EBRU SAY/BAY TEMİZ AYAKKABI

ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA DİKKATE DEĞER BULUNDU

BAY TEMİZ AYAKKABI

Asansöre benimle binen beyaz önlüklü adamın ayakkabılarında zerre toz yok. Oysa benimkiler çamur içinde. Ortamdaki sessiz gerginlik asansörün silkelenip eksi üç, demesiyle birden bozuldu. Neden hep en alt kata koyarlar ki! Bay Temiz Ayakkabı göz ucuyla bana baktı, Geldik, beni takip edin lütfen, dedi.

Ne zaman biri lütfen dese, çocukluğumdaki gibi Lütfi’yle evlen o zaman, deyip kıkırdayasım geliyor. Uzun, ince koridorda, Bay Temiz Ayakkabı’nın arkasından sessiz adımlarla ilerliyorum. Yol uzadıkça uzuyor. Beyaz duvarlar yeteri kadar sinir bozucu değilmiş gibi üstüne bir de beyaz floresan ışıkları… Sabah ardı ardına gelen telefonu, bir kere daha meşgule atmış olsaydım şu an kahvemi yudumluyordum.

Paslanmaz çelik kapının önünde durduk. Bay Temiz Ayakkabı, kapının kulpuna uzanacakken bana baktı. Her şey aniden yavaşladı. Bu sakinlik, biraz sonra karşılaşacağım karanlık gerçeği daha da derinleştirdi.

Hazır mısınız? İsterseniz bir yakınınızı bekleyebiliriz.

İnsan hiçbir şey için hazır değildir efendim diyecekken, kapının sol tarafındaki duvarda asılı, beyaz zemin üzerine kırmızı, büyük harflerle morg yazan tabelaya gözüm takıldı. Niye ölümü insanın gözüne sokmak için bu kadar çaba sarfederler ki! Siyah ya da uçuk mavi, hatta küçük harflerle, hatta ve hatta italik incecik bir el yazısıyla yazılmış olsa etkisi azalacakmış gibi. 

Yok yere çağırdılar beni buraya. Sedat toplantıda diyorum, anlamıyorlar. Ah Sedat, akşam senin burnundan fitil fitil getirmez miyim?

Bay Temiz Ayakkabı önde, ben arkada, morga girdik. Benim sakinliğimin yanında benden daha endişeli. Üç katlı morg dolabının orta bölmesini açtı. İçindeki metal çekmeceyi çekti. Dolabın açılmasıyla yüzümde bir serinlik.

Amma soğuk burası, dolapların içi kaç derece dersiniz?

Sıfır ile beş derece aralığında tutuyoruz.

Donacak garibanlar.

Esprimin yersiz olduğunu Bay Temiz Ayakkabı’nın yüzünden anladığım vakit gülmeyi kestim. Doğru ya, kim bilir bu akşam kimlerin evinde ağıt sesleri yükselip kapının önüne ayakkabı konulacak.

Onu bunu bilmem ama ben bu stresle akşama şöminemi yakar, karşısına da bir güzel geçip ayaklarımı uzatır, şarabımı içerim. Bay Temiz Ayakkabı kendine özgü bir merasimle adamın üstündeki örtüyü omuz çukuruna kadar açtı. Adamın saçları Sedat’ın saçları gibi kırçıllı, sağ tarafındaki beyazlar sol tarafa göre daha çok.

Eşiniz Sedat Akıncı mı?

Cevap vermiş olmalıyım. Metal çekmeceyi yerine yerleştirdi. Morgdan çıktık. Sendeleyince Bay Temiz Ayakkabı koluma girdi. Kahvaltı yapmadığım aklıma geldi. Bari bir kahve içseydim.

Kapının önündeki bankın ucuna iliştim.  

Su ister misiniz?

Gerekmez dememişim gibi, elindeki bardağı uzattı. Parfümündeki paçuli kokusunu derin bir nefesle içime çektim. Onca kokunun arasında en sevdiğim kokunun yanı başımda olması… Garip. Birkaç imzadan sonra, birkaç parça eşyayı tutuşturdular elime. Bay Temiz Ayakkabı bir an olsun yanımdan ayrılmadı. Dışarı çıktık. Yağmur hâlen devam ediyor. Her yer çamur.  Bay Temiz Ayakkabı’yla göz göze geldik. Gözlerim istemsiz ayakkabılarına kaydı, çamura bulanmış. Hepimiz bu hayatta eninde sonunda kirlenmeye mecburuz. Paçuli kokusunu bir daha içime çektim.

Bay Temiz Ayakkabı, her bir harfe şefkat göstererek sordu.

Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?

Başımı iki yana salladım, arabaya bindim. Birbirimize baktık. Ne ara eve geldim bilmiyorum. Kilide anahtarı soktum, benden önce Neriman açtı kapıyı. Abla, deyip boynuma sarıldı, hıçkırıklarından ne söylediğini anlamak mümkün değil. Salonda bir dolu yüz, herkesin elinde buruşmuş mendiller. Ne ara duyup geldiler! Bu hayat, hayatın kendisinden daha hızlı.

Neriman, gönder şunların hepsini!

Ama abla…

Çabuk diyorum.

Neriman bir ileri iki geri ne yapacağını bilemedi. İyi ki benimle morga gelmedi, iyice aptallaşırdı zavallı, hiç bana çekmemiş. Annem gibi ödlek. Odama gittim, kapıyı sertçe kapattım. Yine yatağı toplamadan evden çıkmış Sedat. Duşa girdim, sıcak su, ölü soğukluğunu alıp götürmedi. Annem, Ölü gördün mü ayağının altını sıvazlayıp yüzünüze sürün, derdi. Ölü soğukluğu üstümüze sinmezmiş. Keşke bunu, o an akıl edebilseydim.

Odadan dışarı adımımı atar atmaz Neriman ayağa kalktı. Salondaki curcuna, yerini sessizliğe bırakmış. Şöminenin karşısına geçtim, Neriman’ın gözleri kıpkırmızı, saçı başı dağınık, elleriyle derdi var, nereye koyacağını bilemiyor.  

Abla…

Ne bakıyorsun Neriman… Git, çıra mıra, bir şey bul getir.

Tamam abla.

İnsan geleceği zaman önceden bir haber verir kızım. Kocaman kız oldun, öğren artık şu görgü kurallarını.

Şaşkın şaşkın bakıyor. Aldırmıyorum. Odunları şömineye attıkça atıyorum.

Abla yetmez mi?

Yetmez Neriman, yetmez.

Sen nasıl dersen abla.

İçim ısınmıyor bir türlü.

Mutfağa gidip Sedat’ın nefret ettiği kadehleri çıkarıyorum. Biri bana, diğeri Neriman’a. Buzdolabını açıyorum. Koskoca adamlar dolapların içine girip soğuyorlar da biz bir şişe şarabı soğutmayı beceremiyoruz. Madem bitirdin, yerine yenisini koysana be adam, eline mi yapışır. Kadehleri yarısına kadar dolduruyorum. Sedat aklımın içinde konuşuyor, Pembe şarap, fanus kadehle mi içilir? Bir de dolduruyorsun beleş içki bulmuş gibi. Neriman bana bakıyor.

Ben fanus kadeh seviyorum Neriman.

Ama abla, bir şey demedim ki…

Deme Neriman, bi şey mişey deme. Buz çıkar sen.

Peki abla.

Kadehlerin içine ikişer, üçer buz attım. Sedat, yine konuşmaya devam ediyor. Vallahi köylüsün kızım sen. Şaraba buz mu atılır! Ben onun rakıya su katmasına laf ediyor muyum hiç… Bir gün çenemi tutamayıp erkek dediğin rakıyı sek içer diyeceğim, görecek.

Evde ne kadar mum varsa hepsini yaktım, ışıkları söndürdüm. Üçlü koltuğa oturdum, ayaklarımı uzattım. Neriman elinde kadeh bekliyor.

Ne dikiliyorsun kızım öyle, deve korkuluğu gibi, otursana.

Saat on iki oldu. On ikiye kadar evin yolunu bulamayan balkabağına dönüşür Burcu Hanım, diyen o değil sanki, dışarda kalsın da görsün gününü.  

Kim dışarda kalsın abla?

Kim olacak Neriman, enişten işte.

Ama abla…

Bir kez daha arıyorum Sedat’ı. Yemek masasına bıraktığım poşetin içinden telefonunun ışığı… Sevimsiz bir melodi yükseliyor. Ne zevksiz şu adam. Sesini kısmak için ayağa kalkıyorum. Poşete uzanıyorum. Ekranda, fotoğrafımın üstünde Burcum yazıyor. Gülümsüyorum. Zevksiz, ama bir o kadar da şapşal. Kendime biraz daha şarap koyuyorum, şöminenin karşısına geçiyorum.

Sehpanın üzerindeki kadehleri saydım. Neriman koltukta uyuyakalmış, benim ise hiç uykum yok. Aklım Bay Temiz Ayakkabı’nın paçuli kokusunda. Sedat’ın pijamalarını onun üzerinde hayal ettim. Sonra yanıma usul usul sokulduğunu. Sizin için yapabileceğim bir şey var mı diye sorduğunda keşke, Benimle eve gel, deseydim.