

Elçin Sevgi Suçin: “tanrı’nın diliyle konuşuyorum bağışla/ ne söylesem eksik” dizeleri, insanın kendini içinde bulduğu dil ve bu dilin imkânlarıyla sınırlı olduğunu ima eder. Bireyin yaşam, felsefe, varoluş ve aşk gibi duygusal sınırları neredeyse sonsuz kabul edebileceğimiz alanlar içinden anladığı kendisini, dışarıya yani ötekine verili dil ile tam olarak anlatmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Şiir bu anlamda dili genişleten, esneten ve anlamı dilin ötesine taşıyabilen yapısıyla bireye bir miktar imkân kazandırabilir. Şiirin tamamlanmasının mümkün olup olmaması ise başka bir konu. Benim algıladığım yerden her şiir çağrıştırdığı duygular, içerdiği anlam katmanları, kullanılan imge ve metaforların hep daha öteyi ima etmesi özellikleriyle son dizeden sonra da devam eder. Bu devamlılıkta kuşkusuz şiiri okuyan ve okuması muhtemel olan okurların katkısı da anlamlı olacaktır. Çünkü her okur, şiirin onun dünyasında yaratacağı duygu ve düşünceler üzerinden muhakkak ki başka duygu ve düşüncelere uzanacaktır. Gadamer’in de dediği gibi, metin okurda canlanır. Tamamlanmayı imkânsızlaştıran bir diğer unsur ise dilin şiirde gündelik dilden farklı bir örgütlenme yapısı ile kullanılması. Bu özel dil kullanımı aynı şiirin birden fazla anlamı, duyguyu, düşünceyi yüklenebilmesini sağlar. Her şiirin bir ana izleği olabilir fakat bu ana izleğin yanında ana izlekle ilintili birden fazla yan izlek de olabilir. Bu özellik hem şiire hem de şaire her zaman devam etme imkânı sağlayabilir. Bu anlamda şiiri, sonsuzluğa fırlatılmış bir söz gibi de düşünebiliriz, yaşam var olduğu sürece yankılanmaya devam edebilecek.

-Kitaplarınızın son bölümlerinde birkaç dizeden oluşan kısa şiirlere yer veriyorsunuz. Bunları hayku ya da hayku denemesi olarak değerlendirmek mümkün mü? “51. Bölge” kitabındaki “O Anlar” başlığıyla birlikte düşündüğümüzde, anın kısalığı ile şiirin biçimi arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Elçin Sevgi Suçin: Kısa şiirler, genellikle duygu ya da düşün yoğunluğu oldukça yüksek şiirler ve tam da böyle yoğun duygu ve düşün anlarında yazıldılar. Öyle bırakmamın nedeni o yoğun hissediş ve düşünüş anına duyduğum derin saygıdan. Kısalık açısından haykuyu aklınıza getirmiş olabilir ama hayku değil. Haykular, içerikleri ve yazılış gayeleri gereği daha ziyade doğanın ve anın sadeliğini birkaç dizede görünür kılan kısa şiirler. Özellikle bahar, yaz, aşk, sevinç, doğa ya da günlük yaşamın hafif anları üzerine yazılmış hayku şiirlerini okumayı seviyorum. Bu kısa şiirlerin bizim şiir geleneğimizdeki karşılıkları “modern rubailer” olabilir belki.

-Bu şiirlerin bir kısmı, “51. Bölge” kitabınızın “O Anlar” başlığı altında yer alıyor. Yaşam da bu şiirler gibi kısa ve anlar/anılar toplamı olduğu için mi biçim, içerik ve bölüm başlığı birbiriyle uyumlu hâle dönüştü?

Elçin Sevgi Suçin: Ahmet Telli, “Gülüşün Eklenir Kimliğime” şiirinde “ömrümüz ayrılıklar toplamıdır,” diyor. Belki benim için de, sizin de belirttiğiniz gibi, an/anlar toplamıdır. İnsanın hayatının hemen her aşamasında böyle yoğun, hep hatırlanan, kurucu ya da yıkıcı an/lar vardır ve durup kayda almak ister o anı. Her insan hisseder böyle anları. İrkilir. Fark eder. Kimimiz bunu hafıza defterine yazar ve zaman zaman oradan okur. Kimimiz günlüğüne yazar. Kimimiz de dizelerle kaydeder.

-Şiirlerinizde aşk, şiir ve yaşam zaman zaman bir “av-avcı” gerilimi içinde beliriyor. Aşkın savaş olarak kavranmasına dayanan geleneksel metaforla da ilişkili görünen bu imge sizin şiir dünyanızda neyi temsil ediyor? Av ile avcının konumları değişebilir mi?

Elçin Sevgi Suçin: Hepimiz buradayız. Dünya denen ve uzay boşluğunda dönen bir yuvarlakta yaşıyoruz ve burada oluşumuza bir anlam, bir amaç, bir neden arıyoruz. Dünyaya en iyi yerleşenimizin bile uykuya dalamadığı geceleri vardır muhakkak ve yarınla dolu düşleri, düşünceleri arasına bir varoluş kaygısı sızmıştır. Hangi yolcu, nereden bindiğini ve nerede ineceğini bilmediği uzun bir tren yolculuğunda huzurlu olabilir ki? Yeryüzünde var olmak ve bu varlığı algılayabilecek bilinçli bir zihne sahip olmak da böyle bir yolculuk. Açık ovada bir başına duran ceylan olmak bir nevi. Görünürde hiçbir tehlike yok fakat yaradılışı gereği av olmaya müsait ve avcının hangi yönden geleceği de belli değil. Bu durumda ne yapabilir ki ceylan? Kaçmak gibi bir lüksü de olmadığına göre o gerilim içinde yaşamaya alışır. Aşk ve şiir de yaşamın dinamiğinde olan bu kaçınılmaz gerilim alanında doğar, çoğalır.

-“Paralize Zaman Diyalogları” kitabının son şiiri “Çağrı”da “ey şiir, ben’i mümkün kıl / topraktan gül, üzümden şarap / benden ne olacaksa…” diyorsunuz. Şiirin insanın kendisini kurmasındaki ve anlam arayışındaki yeri nedir? Şiir bu arayışa bir yanıt mı verir, yoksa onu daha da mı derinleştirir?

Elçin Sevgi Suçin: Şiir, şairin düşünsel dünyasına nerede, ne zaman, nasıl ve neden sızıyor bilmiyorum. Bunun tam bir zamanı da yoktur zannediyorum. Bir yerde hep içinizde taşımakta olduklarınızı kelimelere dökme ihtiyacı duyuyorsunuz ve bu bazen günlük, deneme, öykü ya da herhangi bir yazma biçimi olabiliyor. Bazen de deneme yazdığınızı zannederken biri size deneme değil şiir yazdığınızı fısıldıyor. Buna itiraz etseniz, duymazdan gelseniz de içinize bir kuşku düşüyor ve o kuşkuyla denemelerinizde şiirler aramaya başlıyorsunuz ve buluyorsunuz da. Şiir öyle bir yazma edimi ki şairini hepten ele geçirebiliyor. Çünkü bir dizeye bir roman sığdırabiliyor şair. Bir şiire varoluş felsefesini ya da bir çağı. Aynı şiirin her bir katmanında kökleri aynı olsa ve birbirleriyle ilintili olsalar da başka yönlere açılabilme potansiyeli taşıyan anlamlar, düşünler filizlenebiliyor. Bu olağanüstü bir zenginlik ve şairine müthiş bir alan, olanak sunuyor. Hele ki verili dile sığamıyorsanız, anlamı genişletmek ve öte alana taşmak için müthiş bir imkân. İnsanın anlam arayışına mutlaka bir katkı sunuyor. Yalnızca anlamı değil aynı olay ve durumla ilgili onlarca “gerçek” sunularak anlamsızlaştırılan gerçeği ve hakikati de içerebilen, gerçeğin ve hakikatin paralize edildiği günümüzde, yarının bireylerine de anlam sunabilecek tek imkân belki de şiirdir.

-Mitoloji, masallar, kadim medeniyetler, dinler tarihi ve Alevilik şiirlerinizde önemli bir gönderme alanı oluşturuyor. Bu kültürel ve inançsal birikime sıkça yönelmenizin poetik nedenleri nelerdir?

Elçin Sevgi Suçin: Mitoloji, masal, kadim medeniyet anlatıları, dinler tarihi ve benzeri alanların ortak özelliği, insanın varoluşuna ilişkin cevaplar arıyor olmaları belki de. İnsanın, bilinç düzeyinde dünyayla karşılaştığı tüm süreçte de yaptığı bu değil mi? İnsanlığın ilk yaratılışından bugüne varoluşuna yönelik anlam arayışının neredeyse tüm izlerini barındıran bu birikimler şiirin yoğun anlam, duygu ve düşün içeren; bu anlam, duygu, düşünleri şiirsel ve insani bir zemine yerleştiren yönüyle etkin bir diyaloğa girebiliyor. Bugün özellikle Avrupalı ve Amerikalı düşünürler sık sık günümüz insanının mit eksikliğinden muzdarip olduğundan yakınıyorlar; hatta serbest ekonomi aygıtlarının dayattığı yaşam biçimleri için yapay olarak üretilen mitlerin bireysel ve toplumsal yaşamı nasıl yanlış yönlendirdiğinden ve zarar verdiğinden bahsediyorlar. Hızlı bireyselleşmenin getirdiği aşırı yalnızlaşma ve bilgi hızının ya da bilgi manipülasyonunun yarattığı kaosun hem toplumları hem de yönetimleri aynı hızla savurduğu bir sır değil artık. Bunun etkilerini bugün hepimiz bizzat deneyimlemekteyiz.

Alevilik de bu yöneliş içinde benim için ayrı ve doğal bir yerde duruyor. Geriye dönüp baktığımda, tasavvufun izlerinin daha ilk kitabımda şiirime yansıdığını görüyorum. Büyük şairlere ithaf edilmiş şiirlerden oluşan o kitapta Yunus Emre’ye adadığım bir şiir de yer alıyor. İbn Arabî’yi, Hallâc-ı Mansûr’u ve Mevlânâ’nın tasavvufi yaklaşımını anlamaya çalışan biri olarak, bu büyük tasavvuf evreninin kendine özgü adalarından biri olan Alevi düşüncesine kayıtsız kalmam elbette düşünülemez.

Aleviliğin insanı merkeze alan öğretisi, hakikat arayışı, doğayla ve bütün canlılarla kurduğu ilişki, şiirimin düşünsel ve duyusal dünyasıyla örtüşüyor. Deyişler ve nefesler aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü kültürü ise şiir ile inanç, hafıza ile direniş arasında güçlü bir bağ kuruyor. Üstelik Alevilik, resmî tarihin dışında bırakılmış, bastırılmış; fakat bütün bunlara rağmen varlığını ve sözünü korumuş bir belleği taşıyor. Dolayısıyla şiirimde böyle bir yöneliş, aynı zamanda susturulanların sesine ve görünmez kılınanların hafızasına kulak vermek anlamına geliyor.

-Zaman, şiirlerinizde doğadaki ve insandaki değişimlerle birlikte güçlü biçimde hissediliyor. Günümüzün kapitalist hız toplumunda zamanın insan, şair ve şiir açısından taşıdığı anlamı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elçin Sevgi Suçin: Sizin de belirttiğiniz gibi hepimizin gündelik yaşam hızı yirmi otuz yıl öncesine göre aşırı olarak niteleyebileceğimiz kadar çok artmış durumda. Özellikle bilgi kanallarının çok artması ve kentte ya da kırda yaşaması fark etmeksizin her bireyin bu bilgilere erişebilme imkânına sahip olması bilgiye ulaşma anlamında olumlu bir sonuç doğururken bir anda aşırı bilgiye maruz kalınması ve bilginin yine bilgiyle görünmez kılınmasıyla da olumsuzluklara neden oluyor. Örneğin elinde telefon olan her birey gün içerisinde defalarca farklı sosyal medya araçlarına bakıyor ve bedava kullanılabilen bu mecralarda gün içerisinde yüzlerce reklama maruz kalabiliyor. Aralıksız maruziyet ise bilinçaltında sürekli tüketim isteğini pekiştiriyor. Sürekli tekrarlanan davranışların, düşüncelerin ya da görüntülerin beyinde yeni nöron ağları ve yolları geliştirdiğine ve yeni davranış örüntüleri oluşturduğuna dair yapılmış pek çok araştırma var. Düşünce ve davranış örüntüleri değiştikçe kelimelerin yüklendikleri anlamlarda da değişimler oluyor ve bu dilin bütününe yansıyor. Şiir de yaşamdan ve yaşamın içinden doğduğu için bireysel ve toplumsal düzlemde aralıksız gerçekleşmekte olan değişimlere kayıtsız kalamıyor. Edebî akımlar çoklukla bu değişimlerin, dramatik denilecek ölçüde büyük ve yoğun gerçekleştiği toplumsal ve zamansal kırılma dönemlerinden doğuyor. Daha önce de belirttiğim gibi şiir, dilin örgütlenme yapısı gereği okura diğer edebî türlerden farklı bir okuma deneyimi sunabiliyor. Şiir okuru şiiri öykü, roman, deneme gibi hızlıca okuyup devam edemez. Ederse şiirin gerçekten ne ifade ettiğini anlayamaz. Bu nedenle yavaşlamak, dikkat kesilmek ve şiirin dokusunu oluşturan anlamların izini sürmek durumundadır. Bu yönüyle hız çağında durup nefes almaya ve yaşadığımız süreçte neler olup bittiğine dikkat kesilmeye alan açabilir şiir. Hakikatin ve gerçek yaşam alanlarına ait duyguların kaydını tutabilmesi özelliğiyle şiirin hız çağındaki önemini daha önce de vurgulamıştım.

-Bazı şiirlerinizde öyküleyici anlatımdan yararlanıyorsunuz. Şiir ile öykü arasındaki sınırı nasıl görüyorsunuz? Anlatı, şiirin yoğunluğunu artıran bir imkân mı, yoksa dikkatle kullanılması gereken bir unsur mu?

Elçin Sevgi Suçin: Şiirlerimde her zaman alttan akan bir izlek olsa da öyküleyici bir dil yok. Elbette şiir ve öykü dilinin birlikte kullanıldığı hibrid şiirler de yazılabilir. Fakat bu benim kullandığım bir yöntem değil henüz. Belki ileride düz şiirler yazma ihtiyacı duyarsam bu imkânı değerlendirebilirim. Şimdilik şiirde tutarlılığı, dilin sadeliğini ve gücünü önemsiyorum. İmge ve metafor kullanımları ile dilin sınırlarını genişletmeye hatta aşmaya çalışıyorum. Bunu yaparken şiiri imge ve metafor yığınları arasında kaybetmemeye de özen gösteriyorum.

Anlatı şiiri denildiğinde daha ziyade bir olayı öyküleyici bir dille anlatan şiirleri anlıyorum. Örneğin, “Bahardı ve çiçekler tazeydi henüz / uzun yaz akşamları uzaktı düşlerimden / ve sen nasıl da tütüyordun burnumda” gibi… Tanımların uzadığı, sıfatların ve sıfat tamlamalarının çoğaldığı şiirleri. Bu şekilde yazılan epeyce şiir var dergilerde. Bir de şiiri, aşırı bilgiye ya da aşırı imge ve süslü söz yığılmalarına maruz bırakan şiirler var. Okur şiirin başında yakaladığı bir duygu, anlam ya da düşünün izini süremiyor. Duygudan duyguya, konudan konuya, düşünden düşüne savruluyor şiir. Bu tür şiirlerde niçin aynı dizede ya da şiirde yan yana getirildiğine dair bir türlü geçerli neden bulamadığım kelimeler, dize kalabalıkları oluyor. Burada kastettiğim İkinci Yeni şiirlerindeki aykırı kelime bağdaştırmaları ya da benzetmeler değil. İkinci Yeni şairlerini okuduğumuz zaman o aykırı, yaratıcı dil ile örülmüş güçlü bir şiir dili bulabiliyoruz. Sanırım bugün, katmanlı şiir anlayışı ile karmaşık şiir yazma birbiriyle karıştırılıyor. Aksi halde bu şekilde yazılan şiirler, kelime, tamlama, imge, metafor ve süslü söz yığınları altında soluksuz bırakılmazdı.

-Bazı şiir ve kitap başlıklarınızda yabancı dillerden sözcüklere yer veriyorsunuz. Bir şiirin ya da kitabın başlığını belirlerken hangi ölçütlerden hareket ediyorsunuz? Sözcüğün ait olduğu dil, başlığın anlamını ve atmosferini nasıl etkiliyor?

Elçin Sevgi Suçin: Özel olarak böyle bir yaklaşımım olmuyor. Bazen insanlığın evrensel mirasından bizlere çok güzel ifadeler kalabiliyor ve bu ifadeler çevrildiğinde hedef dilde aynı anlam derinliğini ve yoğunluğunu vermeyebiliyor. Bunlar öyle ifadeler olabiliyor ki hepimiz zaman zaman bunları kullanabiliyoruz. Örneğin “memento mori”, “mort d’amour” gibi.  Böyle durumlarda başka dillerden aldığım küçük alıntılar ya da kelimeler olabiliyor. Bunda elbette iletişim ve medya araçları nedeniyle diller ve kültürler arasındaki diyaloğun, geçmiş yüzyıllara göre çok fazla artmış olmasının da payı var. Şiire sık sık yabancı dillerden kelime sokulmasından yana değilim. Fakat doğru duyguda ve doğru yerde kullanılmışsa şiirin anlamını genişlettiğini ve zenginleştirdiğini düşünüyorum.

51. Bölge” tekinsiz bir yeryüzünden sahneler sunarken savaşın, emperyalizmin ve şiddetin yol açtığı yıkıma; özellikle kadınların ve çocukların yaşadıklarına odaklanıyor. Buna karşılık şiirlerinizde sevgi dilini de ısrarla koruyorsunuz. Politik tanıklık ile şiirin kurduğu bu etik karşı dil arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Elçin Sevgi Suçin: Var olmanın ve var olmayı sürdürebilmenin sevgiyle mümkün olduğuna inanıyorum. Bana göre sevgi, insan ruhunun yeryüzüdür. Yeryüzü olmadan insan türü nasıl varlığını sürdüremezse insan ruhu da sevgi olmadan varlığını sürdüremez. Bu nedenle günümüz insanının, insanı ve insan bedenini dahi nesneleştirdiği ve bir tüketim malzemesine dönüştürdüğü zamanımızda insanca yaşamak ve etik değerlerimizi koruyabilmek için sevginin gerekliliğini, iyileştiriciliğini ve güzelliğini hatırlamak ve bu hatırlayışı hafızanın tozlu evlerinden çıkararak günlük hayatın tam ortasına yerleştirmek ve işlevsel kılmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Böylece yeniden sürekli ve kalıcı ilişkiler kurabilir ve hem bugünün hem de yarının nesilleri için güvenli büyüme ortamları oluşturabiliriz. Bunu başarabilirsek hızla artan kadın cinayetlerini ve herhangi bir şeymiş gibi pazarda, sokakta, okulda çocukların, gençlerin, öğretmenlerin öldürülmesinin önüne de geçebiliriz yahut hiç olmazsa sayısını ve sıklığını azaltabiliriz.

Üstelik yalnızca büyümekte olan nesil ve gelecek nesillerin ihtiyacı yok sevgiye ve şefkate. Bugünün yetişkinlerinin ve yaşlılarının da ihtiyacı var. Son yıllarda yapılan pek çok araştırma, aile, arkadaşlık, dostluk gibi sağlam, güçlü ve sürekli sosyal bağlara sahip yetişkinlerin ve yaşlıların, psikolojik ve fizyolojik olarak daha sağlıklı olduğunu gösteriyor. Bu bireyler hem daha sağlıklı ve mutlu oluyorlar hem de demans, Alzheimer gibi ileri yaş rahatsızlıklarına daha az yakalanıyorlar. Son zamanlarda basında zaman zaman, akrabalık bağı zayıf olan ya da akrabası olmayan arkadaş gruplarının, yaşlılıklarında birbirlerine destek olmak için birlikte bahçeli büyük evler aldıkları ya da küçük site şeklinde yaşama alanları oluşturduklarına dair haberler okuyoruz. Bu girişimler, bizim, insanca yakınlığa dolayısıyla da birbirimize ve sevgiye, sevgi diline ihtiyacımız olduğunu gösteriyor.

Aşktan ve Savaştan Başka Nedir ki Hatırlanan” kitabınızda “kimsenin duymadığı sesleri duyuyorum / bu benim lanetim” diyorsunuz. Bu dizelerin yer aldığı şiir, 2 Temmuz Madımak Katliamı’yla da ilişkilendirilebilecek bir tarihsel ve toplumsal hafızaya sesleniyor. Metin Altıok Şiir Ödülü’ne değer görüldüğünüzü düşünerek sormak isterim: Şiir, toplumsal travmalar karşısında nasıl bir tanıklık kurar? Bu tanıklık şair açısından etik veya kişisel bir bedel taşır mı?

Elçin Sevgi Suçin: “Sesler” şiirini, Haziran 2013’te Gezi direnişi günlerinde yazmıştım. Kalabalıklar içre duyulmayan seslere, ezilen çiçeklere, yuvası dağıtılan karıncalara, börtü böceğe ve kuşlara… Bugün de birbirinden farklı pek çok durum karşısında mağdur olan insanların seslerini duyuramadıklarına ve son çare olarak özellikle X, Instagram, Facebook gibi mecralarda seslerini duyurmaya çalıştıklarına, yardım çığlıkları attıklarına tanıklık ediyoruz. Aynı şekilde ender de olsa bazı bireylerin çözüm bulunamamış bir aile mağduriyetini ya da tecavüz, öldürme gibi bazı olayları duyurabilmek amacıyla X’te tanınmış bazı mafya liderlerini etiketledikleri bile görülebiliyor. Bu tür davranışlar hukuki güvence ve adaletin tarafsızlığı anlamında bireylerin ciddi anlamda yalnız hissettiğini ve bu sistemlerin öngörülemez düzeyde yozlaştığını gösterir. Bu durumları ve sıradan bireyin yaşadığı bu duygusal çıkmazları, çaresizlikleri resmî tarih içermez çoğu zaman fakat şiir içerir. Şiir, bu anlamda çağını olabildiğince eksiksiz yansıtabilme özelliği ve imkânlarıyla çok önemli bir tanıklıktır. Son yıllarda ülkemizde çıkan yangınlarda yalnızca ağaçlar ve diğer orman bitkileri yanmıyor. Bunlar yangınların görünen yüzü. Bir de ekranlara pek yansımayan her ormanın sakinlerini oluşturan hayvanlar ve börtü böcekler var. Bu benim ve duyarlı her insanın onulmaz biçimde canını yakıyor. Hatay depreminde de benzer şekilde nice deprem mağduru ellerinde bulunan telefonlarla göçük altından yerlerini bildirmelerine rağmen kurtarılamadılar. Diri diri ölüme yattılar. Bunlar, bugünün imkânlar çağı gibi görünen ve neredeyse her türlü teknolojik imkânın bulunduğu bir zamanda yaşadığımız korkunç trajik gerçekler. Şiirin ve şairin, tarihin bu görünmeyen yüzünü görünür kılması gerektiğini düşünüyorum ve şiirlerimde bu tanıklıkları önemsiyorum.

“Metin Altıok” şiirinde de bu tanıklığa sıkça rastlayabilirsiniz. Metin Altıok, yaşadığı dönemde tanık olduğu haksızlıkları, zulümleri bağırmadan kendine özgü incelikli ve zengin bir dil ile duygular üzerinden şiirine taşıyabilmiş ender şairlerimizden. Bu yüzden şiirlerinde acı çok işlek bir duygudur ve zamanı acı duygusu üzerinden işletir. Onun şiirlerinde şimdi, hep geçmiş üzerinden kurulur. Geçmiş, geçmişte kalmaz bir duygu olarak daima şimdide yaşar ve şimdiyi biçimlendirir. Bu yönüyle yarının inşasında da etkilidir. 2 Temmuz’da Sivas’ta yaşanan o talihsiz katliamla ilgili aynı kitabımda “Yağmur Yağsa Temmuz’a” şiiri yer alır. Orada yakılan her can, bu ülke için çok değerli kıymetlerdi. Hem toplumsal hem de kültürel tarihimiz için inanılmaz bir kayıp ve korkunç bir travma. Kaybettiğimiz değerli yazarlarımızın ve sanatçılarımızın yaşadıklarını ve yakınlarının maruz kaldığı acıyı tahayyül bile edemiyorum. Şiirin ya da farklı düşünmenin böylesi ağır bedelleri olmamalı. Hepimizin aynı düşünmesi ya da aynı şekilde inanması gibi bir zorunluluk yok, olamaz. Her birey dünyaya kendi bedeni ve kendi bilinci ile geliyor. Doğaldır ki her bireyin dünyayı anlayışı da biricik olacaktır. Hiçbirimiz ötekinin hayatını yaşamıyoruz ve yaşamayacağız da. Birey sayısınca farklı bir ses, farklı bir düşünce ve farklı bir inanış olmasından daha doğal ne olabilir.

-Türkiye’de kadın şairlerin görünürlüğü, eleştirel alımlanışı ve edebiyat kanonundaki yeri konusunda nasıl bir tablo görüyorsunuz? Kadın şairlerin üretimlerine ve şiirdeki yönelimlerine yönelik eleştirileriniz var mı?

Elçin Sevgi Suçin: Türkiye’de kanonik edebiyat ve edebiyatın kanonlaşması üzerine çok fazla çalışma yok. Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatı üzerine yapılan bazı çalışmalar var elbette. Bu çalışmalara, şiir üzerinden baktığımız zaman Cumhuriyetin kuruluşundan 2000’li yıllara ulaşan çok az kadın şairimiz olduğunu görüyoruz ki bugüne ulaşan kadın ya da erkek şairlerin eserlerinin de kanonik olarak kabul edilip edilemeyeceği hakkında karar vermek için henüz erken diye düşünüyorum. Belki yüz, iki yüz yıl sonra Cumhuriyet sonrası yazan şairlerin, yazarların kanonik olup olmadığına karar verilebilir. Çünkü bir yazara ve onun eserlerine kanonik denilebilmesi için eserin ya da eserlerinin evrensel düzeyde kabul görmüş olması, romansa roman şiirse şiir alanında vazgeçilmezliğinin onaylanması, zamana karşı hayatta kalabilmesi, zaman içerisinde edebî gücünü ve değerini yitirmemesi gibi bazı evrensel ölçütler taşıması gerekiyor. Günümüzde Platon’dan Aristoteles’e, Muallakalar’dan Hayyam’a, Dante’den Hâfız’a ve Cervantes’ten Shakespeare’e kadar bugüne kalmış ve bugünün edebiyatına, felsefesine, şiirine hâlâ kaynaklık eden ve yön veren eserlerin edebî değerini, görünürlüğünü ya da sonraki yüzyıllara kalıp kalmayacağını sorgulayabilir miyiz?

Güzel olan şu ki, 2000’li yıllardan sonra sürekli olarak yazan ve kendi şiirini, kendi şiir dilini inşa etme konusunda ısrarlı ve ısrarcı çok sayıda kadın şair olduğunu görüyoruz.  Son yıllarda yayımlanan ve hâlâ yayımlanmakta olan edebiyat dergilerine baktığımızda kadın şair isimlerinin hayli fazla olduğu güzel bir gerçek. Bunu şiirimiz adına çok sevindirici buluyorum. Bu şairlerin içinde şiirin kökeni, oluşu, eleştirisi, nasıl olması gerektiği gibi teorik konular üzerine kafa yoran ve bu konularda yazılar, analizler, kitaplar yayımlayanlar da var. Garip şiiri, İkinci Yeni ve iki binli yıllara kadar olan dönemle kıyasladığımızda bu oldukça güçlü bir açılım. Evrensel düzeyde demokrasinin, hukukun ve adaletin ciddi biçimde yara aldığı kaos çağında çok ümit verici bir durum.

Buna rağmen edebiyatımızda ve şiirimizde eril tahakkümün hâlâ beslenmeye devam edildiğini söyleyebilirim. Edebî çevrelerdeki sohbetlerden, festival ve benzeri organizasyonlarda gözlemlediğim tavırlardan, davranışlardan ve sosyal medya araçları üzerinden zaman zaman yaşandığına tanık olduğumuz kavgalardan bunu anlamak mümkün. Hatta bazı kadın şairlerle gerçekleşen kişisel sohbetlerimizde çok olmasa da birkaç kadın şairimizin, bu durumu kabullendiğini de gördüm ki bu çok üzücü. Çünkü edebiyatın, sanatın ya da şiirin kadını erkeği yoktur. İyi resim, roman, şiir ya da kötü resim, roman, şiir vardır.

Şiire ve şiirin kapladığı her alana, bu bilinçle yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bugün bilimin kanıtladığına göre cinsiyetin bireyin daha zeki ya da daha aptal olması üzerinde bir etkisi yok. Daha yaratıcı olması üzerinde de bir etkisi yok. Öyleyse edebî alanda kadın ya da erkek arasında neden bir fark olsun. İyi yazan ya da iyi yazmayan vardır, o kadar. Bu nedenle kadın şairlerimiz, şiirde edindikleri bu geniş, dinamik ve verimli alanı sahiplenmeli ve bu alanı daha da genişletip güçlendirmek ve zenginleştirmek için yazmaya devam etmeliler.

-Şiir, diğer edebî türlere göre daha az okura ulaşan, fakat okuruyla daha yoğun bir ilişki kuran bir tür olarak görülüyor. Sizce şiir okurundan nasıl bir dikkat ve hazırlık bekler? Şiirle daha derin bir bağ kurmak isteyen okurlara neler önerirsiniz?

Elçin Sevgi Suçin: Daha önce de değindiğim gibi şiir okurundan zaman, sabır, dikkat ve özveri ister. Adanmışlık ister. Belki de bu yüzden şiir okurlarının sayısı, diğer edebî türlerin okurlarına göre daha azdır. Fakat şiir okuru, samimi bir okurdur ve okuduğu şiirlerle yoğun bir duygusal yakınlık kurar. Aynı şiir kitabını yıllar içinde dönüp dönüp okuyabilirsiniz ve kitaptaki şiirler, sizin içinden geçmekte olduğunuz yaşam döneminize ve edindiğiniz deneyimlerinize, birikimlerinize göre size her seferinde başka veya artı şeyler söyleyebilir. Bu şiire özgü bir durumdur.

Benim naçizane önerim şiiri, herhangi bir düz metin gibi okuyup geçmeyi beklememeleri ve böyle de okumamaları olur. Çünkü ben de her şeyden önce iyi bir şiir okuyucusu olduğuma inanıyorum. Bir şiir kitabını okurken şiirin yanına, sayfada boş bulduğum her yere notlar alma alışkanlığım var. Şiir vardır, sizi bir duygu odağında gezdirir bırakır; şiir vardır sizi hiç hesap etmediğiniz dünyaları keşfetmeye çağırır. Böyle durumlarda kolaya kaçmasınlar. Üşenmesinler, kazısınlar şiiri. Bilmedikleri bir anlam, imge, bilgi varsa herkesin elinin altında telefon var hemen bakıp not alabilirler. Bu okuru zenginleştirir. Bir şiirin içinde birden fazla duygu, dünya ve disiplinle karşılaşabilir ve onlarla tanış olabilirler. Bunun lezzeti bir okur olarak benim için eşsizdir. Hiçbir edebî türde bu lezzeti aldığımı hatırlamıyorum ve hâlâ bütün şiirleri böyle okuyorum.

-Söyleşimize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Son olarak, üzerinde çalıştığınız yeni bir şiir dosyası ya da okurlarınızla paylaşmak istediğiniz başka bir edebî çalışma var mı?

Elçin Sevgi Suçin: Özel olarak şu ya da bu dosya üzerinde çalışıyorum diyemem. Çünkü şiir ya da şiire dair yazdığım analiz yazıları benim için hiçbir zaman tasarlanmış çalışmalar olmadı. Şiir geldiğinde beni bulur ve ben bunu anlarım. Neredeysem orada, yaptığım her işi bırakır ve şiiri yazarım. Böylelikle bir şiir daha eklenmiş olur öncekilere. Ne zaman ki bir oylum oluşur o zaman bakarım bir şiir dosyası çıkar mı diye. Şiirler üzerine yazarken de öyle. Bazen okuduğum şiirler, beni o yazarın şiirleri üzerinde yazmaya sevk ediyor; bazen de dergilerden gelen yazı istekleri üzerine konular belirleniyor ve yazıyorum. Fakat şunu söylemek isterim ki nasıl yazarsam yazayım, şiirle ilgili yaptığım her çalışmadan büyük bir lezzet alıyorum.

Bu vesileyle, şiirin ve şiir dünyamın farklı katmanları üzerine yeniden düşünmemi sağlayan bu nitelikli ve özenli sorularınız için ben de size teşekkür ederim.