BURAYA BİR AH BIRAKTIM
“Bana buraya iklim değişikliği üzerindeki rolümü anlatmaya gelmedin herhalde,” dedi Ahmet. Umursamaz bir tavırla bacak bacak üzerine atmış, yumuşak koltuğa iyice gömülmüştü. Hep yaptığı gibi ellerini göğsüne kavuşturmuş, ablası Zümra’yı dinliyordu. Hayatı boyunca anne bildiği, anne gibi sevdiği Zümra’dan başkasını almamıştı ne kalbine ne zihnine ne de evine. Zümra herkesten farklıydı, başkaydı. Diğer ablalarından, tanıdığı herkesten… Siyah ve beyaz, gündüz ve gece gibi taban tabana zıt hayatlarında Zümra güvenli, korunaklı bölgeydi. Bunca yıl sonra masal gibi dinlediği bu hikâyeleri neden anlatıyordu şimdi? Zaten Ahmet yıllarca herkesten yeterince dinlememiş miydi?
Onun için kendinden vazgeçtiği Ahmet’e baktı Zümra. Anası olmayan bir evde son beşiği emanet aldığında üzerine sinen kokuyu kendine çok yakıştırmıştı. O karanlık boşluğu doldurduğuna inanmış, kendine biçtiği bu role kimse de sesini çıkarmamıştı. Acıyı bal eylemeyi öğrenmiş, kendine ait olmayan bu hayatın ipine sımsıkı sarılmıştı. Ahmet içindi her şey. Şimdi bu evde, halıdan koltuğa, zeminden tavana bembeyaz döşeli Ahmet’in evinde, ona kendi masalını en ince detayına kadar anlatacaktı.
Kurak geçen dört bahara kendini affettirircesine yağıyordu yağmur. Takati kalmamış, umutları tükenmiş köylü, gürül gürül yağan rahmetin altında sevinç halayları çekiyordu. Can suyu yağıyordu sanki. Çoluk çocuk, genç ihtiyar, kuzusu, bebesi, danası tarlaların etrafında, kasabanın sokaklarında etten kemikten sevinç duvarları örmüştü. Kimi yere kapaklanmış çamura bulanmış tarlasına yüz sürüyor kimi secde ediyor kimi ellerini göğe kaldırmış gümbür gümbür ışıklar saçarak dökülen rahmete şükür duaları ediyordu. Uzun zamandır süren su kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olanlar bile birlikte halay çekiyorlardı. Allah’ın unuttuğu, rahmetin küstüğü sanılan bölgede dereler neredeyse kurumuş, ekinler yanmış, hububat ciddi zarar görmüştü. Bir sezon daha dayanacak gücü olmayan çiftçi sapını sabanını, traktörünü satıp damını terk edip göç etmekten bahsetmeye başlamıştı. Gözü zaten kırsalın dışında olan gençlerin çoğu gerek okumak gerekse başka işler bulmak gibi türlü bahanelerle bir zamanların en verimli topraklarını terk etmenin bahanesini arıyordu.
Ama o gün gelmişti. Olmuştu işte sonunda. Adaklar tutmuş, dualar kabul görmüştü. Çatırdayan gök gürültüsüne, köylülerin şenlik çığlıkları karışırken evlerden birinde kopan kıyameti oradakilerden başka kimsecikler duymuyordu. Nazlıcan’ın gök gürültüsü ile yarışan çığlıkları eşliğinde gıcırdayan oda kapısından girip çıkan kadınların yüzleri kıpkırmızıydı. Alınlarında biriken terler yanaklardan aşağıya süzülüyordu. Yemeniler çıkarılıp atılmış, basma gömlekler dirseklere kadar sıvanmıştı. Gök çatırdıyor, yer kabarıyor Nazlıcan paramparça oluyordu. Geniş avlunun sedirli selamlığında Hüsrev, kardeşleri ve birkaç arkadaşı ile hop oturup hop kalkıyor, sigara üstüne sigara sarıyor, ara sıra göl olmuş mermer avluya çıkıp Yaradan’a ellerini uzatıyorlardı. Köylülerin duasından çok başka bir duaydı onunki. Koca koca adamlar da yağan rahmetin altında çocuklar gibi sarmaş dolaş yuvarlanmak istiyorlar ama ne kendilerine yakıştırıyorlar ne de Hüsrev’i yalnız bırakmak istiyorlardı. Geniş avlunun en kuytu odasında yaşları üç, beş, yedi, dokuz, on bir ve on üç yaşlarında altı çocuk birbirine sokulmuş, Sıdıka ninenin cılız sesinden çıkan masalları dinlemeye çalışıyorlardı.
Yorulmuştu Nazlıcan. Pes etti. Nazlıcan değil, bedeni pes etti. Narin bedenini terk etmeye kararlı kanı, gitgide siyaha dönerken o sustu, gök sustu. O durdu, yer sakinledi. Güneş tepelerin ardından gülümsemeye başladı. Oluk oluk ışıklarını vadinin ortasındaki kasabanın üzerine salıyordu. Çatılardan, oluklardan, dallardan damlayan sular, güneşin ışıklı yollarında renk cümbüşü yaratıyordu. Altı kız evlat ve son beşik… Hüsrev’in isteği erkek evlat gelmişti sonunda. Doğan gün, ölen gecenin yerini alırken Nazlıcan’ın soğuyan bedeninden ayrılan son nefes de yerini yeni bir nefese bırakmıştı. Ahmet’e… Odayı saran ter ve kan kokuları taze nefesin, taze tenin kokusuna bıraktı yerini. Açılan camdan odaya dalan rüzgâr, davetsiz bir misafir gibi dolaşmaya başladı. Önce kadınların terli bedenlerinde, yüzlerinde sonra Nazlıcan’ın cansız bedeninde usulca dolandı. Yatağın, yatak başının, komodinin üzerinden yerdeki kanlı çarşaflara, su dolu güğümlere değdi. Her şeyi yoklar gibi. Tüm kokuları alıp taze kokusunu bıraktı Ahmet. Sevinç, öfke, üzüntü, muştu, kara haber birbirine karıştı. Avluya taşan yeni hayatın sesini duyan Hüsrev destursuz odaya daldı.
“Al,” dedi tecrübeli ebe kadın, “Al son beşiğini, muradına erdin,” Muştu bile istemeden tutuşturdu kucağına beyaz kundağı. Döndü odadaki kadınlara seslendi. Yorgunluğuna inat sesi ne gürdü.
“Haydi bakın işinize; derleyin toplayın, temizleyin ortalığı. Konu komşuya da haber salın tez gelsinler. Yasin okuyacağız.”
Sevincin en doruğunda, yaşayacağı bugünün hayali ile yanıp tutuşan adam, kucağında beyaz kundağa sarılı bebekle yatağın ayakucunda dikiliyordu. Ne yaptılarsa kapanmayan bir çift gök mavisi gözün üzerinde dolaştığını hissetti. Ürperdi. Nazlıcan’ın yüzü ikiye bölünmüştü sanki. Bir taraf huzur, bir taraf acı. Bir taraf öfke, bir taraf mutluluk. Ama o gözler, gözüm hep üzerinde der gibi dikilmişti yüzüne. Buraya bir ah bıraktım, diyordu sanki. Altı kızın aksine bir tek bu son beşik benziyordu annesine. Gök gözlü, bembeyaz tenli, kusursuz, pürüzsüz teni ile o da gözlerini Hüsrev’e dikmişti. Ne tarafa dönse üzerinde hissetti, nereye gitse gök gözler izledi durdu Hüsrev’i. Kırk gün mevlit okutuldu. Kırk koyun kesildi. Adağı vardı, kırk yetim giydirildi. Erkek evlat adakları, ölüm adetlerine karıştı. Kadınlar büyük eve giderken kırmızı kurdelenin ucuna iğnelenmiş altınları kınalı avuçlarında sımsıkı tuttular. Kara başörtülerini taktılar. Taziye evine rahmetin sağanağı yağıyordu. Bir yandan helva kavruluyor, etli pilav dağıtılıyor, bir yandan olmayan lohusanın şerbeti ikram ediliyordu. Sofralar kuruluyor, yemekler yeniliyor, sofralar kaldırılıyordu. Ağız içinde gevelenen “gözün aydın” temennilerine “ömrü bebeğine eklensin” sözleri karışıyordu. Soyum diyordu Hüsrev, soyum yürüsün, kız da iyidir de rabbim bana bir oğlanı çok görmüştür. Deme öyle diyorlardı, deme günaha girersin. Gül gibi kızların var, yapma. Kardeşlerimin üçer beşer oğlu varken bana bir tek bir oğlanı çok gördü Allah’ım. Deme vallahi çarpılırsın, diyorlardı. Çarpılmıştı işte.
Nazlıcan, Hüsrev’e vardığında on beşinde. Kara yağız delikanlı o vakitler Hüsrev. Gönül düşünce kimseye söz düşmez. Hem varlıklı hem bölgenin ileri gelenlerinden. Daha ne? Anlı şanlı, gelenekli töreli, telli duvaklı, sazlı sözlü, yeminli dualı vardılar birbirlerine. Lakin hevesler bitmez, istekler tükenmez. İllaki mutluluğa gölge düşürülecek bir dert edinilir. İlkinde değil, ikincide de değil belki biraz üçüncüde, biraz düşüklerde en çok dördüncüde kıvranmaya, karalar bağlamaya başladılar. Tüm dilek ağaçları sadece Nazlıcan’a aitti. Tüm adaklar Hüsrev’e. Mis kokulu, gül yüzlü kızlarına ne kadar düşkün olursa olsun bayramlarda seyranlarda bir yiğit, kendi gibi bir delikanlı öpsün isterdi elini. Göğsünü gere gere bayram namazlarına gideceklerdi. Anlı şanlı bir sünnet töreni, sonra bir at hediye edecekti. Askere gidişi, askerden dönüşü kendisininkinden daha görkemli olacaktı. Bu toprakları çekip çevirecek, evlenecek, Hüsrev’in de boy boy torunları olacaktı. Hem namı hem şanı hem soyu yürüyecekti. Bu kadar hayali bile çok mu görüyordu rabbi ona. Kardeşlerinden ne eksiği vardı, ailenin ilk erkek çocuğu kendisiyken köye kasabaya boynu eğik mi kalacaktı? Nazlıcan’ın canı gitgide eksiliyordu. Avludaki çocukların oyunlarını seyrederken kaç canın kaldı sorusuna o da eşlik ediyordu. Kaç canım kaldı? Bir erkek evlada karşı benim canımsa al canımı rabbim diye dualar ediyordu. Gecesi gündüzü aklı fikri kocasına erkek evlat verebilmek, onun eğik başını kaldırabilmekti. Yapma dediler etme dediler, canın kalmadı kanın kurudu dedilerse de dinletemediler. Benim kalan ömrümü oğluma versinler.
Her sene ölüm ve doğumun gecesinde gök gürledi, rahmet yağdı, ortalık aydınlandı. Hüsrev son beşiğinin adını “Rahmet” koydu, üfledi kulağına. Nüfus memuru anlamadı “Ahmet” yazdı kütüğe. Olsun dedi Hüsrev, ben Rahmet derim. Altı kızın en büyüğü Zümra anne oldu Ahmet’e. Bir doğurmadığı, bir emzirmediği kaldı. Ahmet bebek de anne belledi onu, önce ona doğru yürüdü, sırtından kucağından inmedi Zümra’nın, anne diye Zümra’ya seslendi. Ahmet büyürken, acı da büyüdü. Gitgide Nazlıcan’a benzeyen yüz hatları, annesinin minik bir kopyası gibi ortalıklarda dolaşması ürküttü herkesi. Ahmet büyürken rahmet daha çok yağmaya başladı. Gitgide artan yağışlar, seller, rahmeti zahmet etmeye başladı. Tarlalar su altında kalmaya, evleri sel götürmeye, ekinleri, fidanları don vurmaya heyelanlar artmaya, nehirler taşmaya başladığında yıkılan asma köprüler ulaşımı da iyiden iyiye etkilemeye başladı. İki kez hüsranla sonuçlanan baraj inşaatı ancak mevsimin kurak döneminde tamamlanabildi. Bu topraklarda doğup büyüyen, torununu torbasını bu topraklardaki hasatla yetiştiren köylü olan bitene anlam katmayı da bildi. Vakti zamanında Hüsrev Bey, çok isyan etmişti. Yaradan da madem öyle, al sana erkek evlat demiş ama tüm musibetleri de bölgeye salmış olamaz mıydı? Hem merhume Nazlıcan’ın gözleri de açık gitmemiş miydi zaten? Ne kadar uğraşsalar da kapatamamışlardı, belki ki ahını bırakmıştı arkasında. Köy kahvesinde, cami çıkışlarında, tarlada, bağda bahçede konuşulanlar Hüsrev’in kulağına gidiyor, canı iyiden iyiye sıkılıyordu. Evet vakti zamanında isyan etmişti. Ama sonra tövbesini etmiş, kırk yetim doyurmuş, karısının hayrına hayratlar yaptırmıştı. Hem onlar değil miydi, senin bu oğlan pek yaman, pek bereketli, uğurlu geldi diyerek bayram eden? İmama, müftüye hep birlikte danışmamışlar mıydı kefaretini ödemek için? Şimdi kalkmışlar uğursuz uğursuz dedikodular yayıyorlardı.
Ahmet serpilip gelişiyor lakin Hüsrev’in hayalindeki gibi aralarında bir baba oğul ilişkisi bir türlü kurulamıyordu. Marazlı mıydı oğlu ne? Bir tuhaftı. Nazlıcan gitgide daha çok rüyalarına girmeye başlamıştı Hüsrev’in. O gök gözlerini üstünde gezdiriyor, sımsıkı kapalı ağzı mühürlenmiş gibi karşısına dikiliveriyordu. Gündüzler gecelere, geceler sabahlara karıştı. Ahmet’in ne sesini ne yüzünü görmeye dayanabiliyordu Hüsrev. Kulağına fısıldanan dedikoduların ardı arkası kesilmeyince kendince bir çare buldu. Ahmet’i buralardan uzaklaştırmak. Sandılar ki dayanamadı Nazlıcan’ın acısına, sandılar ki sonunda kabul etti günaha girdiğini, köye dadanan musibetlerin Ahmet’in dünyaya gelişinin sebep olduğunu. Hüsrev sonunda kökünden kesilmiş bir ağaç gibi devrildi.
Soğumuş limonlu çayından bir yudum aldı Zümra. Ağzı dili kurumuştu.
“İnan bana senden hiç vazgeçmedi babam,” dedi.
“Vazgeçmedi derken.”
“Seni korumak için kasabadan gönderdi. Her şeyin farkındaydı, biliyordu. Sana yakıştırılan benzetmeleri, takılan isimleri her şeyi. Başka seçeneği yoktu.”
“Başka seçeneği yoktu demek. Sen buna inanıyor musun abla?”
“Ben yalnızca bir kez olsun onunla konuşmanı istiyorum. Ölüyor Ahmet anlasana.”
“Konuşmamı istiyorsun. Ne konuşacağız peki? Ben hem çok istenmeyi hem de hiç istenmemeyi sarıp sarmaladım, sakladım içimde. Canım hangisini isterse onu çıkardım gizlediğim yerden. Kendime neden farklı olduğumu, neden diğerleri ile aynı duygulara sahip olamadığımı sorup durdum. Babamın erkek gibi davran sözleri, ters bakışları beni gitgide gözünün önünden ayırması, söylediklerimi duymuyor olması midemi bulandırıyor bugün bile. Dış kapının mandalı bile değildim ben. Sırf onun hayalindeki gibi bir evlat olamadım diye. Senin de hep dediğin gibi önce kendimi aşmam gerekiyordu, asıl savaşın evden ayrıldıktan sonra başlayacağını hissetmiştim. Kendimi unutmayı öğrendim abla. En acı ve en sert biçimde gerçeği kabullenmeyi. Bana bu anlattıkların benim hikâyem değil. Ben geçmişime anlam yüklemeyi çoktan bıraktım abla. Sadece mutlu olmaya çalışıyorum.”
“ Bir gün herkes evine döner Ahmet.”
Ses vermedi Ahmet, çatallı sesi hepten kırıldı, kelimeler karmakarışık şifonyerin üzerindeki takma kirpiklerin her bir teline döküldü. Diğer kirpiğini de çıkarttı, birkaç kez kapatıp açtı göz kapaklarını. Makyajını temizledi. Döndü, tam bir şey diyecekti, usulca kapanan kapının sesini duydu. Çakır göz bebekleri iyice büyürken yeni çıkmaya başlayan sakalını tıraş etmek üzere banyoya doğru yürüdü.

