ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA YAYIMLANMAYA DEĞER BULUNDU
SES
Parmaklarını abaküs gibi kullanıp bir daha saydı, tam altı gündür o oteldeydi. Vaktinin çoğunu odasında geçiriyor, yemek saatleri ve her sabah tekrar ettiği göl kenarındaki kısa yürüyüşlerin haricinde dışarıya neredeyse hiç çıkmıyordu. Otel, kış yüzünden oldukça tenhaydı. Kaydolurken, resepsiyon görevlisi genç kıza oraya birkaç günlüğüne kafasını dinlemeye gelmiş bir yazar olduğu yalanını söylemişti. Güya, kalabalıkların gürültüsünden, şehrin keşmekeşinden bıkmış, usanmıştı.
Yatağından kalktı, haddinden fazla can sıkıntısı çeken birinin yapacağı türden bir hareketle bir süre bedeninin nevresimde bıraktığı ize baktı. Sonra makyaj masasının üstündeki tabancasının şarjörünü belki beşinci kez yerinden çıkarıp taktı. Aynada kendisiyle göz göze gelmekten kaçınıyordu, ne var ki bu kez yakayı ele verdi, bir zamanlar olduğu adama hiç de benzemeyen, elli altı yaşındaki sevimsiz, mutsuz bir adam ensesinden yakalayıp kendine doğru çekti onu. Gözlerinin etrafındaki çizgiler, bir ilkokul öğrencisinin dersten sıkılıp kitabının boş kısımlarına yaptığı biçimsiz karalamalar gibi görünüyordu. Altlarındaysa ya çok uyumaktan ya da ikide bir kâbuslarla kesilmiş, natamam uykular yüzünden torbalar oluşmuştu. Hangisi, diye düşündü. Çok mu uyuyordu yoksa doğru dürüst uyuyamıyor muydu, karar veremedi.
Ensesindeki eli nefretle itip kendini kurtardı, iki gün önce aniden soğuyan havaya aldırmadan balkona çıktı. Otelin özellikle bu tarafından, yani arka cephesinden, dağ ve göl manzaralı bir oda istemişti. Bir aydır otellerde kalıyordu ne de olsa, oda seçmekte bir hayli ustalaşmıştı. Soğuk havayı ciğerlerine çekti, ardından bir sigara yaktı. Üşüyeceğini anlayınca yeniden içeri döndü ve koltuğun üzerindeki bornozu alıp sırtına geçirdi. Evden apar topar çıktığı için yanına doğru dürüst bir şey alamamıştı, biraz vakti olsa karısının doğum gününde hediye ettiği yün kazağı unutur muydu hiç? Dağ, işlemediği bir suçla itham edilmişçesine somurtkandı, rüzgârsa aksine, neşeyle sularla kırıştırmak istercesine esti gölün üzerinde. Gözlerini kapatıp tabiatın seslerini dinledi, belli ki onun aracılığı ile dile gelecek ve kendisini içine düştüğü bu sıkıntıdan kurtaracak bir ilham, bir vahiy umuyordu. Bileğindeki altın işlemeli, pahalı saatine baktı, onu on geçiyordu. “Onu on geçiyor,” diye mırıldandı isteksizce. Kendi kendine konuşmaktan oldu olası nefret ederdi.
Beklediği ilham gelmeyince sigarası biter bitmez yeniden odaya döndü, televizyonu açıp yatağa uzandı, canı öyle sıkkındı ki kahvaltı etmek bile istemiyordu. Cep telefonunu eline alıp adamlarından birini aradı. “Bir haber var mı?” diye sordu. “Yok,” dedi karşıdaki ses mahcup bir tonla. Televizyon kanallarını oradan oraya dolaşırken birinde gençken izlediği eski bir kara filme rastladı. Oyuncuların hiçbirinin artık yaşamadığını düşündü, onlar da ölmüşlerdi işte. Herkes ölüyordu. O da pekâlâ ölebilirdi öyleyse, bundan bu kadar korkmasının ne anlamı vardı sanki? Ölmenin, aslında, tıpkı bir civcivin yumurtasının kabuğunu, dışarıda onu neyin beklediğinden habersiz biçimde, ama buna rağmen hiç korkmadan kırması ve sonunda küçücük gözlerine sonsuzmuş gibi görünen yeni, büyük ve muhteşem bir dünyayla karşılaşması gibi eşsiz bir deneyim olduğunu düşünerek avunmaya çalıştı. Oysa önceden hiç inanmazdı bu gibi şeylere. “Ama hayır, bu şekilde değil,” diye telaşla mırıldandı, sanki aklından geçenler hemen olacakmış gibi. Bir hata yaptığını kabul ediyordu, yine de bunun yüzünden ölmeyi hak etmiyordu. Suçuna denk gelen ceza bu değildi. Hele böyle korku içinde, ecelin ne zaman ve nereden geleceğini bilmeden, her tıkırtıda ürpererek, her yabancı yüzden kuşkulanarak kaçıp saklandığı bir ölüm değildi yaptığının karşılığı. Kısa zaman öncesine kadar dost olduğu hasmı laf dinleyecek tıynette biri olsa, ondan af diler, gerekirse ayaklarına bile kapanırdı, ama o öyle kibirli, öyle mendebur, öyle alçak bir herifti ki arabulucuları bile kapısından kovmuş, onları da tehdit etmişti. “Bu iş bitti artık,” diyordu herkese. “Aklı varsa kolay yoldan kendi işini kendi görür de beni zahmetten kurtarır.” Mesele sadece para olsa çözülürdü belki, gel gör ki işin içinde kırılan bir gurur, kirletilmiş bir namus, alnına çalınmış bir avuç pis kokulu çamur vardı. Ancak kan temizlerdi bu lekeyi. Kan! Daha bir hafta öncesine kadar ne iyi geçiniyorlardı oysaki. Birlikte yiyip içiyor, gülüp eğleniyor, güzel para kazanıyorlardı. Ortaklıkları herkesin gıpta ettiği türdendi. “Gönül ferman dinlemezmiş!” diye göğsüne sert bir yumruk indirdi. “Al bunu dinle o zaman!” Bir ay önceki o geceyi anımsamıştı gene. Haftalardır başka bir şey düşündüğü yoktu zaten.
Yıldızlar, gecenin toprağı gökyüzüne, tarlaya serpilmiş tohumlar gibi rastgele serilmişti. Onlara bakarken aklında, acaba bunlardan ne çıkacak, diye geçirdi. Bir zaman, belki milyonlarca yıl sonra başka bir galaksideki başka bir gezegene hayat taşıyacak mıydı içlerinden biri? Lise ikiden sonra okumamıştı aslında, ama belgesel izlemeye bayılırdı. Tüm canlıların aslında yıldız tozu olduğunu söyleyen o yabancı bilim adamına da o belgesellerden birinde rastlamıştı. Çok hoşuna gitmişti bu söz, kemiklerinde, etlerinde yıldızlardan bir parça, bir iz olduğunu düşünmek kendini Tanrı’ya yakın hissetmesini sağlıyordu. Terasta yıldızları izlerken yanına yaklaşan henüz yirmi dört yaşındaki genç kadına da söylemişti. “Biliyor musun? Hepimiz aslında yıldız tozuyuz!” Kadın pek anlamamıştı ne demek istediğini, üstelik şarabı da biraz fazla kaçırmıştı. Bu, onu her zamankinden daha da güzel ve çekici yapıyordu. İçkiyi birkaç yudum bile taşırdığında dolgun dudakları gevşiyor, tüm bedeni hafifliyordu. Böyle anlarda gözlerine masum, ama aynı zamanda yaramaz bir çocuğun bakışları yerleşiyor, gençliğinin ruhunda kaynattığı kazanın neşeli buharı, beyaz teninden dışarıya gözle görülemeyen, ancak yüce erdemleri olan bir kalple sezilebilecek biçimde salınıyordu.
O gece kendi kendine ilk kez itiraf edebilmişti nihayet, arkadaşını deli gibi kıskanıyordu. Karısını sevmesine seviyordu ama altmışına yaklaştığı ömrünün şu ‘son gençlik’ günlerinde o da tıpkı ortağı gibi bir de sevgilisi olsun istiyordu. Genç, güzel, neşeli ve sağlıklı bir kadının aşkı uğruna nelerden vazgeçmezdi ki? Ama şimdi yanı başında, hıçkırığına söz geçirememenin tatlı kızgınlığının eşlik ettiği nahif kahkahalarla gülen, güldükçe de gözlerinde şu gök kubbeye asılı yıldızlarından bile daha parlak pırlantalar beliren, siyah elbisesinin sardığı bedeninden hayat ve tutku fışkıran genç kadın, ne yazık ki arkadaşının, ortağının sevgilisiydi. Karısı üç sene önce ölmüştü onun, dul kalır kalmaz da genç kadınların, çoğu zaman çıkar gözeten sevgileriyle avunmaya başlamıştı. Arkadaşının sürekli değiştirdiği bu sevgililerinin hemen hepsiyle tanışmıştı o da, ama hiçbiri onu, bu sonuncusu kadar etkilememişti. Genç kadın, geniş ağzını bir söz söylemek ya da sadece gülmek için her açtığında o inci dişlerini etinde hissediyor, narin teni, arkadaşının kaba elleri tarafından her işgal edildiğinde onun yüreğine kör bıçaklar saplanıyordu. Yanaklarından, gerdanından, küçük omuzlarından, ah vicdansız herif, bazen de dudaklarından, üstelik ağzını bastırarak öpüyordu kızı. O anlarda kutsal bir şeyi ayaklarıyla çiğniyormuş gibi nefret ediyordu ondan. O gece bir şeyler olacağını daha en başından anlamıştı. Kadının kendisine doğru yaklaşmakta olduğunu fark eder etmez, kalbi deli gibi çarpmaya başlamış, içinde birazdan kopacak fırtınanın fitilini yakacak sert ve soğuk bir rüzgâr esmişti.
“Yıldız tozu da ne?” diye sordu genç kadın. Alaycıydı, gözleri oyun oynamak istediğini belli eder gibi yanıp söndü. ‘Gözlerinin de gözleri var bunun,’ diye düşündü. ‘Başka türlü gözleri açıkken nasıl göz kırpabilir ki?”
Hatırlayabildiği kadarıyla belgeselden aklında kalan birkaç bilimsel söz söyledi; kadın umursamaz bir edayla omuzlarını silkti. “Yıldızlar orada, biz buradayız,” dedi. “Hayat burada, başka bir yerde hiçbir şey yok!”
Bu meydan okuma nedense onu cesaretlendirmişti, kadının gözlerine ilk kez çekinmeden baktı. Etrafta başkaları olmasa onu oracıkta öpmeye bile kalkabilirdi. Birden “Sevmiyorum onu aslında,” dedi kadın. “Seni de sevmiyorum.” Bu sözler ağzından bir mermi gibi çıkmıştı kadının. Hedefi vurmuşlardı da. Hiçbir şey düşünemez halde, tutunacak tek bir dal bile bulamadığı azgın bir nehrin akıntısına kapılmış gibiydi. “Ben seni seviyorum ama!” dedi.
Kadının dudaklarında puslu, ne kastettiği anlaşılmayan bir gülümseme belirdi, sonra arkasını dönüp yürümeye başladı. Birkaç adım sonra durdu, düz siyah saçlarını savurarak başını geri çevirdi. Dudakları bir şeyler mırıldandı, ama ne dediği anlaşılmıyordu. Yürümeye devam etti. Peşinden gitmekten başka çaresi kalmamıştı.
Odanın telefonu çalınca daldığı düşüncelerden anında sıyrılarak yeniden mevcut zamana döndü.
“Birisi… Bir adam…” Resepsiyon görevlisi kız neredeyse fısıldayarak konuşuyordu, sesi oldukça telaşlı gibiydi. “Sizi, yani otelde kalıp kalmadığınızı, oda numaranızı sordu. Bilgi veremeyeceğimizi söyleyince biraz sinirlendi. Şimdi de lobide oturuyor.”
“Tek başına mı?” diye sordu. Hemen anlamıştı gelenin kim olduğunu.
“Evet. Halini hiç beğenmedim. Tavrı çok düşmancaydı.”
“Başka ne dedi?”
“Başka bir şey demedi. Geçti oturdu işte.”
“Size doğru mu bakıyor şu an?”
“Hayır, karşıya doğru bakıyor.”
Hemen bir karar vermesi gerektiğini anladı. Resepsiyoncu kıza acıdı, biraz sonra yanına bir daha gidecek, onu bir daha soracaktı. İstediği cevabı gene alamazsa bu kez lobide sakince oturmayacak, muhtemelen birilerine zarar verecekti. Orada olduğunu bir şekilde öğrenmişti işte, yapmak üzere geldiği işi tamamlamadan dönmeyecekti.
“Yukarı gönderin,” dedi.
“Ama…”
“Bekliyorum,” dedi ve telefonu kapattı. Sonra sessizce beklemeye başladı. Tabancasını eline alıp yatağa oturdu. Kapıya doğru meydan okurcasına, küstahça gülümsedi. Sonra bir şey hatırlamış gibi ayağa kalktı, kapıya doğru yürüdü, kilidi çevirerek içeri ardına kadar açtı. Tabancasını bornozunun cebine koyarak ayakta beklemeye başladı. Asansörün kata geldiğini bildiren zil sesini duyunca yüzüne ciddi bir tavır takındı. Üzgün, pişman yahut korkmuş görünmek istemiyordu. Koridorun halı kaplı zemini yüzünden ayak seslerini duyamıyordu, fakat içerideki hava akımı birinin yaklaşmakta olduğunu belli edercesine değişmişti. Birazdan arkadaşı, ortağı ya da düşmanı kapının önünde belirdi, elleri pardösüsünün ceplerindeydi. Düelloya tutuşmak üzere olan iki adam gibi karşı karşıya geldiler.
“Seni buldum,” dedi arkadaşı.
“Buldun, evet.”
“Şimdi ne olacak?”
“Bilmiyorum, ama bunun bir önemi yok.”
“Önemi yok mu?”
“Yok.”
“Korkmuyor musun?”
“Korkuyorum.”
“Ben de,” dedi arkadaşı. Sonra sakince, ağır adımlarla içeri girip kapıyı kapattı. Birlikte balkona çıktılar. Birer sigara yakıp dağın tepesinde kümelenmeye başlayan sisi seyretmeye koyuldular.
“Tek bir şey soracağım,” dedi arkadaşı. “Bana bunu neden yaptın? Mutluluğum bu kadar mı kıskandırdı seni?”
“Senin mutluluğun sebep değil,” diye yanıtladı onu. “Benim mutsuzluğum.”
Sigaraları bitene kadar bir daha konuşmadılar. Sonra, dağın yamacında mantar toplayan köylüler uzaktan gelen bir el silah sesi duydular.

