BESTE SANEM ÇORBACIOĞLU/KİMLİK

Kimlik

Neresi olduğunu bilmediği bir sokağın ortasında durmuş ellerine bakıyordu. Sağ elinde bir poşet vardı, poşetin içindeyse ekmek. Sol eli boştu, o da tepe gözlerine bakıyordu. “Ne yapıyorsun böylece durup?” der gibiydi. Elleri o an havada asılı kaldı, soğuk sokağa göz gezdirmeye başladı. İki yanında boyuna sıralı dükkanlar olan, arabaların geçmediği, arada kalmış daracık bir sokaktı burası. Yanından geçen insanlar ona ve havada asılı kalmış ellerine bakıyordu. Ellerini indirmeyi akıl edebildi sonunda. Başındaki şapkayı hissetti, sol eliyle yoklayınca montunun uzantısı olmalıydı. Hava esiyor, yağmaya yüz tutuyordu bulutlar. O ise kendisine ve hayatına dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Ellerini iki yanına koyabilmeyi hatırlayabilmişti. Hiçbir şey bilmiyordu. Elinde bir ekmek poşeti, başında bir şapka vardı. Nereye gidiyordu, nereden geliyordu, burası neresiydi? Sokak hiçbir köşesinden tanıdık da gelmiyordu. Daha korkuncu elleri de tanıdık gelmemişti. İnsan kendi ellerini de tanımaz mıydı? Tanıdık olan bir şeyleri düşünmeye çalıştı.  Hatırlayamadı. Pantolonunun cebi titreşmeye, sonra da sesler çıkarmaya başladı. Elleri, neyse ki elleri vardı. Sol elini cebine götürüp içine soktu, çıkardığı telefona uzun uzun baktı. Açmak anlamsız geldiğinden ekranı okuyup durdu “Songül”. Kimdi bu Songül? Daha da mühimi, kendisi kimdi en başta?

Sokağın en köşesine geçip yolu kapatmadan, dikkat çekmeden ve hiçbir dükkânın önünü işgal etmeden düşünebileceği bir yer edindi. Düşünmeye çalışıyordu, öncesini, daha öncesini, daha… Sinirleri de alınmış gibiydi, sakinleşmeye uğraşması gerekmiyordu.  Bir şey hissedemediğini hissediyordu. Heyecan? Korku? Duymuyordu. Biraz merak içindeydi, o kadar. Düşünmeye çalıştı bu sefer de. Ama aklının içi bomboştu. Kocaman bir hiçliğin göbeğindeydi. Ne öncesini biliyordu ne de şimdisini. Biraz önce bu sokağın ortasında dünyaya gelivermişti adeta.

Şöyle bir bakındı etrafına. Hiçbir şey bilmiyor değildi, bir insandı, saçları uzundu, elleri ojeliydi ve anladığı üzere bir kadındı. Eşyayı tanıyordu; poşeti, ekmeği, ojeyi, telefonu; dünyaya dair de bilgisi mevcuttu az çok belli ki. Ancak en önemlisini, kendi kimliğini kaybetmişti. Kim olduğunu bir türlü çıkaramıyordu. Biri miydi önceden acaba? Şu an olduğu kişi miydi, yoksa bu yeni bir benlik miydi?  Telefonu elinde çalmaya devam ediyordu, hava da gittikçe kararıyordu. Telefonunu cebine koyup sokağı geçip ileriye doğru yürümeye karar verdi. İnsanlar telaşlı yürüyüşlerinde düşüncelerinin içinde kaybolmuş, bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı. O epey sakindi; insanları izliyor, sokakları inceliyor, arabalara bakıyor, yürümeye devam ediyordu. İleride, bir ağacın eteğinde annelerinin yanına kıvrılmış yavru kedileri gördüğünde ilk kez gülümsedi. Gülümsediğini de fark etti. Gülümsemek güzel, diye geçirdi aklından. Bu yeni bir düşünceydi.

Kedilerin ötesinden sola doğru keskince kıvrılan sokağa girmeye karar verdi. İnsanlar yürümeye devam ediyorlardı. O da yürüyordu onların yanında.  İleride denizi gördüğünde içinde büyük bir ferahlık hissetti. Hava tamamen kararmadan mavisini görebildiğine mutlu oldu bu sonsuzluğun. Denizin kenarına gitmeye koyulduğu sırada yolun ortasında birden duraksayan üç insanı fark etti. Ellerine bakıyorlar, havaya bakıyorlar, çevrelerine bakıyorlardı sırayla. Yolun karşısına geçeceği sırada arabaların geldiğini görüp o insanlarla bir süre bekledi. Arabalar da bekliyordu. Biraz durup yürümeye devam etti, etrafında kafeler ve restoranlar diziliydi. Onları geçmeyi başarınca uzun ince bir yolun sonundan deniz kıyısına ulaştı. Bu sahil şeridi eğri büğrü taşlarla kaplı, iki yanı palmiye ağaçlarıyla bezeliydi. Ağaçların arasında salına salına yürümeye, denizi koklamaya, bir yandan da yaklaşan yağmurun gökteki işaretlerini takip etmeye devam etti.

Düşünmeye, hatırlamaya çalıştıkça her şey daha da uzaklaşıyor gibiydi zihninden. Hiçbir bilgi huzmesini yakalayamadı aklından geçen. Kovaladıkça daha da derinlere gömdü onları. Hızır Hılkın ismini okuduğu köprüyü geçerken solunda birkaç insanın daha duraksadığını fark etti. Onlar da az önce gördüğü insanlar gibi şaşkın, bir kendilerine bir etraflarına bakınmaya başlamıştı. “Acaba?” diye düşünmeden edemedi. Onlar da yürümeye devam edince, bir şey soramadan köprüyü geçti.

Cebindeki telefonu çalmaya devam ediyordu, açmaya ise niyeti hiç yoktu. Belki cevapları bulabilecekti ama henüz o aşamada hissetmiyordu. Biraz daha yürümeliydi, insan yürüyerek bir yerlere varabilirdi nihayetinde. O yürüdükçe çevresinde duraksayan, kendini kaybeden kalabalıklar da artıyordu. Adımını attıkça çevresindeki insanlar da aynı dertten -veyahut şanstan- mustarip oluyor gibiydi. Herkesin bir anda kim olduğunu unutması nasıl mümkün olabilirdi?

Sinyallerini gönderen yağmur damlaları, şimdi asıllarını göndermeye başlamıştı. Hafifçe damlalar yağıyordu yeryüzüne, denizin üzerine ve onun üzerine. Şapkasının iyi ki olduğunu düşündü, montunun da, en sonunda yine: “İyi ama ben kimim?” diye düşündü. Bilmiyordu hala kim olduğunu. Kim olduğunu bilmemek böyle bir şeydi demek, kendini unutmak. Yürüdükçe yollar genişliyordu, kendini unutan kalabalıklar da artıyordu. Tek tük değildi sayıları, yanından geçtiği herkes birer birer dökülüyordu. Bunu yapan kendisi miydi? Yoksa dünya üzerinde herkes sırayla bunu mu yaşıyordu şu an?

Yağmur iyiden iyiye artmaya başlamıştı, sağında dizili üstü kapalı çay bahçelerinden birine oturmayı akıl etti. Ortalarına doğru oturdu ki ıslanmasın. Yanına gelip giden kimse olmadı. İçeri baktığında kasadaki adamın ve çay ocağındaki iki adamın daha öylece kalakaldıklarını görüyordu. “Yine oldu işte,” diye düşündü. “En azından gelip beni rahatsız edemeyecek kimse.”

Geçtiği yolları şimdi oturduğu yerden daha iyi görebiliyordu. Gerisinde pek çok insan; kimi duruyor, havaya bakıyor, ellerini açmış yağmuru hissetmeye çalışıyor, kimi de onun az önceki hali gibi yürümeye devam ediyordu. Kolay değildi birden kendini kaybetmek tabii, o bir süredir bu işin içindeydi. Diğerleriyse yeni yüzleşmişti bu durumla. Biraz yürüyüp açılırlardı elbet.

Telefonu artık titremiyordu. Songül de aramayı bıraktığına göre, onun da bu işe dahil olduğunu düşündü. Her kim idiyse artık, o değildi. Bilmediği kadarıyla düşünüyordu. Kim olduğu sorusuyla biraz daha yağmuru seyrettikten sonra, kim olabileceğini düşünmeye koyuldu. Elindeki poşeti hatırladı, ekmeğin ucundan biraz kopartıp yemeye başladı. Leziz ekmek parçalarını kemirirken elinde ekmekle evine dönen biri olabileceğini düşündü. Muhtemelen akşam yemeğine ekmek almak için çıkmış, ekmeğini de almış evine dönüyordu. Songül de evden biri olmalıydı, nerede kaldığını soracaktı. Cesaretini toplayıp cebinden telefonunu çıkardı, biraz kurcalayınca Songül’ü arayabildi. Çalıyordu, çalıyordu, çalıyordu… Songül açmıyordu bu sefer de telefonunu. “Keşke ilk aradığında açsaydım.” diye geçirdi içinden. Belki birazdan o arardı bu sefer yeniden.

Evi neredeydi acaba? Düşündüğü bu senaryoda bir evi olmalıydı. Saatler daha da ilerlediğinde uyuması gerekecekti ve hava iyice kararıp soğumuştu. Şöyle bir baktığında sokaklar hiç de boşalmamıştı. Aynı kalabalık deniz kenarında gezinmeye devam ediyordu. Herkes kendini arıyordu belli ki.  Bir kendisi kaybetmiş olamazdı ya, diğerleri de böyle olmalıydı. Koca şehirde bir kendini kaybeden o muydu? Soramıyordu gerçeği kimseye. Hem etrafında duran biri yoktu hem de sormaya çekiniyordu. Ne diyecekti “Pardon, siz de kim olduğunuzu unuttunuz mu acaba? Ben unuttum da…”. Varsayımdan ibaretti gözlemleri en nihayetinde. Onlar da kaybolmuş olmalıydılar. Ya olmadılarsa? O yüzden soramıyordu ya kimseye bunu. Ya sadece kendisiyse bu kaybolan kişi… Ya onlar her şeyi biliyorlarsa… Bu yüzden belli etmemeliydi kimseye. Elbet çözecekti bu durumu, bir şekilde yoluna koyacaktı.

Çay bahçesinde oturup düşünüyordu. Yapacak daha iyi bir işi de yoktu zaten. Etrafa bakıyor, arada ekmeğinden tırtıklıyordu. “Kim olduğumu bilsem ne fark ederdi ki?” dedi sesli bir şekilde. “Belki de böylesi daha iyi oldu. Böylece istediğim kişi olabilirim.”. Biraz bu fikri üzerine düşündü. Nasıl biri olmak isterdi acaba? Hem o kendini tamamen unutmuşken, aslında tam da istediği kişi olabilirdi artık. İlk olarak bir isim koymalıydı kendisine: Çevresine bakındı. Yağmur olabilirdi ismi. Deniz de olabilirdi. Seçemiyordu.

Mutlu biri olduğunu düşündü, bunu düşününce kendi kendine gülümsemeye başladı. “Evet, mutluyum,” dedi sesli şekilde. Ardından kahkahaları eşlik etti haline. Gülme krizine girmişti, karanlığın içinde gülerek oturuyordu sandalyesinde. Yeteri kadar güldükten sonra, ağlamaya başladı bu sefer de. “Hayır, mutsuzum,” diye haykırarak ağlamaya başladı. Yine yeteri kadar ağladıktan sonra durdu. Gözyaşlarını montunun kolunun tersiyle silmek istedi gayriihtiyari ama montu hiç ıslanmıyordu. Ellerini yüzüne götürünce fark etti, gözyaşları da yoktu.

Böyle bir yere varamayacağını anladığında, duygularının kendisini ifade etmek için yetersiz kalacağını anladı. Mutlu veya mutsuz olabilirdi, bunlar kim olduğunu yine de tanımlamazdı. Bazen gülerdi bazen ağlardı insan. O zaman başka özellikler seçmesi gerekliydi kendisine. Etrafına yeniden göz gezdirince içeride duran çaycılar ve meslekler geldi aklına. “Ne olsam.. Ne olsam… Doktorum ben.” … “Hayır, öğretmenim” … “Hayır, en iyisi avukat olayım” … “Hayır, ben bir gezginim”… Düşündükçe ne olacağını da seçemediğini fark etti. Öyle birdenbire seçilir miydi zaten? Mesleği de insanı tanımlamazdı herhalde. “Başka bir şey olmalı, insanı kendisi yapan başka özellikleri olmalı…”  diye geçirdi aklından bu sefer. Sesli düşünmeyi bırakmıştı. Ama cevabı bulamıyordu, insanı insan yapan hangi özelliği olabilirdi? Kısıtlı hatırasıyla belki de buna akıl erdiremiyordu.

Yan masanın altından fırlayan kediler geldi yanına, iki tane büyük kediydi bunlar. Miyavlamaya başladılar, bir şey istiyor gibilerdi. Onlar da mı kendini kaybetmişti yoksa? Ben neyim diye soruyorlardı belki de… Ekmeğinden biraz kopardı ve yerlerse diye kedilere attı. Kopan ekmek parçasını koklayıp burun kıvırıp gittiler, beğenmemişlerdi. Yine de onları düşünmek, içinde bir sıcaklık hissetmek ve ekmek parçasını paylaşmak istemesi ona iyi hissettirmişti.

Kedilerin gidişiyle fark etti. Durup dururken bilemezdi kendini, tanımlayamazdı da. Bir şeyler yaşaması gerekliydi. Başına bir şeyler gelmesi ya da onun bir şeylerin başına gitmesi. Yolculuklarda bulabilirdi kendisini. Mecburen o andan itibaren olacakları düşündü, ancak ve ancak yaşanacaklar onu kendisi yapabilecekti. Öyle durup dururken bir kendilik bulamamıştı ağaçlarda asılı veyahut da sokaklarda satılı. Düşünselinden bir kendilik yaratıp sarılamamıştı. İyisi mi, yaşadıkça anlayacaktı kim olduğunu. Aklına gelen en makul yanıt bu olmuştu. Bu andan itibaren, diye geçirdi aklından, kendimi bulacağım.

Birdenbire hiçlikten doğup yeni bir ben yaratmak ne güzel olurdu,” diye düşündü. Aslında en başında öyle olduğunun da farkındaydı. Kendine yeniden dönmeyi kabul etti.

Telefonu çalmaya başladığında arayan Songül’dü.  Açtı:

“Alo, Songül?” dedi. Telefonun diğer ucundan yankılanan ses aynıydı:

“Alo, Songül?”

Yarısı yenmiş ekmeğinin içinde olduğu poşetini de alarak evine dönmeye karar verdi. Çayların parasını ödeyip geldiği sahil yolundan geriye yürümeye başladı. Etrafı bomboştu, herkes evlerine çekilmişti. Yağmur yerleri de ıslatmaya başlamıştı iyice. Kendisini yine kaybedememişti bu sahil kasabasında. Kaybederse, ne bulmak istediğinden de pek emin değildi zaten. Tehlikeli oyunlar, diyordu ya sevdiği birisi. Tehlikeli oyunlar oynuyordu o da ara sıra kendiliğiyle. Kendinden kaçabileceğini sanan herkes gibi, duvarlarına tosluyordu.