ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA DİKKATE DEĞER BULUNDU
ÇALGICI NECATİ
Saat 20:45. Elif’i uyutmuştur şimdiye kadar Osman. Birkaç kez eşimi aramak için parmaklarım cep telefonunun tuşlarında dolaşsa da ne diyeyim adama ben şimdi. Kızı uyuttun mu diyeyim. Üzerini ört mü diyeyim. Zaten yapıyor adam yapacağını. Bu hafta doğru dürüst yüzünü bile göremeyeceğim. Belki de ondandır arama isteğim. Acil servise başvuran hastaların ilk değerlendirmesini ve ayrımını yapmak üzere görevlendirilmiştim. Her büyük hastanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında, bana pek sorumluluk düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izliyor, hastaların acil servisteki müdahalesi ile ilgileniyor, acil servisten başka bir alana nakli sırasında gerekli girişimlerde bulunuyordum. Aslında farklı bir birimde gündüz mesaisi istemiştim. Ancak bu mümkün olmamıştı. Bugün gerek içeride gerekse dışarıda gerçekten kasvetli, insanın canını sıkan, içini karartan bir hava vardı.
Dışarıda insanın yüzünü jilet gibi kesen soğuğun olduğunu söylüyor temizlik görevlisi. “Abla” diyor, “dışarıya çıkanın aklı yok bu saatte” diyor. Tebessüm ederek sallıyorum başımı. Gerçekten de şehir soğuktu bugün. Ama ne yalan söyleyim bu hastane koridorlarının soğukluğu beni daha çok üşütüyordu. Koca bir geceyi selametle bitirsem de nöbeti devretsem hayırlısı ile diye düşünüyordum. Koridorlarda insan sirkülâsyonu devam ediyor, bir odadan bir odaya hızlı adımlarla geçen personelleri izliyordum aralıklarla. Hastalar, hasta yakınları, ürkek adımlarla yürüyen çocuklar gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyorlardı. Acil servisin kapısından içeri giren her hastayı görevim icabı ben karşılıyor ve ilk başvuru yaptıkları “Triaj” alanında ilk değerlendirilmesini yaparak, acil servis içinde alınacağı yere, hastayı değerlendirecek olan hekime yönlendiriyordum. Korkum da bundandı işte. Çok şeye şahit olmuştum. Birçok yarım kalan hikâyenin en yakın tanığı olmuştum.
Böyle bir minvalde başladı her şey, böyle bir akşamda ve böyle bir duygu sarmalında. Hastane yokuşunu tırmanan ambulansın siren sesinden anlardık ambulanstaki hastanın kritik olup olmadığını, sirenin tonundan hatta. Gecenin karanlığını bölen ışıkları ve o derin sessizliği bıçak gibi kesen siren sesiyle gelen ambulans hastane yokuşundan hızla yukarı çıkıyordu. Bu siren sesi hayra alamet değildi. Servis içerisinde ambulansı karşılayacak olan personel koşuşturmaya başlamış ve dış kapı önünde gerekli hazırlıkları yapmışlardı. Otomatik bir şekilde açılan kapıya dikmiştim gözlerimi. Acil cerrahi bölümüne hızla yönlendirilen bir sedye, sedyenin üzerinde yüzünü tam olarak göremediğim bir adam ve koşturan sedye görevlileri. Bundan ibaret gibi gözükse de asıl bundan sonra başlıyordu her şey. Birazdan hasta yakınları servise akın edecekti. Bu duvarlar feryat işitmese, bu koridorlara gözyaşları damlamasa yıkılırlardı, çatlarlardı kahırlarından. Bir vaka gelmişti, belli ki ciddi yakınması olan bir hastaydı, belli ki en ağırlarından.
Bir yandan elime tutuşturulan yıpranmış bir nüfus cüzdanına bakarak gerekli kayıt işlemleri ile uğraşıyor bir yandan da duruma hâkim olmaya çalışıyordum. Hastaların acil servis içinde bulunduğu süre içinde yapılan uygulamalarda yardımcı olmak ve servis içindeki tıbbi alet ve cihazların kontrolüne ve acil ilaçların hazırlanmasına yardımcı olmak amacıyla yerimden kalkmış acil cerrahi servise yönelmiştim. İster istemez hastanın yüzüne doğru bakmıştım. Yaklaşık elli elli beş yaşlarında hafif kirli sakallı esmer bir adamdı. Yüzü tamamen sararmış, neredeyse cenaze rengini almıştı. Hastada hareket sıfırdı. Gözleri kapalıydı. Hemen kardiyopulmoner resusitasyona başlanmıştı. Rabia hemşire hanım serum hazırlamakla meşguldü. Bir yandan tansiyon ve nabız alınamıyor diyen hekime bakıyor bir yandan da hasta için yapılan kalp masajına şahit oluyordum. Hekim, hemşire hanımdan acilen şok cihazını getirmesini istemiş, aynı zamanda anestezi uzmanının da çağrılmasını talep etmişti. Nedense hekimin yüzü gerginleşmiş ve bakışlarını ümitsizce kaldırmıştı hastadan. Dudaklarını ısırıyordu adeta. Başını çaresizce sağa sola sallıyordu. Elleriyle de çaresizlik işareti yapıyordu. İşini yürekten severek yapan genç hekimin yüzüne baktım nedensizce. Sonra bakışlarımın onu rahatsız edebileceğini düşünüp kafamı çevirdim. Birazdan hekimin ağzından dökülecek son sözleri, dışarıda sesleri yankılanan yakınlarına kurşun gibi gelecekti. Gözlerimin bir ucuyla sedyede boylu boyunca hareketsiz yatan adama bakıyordum. Kimliğinde Necati yazan bu adam kimlerin babasıydı. Şimdi kimlerin yüreğine yara olup düşecek, kimleri ölümün soğuk yüzü ile baş başa bırakacaktı. Kirli bir sakalı vardı yüzünde, esmere çalan yüzüyle hafif şekilde roman bir vatandaşı anımsatmaktaydı. Ellerine bakıyorum adamın. Çocukluğumda çamurla çok oynadığım zaman oluşan çatlakları görmüştüm adamın ellerinin derisinde. Ve bir cihaz olanca gürültüsüyle metalik bir sesle adam gidiyor diyerek ölümün çığırtkanlığını yapıyordu.
Sedyede boylu boyunca yatan hastanın gidişatı pek iç açıcı değildi. Yakınları Acil cerrahi servisinin kapısından içeriyi görmeye ve içeriye girmeye çalışıyorlar, özel güvenlik personelleri ise bu kişilere sakin olmaları yönünde yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Gördüğüm kadarı ile bir kadın vardı ve bir iki genç adam. Hepsinin gözleri adeta fal taşı gibi açılmış, betleri benizleri atmıştı. Delikanlıların yüzü korkuyla gerilmişti. Kadının ağlamaktan ve dövünmekten başından eşarbı kaymıştı. Boynunu bir yana yıkmış sadece Necati’m diyor ve dizlerine vuruyordu ellerini. Servisin kapısından çıkan hekimin yüzünde umut aralarcasına pürdikkat doktorun yüzüne bakmıştı kadın. Doktorun ifadelerindeki kesinliği, keskinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsılmış, dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bırakmıştı. Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki her biri bir kenara çökmüştü. Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş olmalıydı. Kendimce neler hissettiklerini düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak, gerçekten zor bir durum olmalıydı.
Çabuk geldi kulağıma, hastanın bir sokak çalgıcısı olduğu, otogarlarda asker uğurlarken davul zurna ve klarnet çaldığı. Köy düğünlerine gittiği… Esmer yüzünden anlamıştım zaten. Çalgıcı Necati dediler mi tanırmış bu şehir. Ambulansa alındığı zaman klarneti de yanındaymış, öyle söylüyordu hastanemizin tellalı. Yok, düşmüş kalmış otogarda. Yok, ekmek parası için asker uğurlama şenliklerinde çalgı çalıyormuş. Nerden bulur gelirler bu haberleri bilmem ki… Ah Zühtü Efendi ah! İşini de tellallığın kadar güzel yapsan. Diğer taraftan, hayat da devam ediyordu. Servis içerisinde yatmakta olan başka bir hastanın yakınları bir başka doktora bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Bir personelin cep telefonu çalıyor, telefon melodisi olarak bir arabesk parça yükseliyordu koridorlarda. Batsın bu dünya! ‘Hayatla ölümün iç içe olması galiba bu.’ diyordum kendi kendime.
Servis içerisindeki hastayı hayata döndürme çabası hummalı bir şekilde hala devam ediyordu. Kirli sakallarının ve dudaklarını hafifçe kapatan bıyıklarının arasından açılan ağzını ve iki altın dişini görmüştüm adamın. Tarif edemediğim, değişik bir iz vardı suratında. Mor, mavi renkte, sanki silinmek isteyip de silinememiş bir dövme izi gibi, uzun, ince. Ağarmış saçları, alnındaki derin çizgiler ve kül rengi sakalları sanki yaşlanmanın doğal bir sonucu değil de, derin kederini daha iyi vurgulamak için yerleşmişlerdi adamın yüzüne.
Bütün bu yaşanılanlar her ne kadar birkaç dakika içerisinde gerçekleşmiş olsa da yaşadıklarım saatlere tekabül ediyordu İlk etapta tansiyonu alınamayan bilinci tamamen kapalı olan hastaya saniyeler içersisinde müdahale edilmiş ve hastaya 270 joule ile elektro-şok uygulanmıştı. Hastanın kalp ritmi yerine gelmiş, tansiyonu bir nebze de olsun düzelmişti ancak hasta koma halinden çıkamamış ve bilinci henüz açılmamıştı. Hasta solunum cihazına bağlanmıştı. Tıbbi olarak hastanın damarlarında kan dolaşmadığı için hastaya acilen kan vermemiz gerekiyordu. Şehirde Kızılay ve Kan Merkezi olmadığı için koridorda kan anonsu yapmıştım ve uygun kanı taşıyan bir temizlik görevlisi kan vermeye razı olmuştu. Damardan damara kan aktarılmasını çok zor ve iptidai şartlarda gerçekleştirmiştik. Aralıklarla masama dönüyor, kayıt ve yönlendirme işlemlerime devam ediyor, odanın içindeki hastalara bakıyordum. Bir süre monitördeki kalp atışlarını seyrettim adamın. Gözleri hala kapalıydı. Hasta için gereken her şey yapılmıştı. Ancak bilinci kapalı olarak hastaneye getirilen hasta hala bilinçsiz bir şekilde yatıyordu ve gözlerini hiç açamamıştı. İcapçı hekim hastanın sevkine karar vermiş ve sevk işlemleri için gerekli hazırlıklara başlanmıştı. Ambulansın acil servis önüne yaklaştığı haberi gelmiş ve hasta seyyar cihazlara bağlı olarak koridora alınmak üzereydi. Koridorda bekleyen iki delikanlı ile ağlamaktan bitap düşen kadın ayağa kalkmışlar, görevliden gereken talimatları alıyorlardı.
Sanki sûr’a üflercesine hastanın bağlı olduğu monitörün birisinden tiz bir ses gelmeye başlamıştı. Hemşire Rabia Hanım telaşla bağırmıştı.
–Doktor Bey, arrest var!
Gördüğüm kadarıyla monitör artık, tamamen düz çiziyordu. Doktor da koşarak hastanın yanına gelmiş, bir yandan kalp masajı yapmaya, bir yandan da yapacağı ilaçları hemşirelere söylemeye başlamıştı. Gözlerimle hem içeriyi hem de yeniden telaşa kapılan yakınlarını takip ediyordum. Önce elini yumruk yaparak beton bir duvara vurdu dışarıda bekleyen genç adam. Sonra usulca çömeldi ve az evvel hastanın emaneti diyerek kendisine verilen, yanı başında duran deri çantayı açtı. Eline aldığı gümüş renkli klarneti usulca dudaklarına götürdü. Şaşkındım. Ne işi vardı üflemelilerden ağaç nefesliler grubuna giren ve hem hüzünlü hem de neşeli ve tempolu melodilere yüksek uyumuyla bilinen bu aletin burada. Önce derin bir nefes aldı ve si bemol klarnetin ruhuna üflemeye başladı. Koridordan yükselen klarnet sesi hastanın bulunduğu yerden rahatlıkla ve net olarak duyuluyordu. Birkaç güvenlik görevlisi duruma müdahale etmek için hareket etmiş ancak onlar da şaşkınlıklarını üzerlerinden atamamışlardı. Bir dakika bile olmamıştı daha. Hastanın yüzüne takıldı bakışlarım. Göz kapaklarının kıpırdadığına ve üzerinde dağlar olduğuna inandığım göz kapaklarını kaldırmaya çalışıyordu Bu imkânsızdı. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım az kalsın. Önce sağ gözünü açtı yarım bir şekilde, ardından diğer gözünü. Dudakları kıpırdadı ardından. Sanki dışarıdan içeri doğru süzülen klarnetin acı temposuna ayak uyduruyordu. Ta ki güvenlik personeli genç adamın elinden si bemol klarneti alana dek. İçeride bir yandan hastayla uğraşan bir yandan da alnının terini silen doktorun sesiyle irkiliyorum.
-Hemşire Hanım Ne kadar oldu müdahaleye başlayalı?
Rabia hemşire hanımın ne dediğini duyamamıştım. Dışarıdan kesik kesik yine o klarnetin sesi geliyordu. Doktor alnındaki terleri tekrar önlüğüne silerek seslendi personele
-Tamam bırakıyoruz.
Bitmişti. Her şey bitmişti. Önümdeki cansız bedene baktım bir süre ve dudaklarındaki donuk ama huzur dolu gülümsemeye. Monitörlerde tek bir çizgi, kulaklarda tiz bir ses kalıyordu Dışarıda si bemol bir klarnet hüzzam bir şarkı çalıyordu.

