ELİF ÇETİN/ÇANAK ÇÖMLEK PATLADI

ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA YAYIMLANMAYA DEĞER BULUNDU

ÇANAK ÇÖMLEK PATLADI

Gözleri açık kalmış ölü babam. Ve annem, babamın gözlerini kapamayı reddediyor.  Babamın boş bakışlarını, aylardır vücudunun hiçbir yerini kıpırdatamıyor olmasını, hiçbir söylediğine tepki vermemesini görmezden gelip göğsünün hafifçe inip kalkmasına, tırnaklarının, saçının sakalının yavaş da olsa uzamasına sığınıyor annem. Babamın uzayan tırnakları annemle aramıza bir duvar örüyor ve yükselen o duvarla birlikte annemi görmek zorlaşıyor.

Annem, babamın her şeyi hissettiğinden ve iyileşeceğinden o kadar emin ki her gün uzun uzun konuşuyor onunla. Odasını havalandırıyor, saçlarını tarıyor, onu sabunlu bezlerle temizliyor, temizlerken öpüp kokluyor, tırnaklarını kesiyor hatta törpülüyor. Bense babamın sabit bakışlarının mı yoksa annemin tükenmeyen sabrının ve ümidinin mi daha korkunç olduğunu düşünürken buluyorum kendimi.

Başı okşanası bir evlat olmak ve günümün geri kalanının özgürlüğünü kazanmak için her gün babamın odasına gidiyorum ve sessizce oturuyorum.

Bu oda, eskiden babamın çalışma odasıydı.  Eskiden… Yani babam yaşarken, eli kalem tutarken, bana hikayeler okurken, bahçedeki dut ağacının dalına kurduğumuz salıncakta beni sallarken, annemle bahçede kahve içerken… Masası pencerenin önündeydi. Pencereye kadar uzanan ağacın dallarını seyretmenin, yaprakların hışırtısına kulak vermenin içindeki yazma isteğini her gün tazelediğini söylerdi. Bir keresinde “Kalemimin mürekkebi toprak kokusudur benim,” demişti. Şimdi o masanın yerinde bir yatak var. Annem babamın yatağının tam da burada pencerenin önünde olmasının onu hayata geri çağıracağına inanıyor; pencerenin tülünü kıpırdatan her esintiden medet umuyor. Yatağın hemen yanına bir sandalye ve karşısına da bir koltuk yerleştirdi annem. Bazı gecelerini bu koltukta geçiriyor. Bense kendim için sandalyeyi seçtim. Hemen kalkıverecek gibi ilişiyorum sandalyeye, bu odanın bir parçası olmak istemiyorum. Sandalyeyi olabildiğince yatağın uzağına yerleştirdim. Ona bakmıyorum, bakışlarımı yere sabitledim ama yine de hemen yanımda duran sağ eli görüş alanıma giriyor. Ne kadar büyük elleri var ve hasta vücuduna göre ne kadar da güçlü. Biliyorum, önce parmakları kıpırdamaya başlayacak, sonra eli vücudundan bağımsız hareket edip benim boğazıma yapışacak. Zihnimden geçen düşüncelerin hesabını soracak bana. Bir at gözlüğüm olsun ve ona ait hiçbir şey görmeyeyim istiyorum. Gözümün önünde olmayan bir nokta belirleyip o noktayı takip ediyorum, duvarlarda sektiriyorum. Arka planda olan her şey bulanıklaşıyor. İlgim dağıldığı anda babamın o koca eli noktayı yakalayıp uzağa fırlatıveriyor.

Babamdan korktukça eski günleri hatırlamaya çalışıyorum, kazadan önceki günleri. Şimdiki korkunç halinin aksine sevimli bir adamdı babam. İnsana dair her şeyi içinde barındıran; yürüyen, konuşan, yemek yiyen, gülen, kızan, öfkelenen, sarıp sarmalayan, öpüp koklayan, koruyan kollayan… Onunla şimdi bu yatakta kıpırdamadan yatan adamın aynı kişi olduğunu kabul etmek zor. Bu adam hiç sevimli değil, sürekli beni korkutuyor. Bazı geceler rüyama girip ruhumu emiyor ve duvardaki aralıktan içeriye üfleyip beni oraya hapsediyor. Çıkamıyorum bu aralıktan; bağıramıyorum, yardım isteyemiyorum ve her doğan gün ile birlikte bu adamı izlemeye, onun boş bakışlarını görmeye mahkûm oluyorum.

Ya parmakları boğazıma yapışacak bu adamın ya da ruhumu emip beni kendine mahkûm edecek. Annem gelsin beni kurtarsın istiyorum.

Geliyor ama kurtarmıyor.

Elimi usulca alıp babamın elinin üzerine koyuyor. Parmaklarını boğazımda hissettiğim o koca elinin üzerine. “İnanmalısın!” diyor “Babanın iyileşeceğine. Senin teninin sıcaklığını hissetmeli, sesini duymalı,” diyor. Bir dolu kitap koyuyor çekmecenin üzerine. “Konuşmak zor gelirse kitap oku, bak babanın en sevdiği kitapları getirdim,” diyor.

Babamın hiçbir şey ifade etmeyen gözlerine bakıp bu kadar derin anlamlar çıkaran annem benim de gözlerimin içine baksın istiyorum.

Bakıyor ama görmüyor.

Anne! Buradayım, sevdiğin adamın yanı başında. Babamın elini tutmak istemiyorum. O benim tenimin sıcaklığını hissederken benim vücudum gittikçe soğuyor. Ağzımdan çıkmayan isyan cümlelerini birer ok yapıp tenime kazıyorum; bak şimdi, tüylerim diken diken. Sesimi de duymamalı, zihnime sızabilir. Orada, zihnimde benim bile engel olamadığım cümleler dolaşıyor. Onları en kuytu köşelere saklayıp bir de sıkı sıkı tembih ediyorum; “Sakın ha sesinizi çıkarmayın,” diye. En az bir çocuk kadar sabırsız bu cümleler her an mızıkçılık yapabilir diye ödüm kopuyor. Ağzımdan çıkmayan sözler kötü bir çocuk yapar mı beni anne?

Bugün de baba oğul saati bitti. Zihnimdeki cümleler odadan çıkana kadar bağırmadan köşelerinde bekledi. Görevimi başarıyla tamamlamış oldum. Annem başımı okşadı, babama baktığı gözlerle bana baktı.

Peki yarın?

“Yarın babamın yanında otururken yine bekler misiniz sessizce sizi sakladığım yerde? Çok değil, sadece oradayken… Bir de annemin gözlerine bakarken… Fısıltıyla konuşabilirsiniz ama bağırmak yok, olur mu?”

Bir gün değil, iki gün değil; daha ne kadar bekleyeceğiz bu izbe yerde? Diğerleri zihninin en işlek caddelerinde gönüllerince sere serpe dolaşırken biz daha ne kadar saklanacağız? Çok sıkıldık durup beklemekten, sadece seyretmekten, saklanmaktan. Biri bizi bulsun istiyoruz ya da ‘çanak çömlek patladı’ deyip çıkıvereceğiz ortalık yere.”

“Hayır hayır olmaz! Baş edemem bununla. Offf, ne kadar zor sizi susturmak. Çocuk mızıkçılığı değil bu yaptığınız, düpedüz tehdit ediyorsunuz beni.”

“Tehdit değil, sadece bir ihtiyaç. Diğerleri gibi sese bürünmek, yankı olmak, boşlukta yayılmak istiyoruz biz de.”

Sese bürünmek, yankı olmak, boşlukta yayılmak…

Durmadan tekrar ediyorlar.

Sese bürünmek, yankı olmak, boşlukta yayılmak…

Biliyorum, hissediyorum, durmayacaklar artık!

Koşarak çıkıyorum evden, iyice uzaklaşıyorum. İçimde tuttuğum soluğumu, zihnimdeki cümlelerle birlikte bırakıyorum boşluğa. Öyle fısıltıyla da değil haykırarak:

“Baba! Yarın sabah seni görmemeyi, senin yanında oturmamayı diliyorum. Ölmeni, kokunu da alıp pencereden çekip gitmeni istiyorum hatta odanı da alıp git! Tüm mobilyalarını, yatağını yorganını, ilaçlarını, soluduğun havayı, bakışlarını diktiğin duvarı… Hepsini.”

Anne!

Senin kulağına değmeyen bu cümleler kötü bir çocuk yapar mı beni?