ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ
HATİCE EROL
KAYALARIN SESİ
Yanında beliren karaltıyı ayırt edemedi.
“Ne verelim abi?”
İrkilir gibi oldu. İsteksizce, ayrıldı akşamın renklerinden gözleri. Ateş üfleyen duvarlar, telefon zırıltıları, ter kokulu parfümler, bezgin yüzler… Arınmak istedikleri, çevriminden kurtulmak istedikleri… Akşamın kızıllığıyla usu arasında devinen sarkaça asılıp kalanlarla baktı çocuğa. Bekledi onu anlamasını. Sonra sabırsızlığı gördü anlamaz bakışlarda. Kırık bir tebessüm yayıldı yüzünde. Küçük kaçamağı, günbatımını yitirme kaygısıyla düşündü.
Ne yemeliydi? Bu eski limana sıralanan, çoğu çocukluğunun ağabeyleri olan, balıkçıların tezgahlarındaki boş tablalarda, insansız, suskun, geniş şemsiyelerle gölgelendirilmiş plastik masalarda, üstü kapalı yüksek ayaklı mangallarda gezdirdi gözlerini. Av yasağının hüzünlü bekleyişini gördü, dingiliklerinde. İsteksizce bakındı, soğutucularda sergilenen geçmiş zamanların dondurulmuş balıklarına. Canı istemedi. Tam “Ben soğuk bir şey içeyim,” diyecekti ki iki masa ötesinde kayalardan yeni koparılmış torbalarca midyelerin boşaltıldığını gördü.
Çocuğun sorusuna yanıtı.
“Midye,” oldu.
Olur anlamında salladı başını çocuk. Yağın cızırtısını duyuyor, arı gibi midyelerin başına üşüşen çocukların yosunları kazıyışlarını izliyordu. İri kara midyeler…Yosun kokulu, deniz kokulu midyeler… İş gören çocuk elleri… Çocukluğunun elleri… Karşısında akşamın kızıllığını ardına almış suskun mendireğe yönleniyor bakışları. İri kayalara, ıssız kayalara, aralarında boy vermiş kuru otlara… Kayaların arasından yükselen sesleri, otlardaki kıpırtıları ayırt ediyor. Sesler bildik tanıdık oluyor. Suların üzerine düşen kızıllığı yitiriyor gözleri. Sarı saçlı ufak tefek, ergenliğe yol alan çocuğun, geçmiş zamanlarla yüklü çağrılı gözleri değiyor gözlerine. Kızgın kayaları, eski mendireği, sesleri resimliyor ona. Geçmişin ılık esintileri uçuşuyor üzerinden. Direnmiyor, teslim oluyor bu çağrıya. Yetişiyor mendireğe yönlenen çocukluğuna. Tepesindeki kızgın güneşin tenini kavuruşunu, dizlerinin üzerine uzanan şortun ıslaklığını duyumsuyor. Kayalara sürterek yosunlarını temizlemeye çalıştığı midyelerin ellerini acıtmasına aldırmıyor. Yanındaki çocuklara bakıyor, kendi gibi derinlere dalamayan çocuklara. Onlara biçilen iş, midyelerin yosunlarını temizlemek. Ah… bir de derinlere dalabilse… Korkuyordu. Yüzmeyi bilmesine karşın yine de korkuyordu. Denemişti. Dalıyormuş gibi yapıp bir süre suyun içinde durmuş, ciğerleri patlıyormuş, boğuluyormuş ürküntüsüyle başını zor geri çekmişti. Nefesini ayarlamayı bilmiyormuş. Öyle söylüyordu dalanlar. Nefes nasıl ayarlanırdı? Bir öğrenebilse… Ne çok dalardı. Koca koca midyeler çıkarır, yeniden yeniden derinlere, en derinlere dalardı. Sığ kayaların üzerindeki midyelere bakmazdı bile. Torbalar dolusu midyeyi dökerdi arkadaşlarının önüne.
“Hey! Çocuklar ateşi yakın. Çok midye oldu, bunları da satarız.”
Dalanların yorgun sesiydi bu. Kayalar arasından söktükleri kuru ot köklerini, saplarını yerleştiriyorlar iki taş arasına. Yanları açılmış yağ tenekesini oturtuyorlar, üfleyerek tutuşturdukları ateşin üzerine. Teneke kızıyor, temizlenmiş yıkanmış midyeler atılıyor üzerine. Guruldayan midesinin sesi geliyor kulaklarına. Tepeden inen sıcaklık, kızgın teneke, hafif hafif açılıyor midyelerin ağzı. İçlerindeki deniz suyu önce bir, iki, sonra hepsi foş… foş… boşalıyor. Ağzı sulanıyor. Dayanılmaz oluyor açlık. Suları boşaldıkça daha da açılan midyelerin yumurta sarısı rengine, büzülen küçülen, az sonra nar gibi kızaracak etine dalıyor gözleri.
“Öğlen yemeğe gel oğlum. Baban denizde. Seni köşe bucak arattırma bana,” demişti, evden ayrılırken annesi ona.
Kaptandı babası. En çok ayda bir yüzünü görebildiği… Hep özlediği… Ağaç teknelerine limanda kütüklerin yüklenişini izlerdi, boynu bükük. O da yol almak isterdi engin sularda, babasının yanında. Anlardı sanki babası onu. Deniz gözleriyle bakardı gözlerine, kocaman elleriyle karıştırırdı saçlarını. “Derslerini iyi çalış, okullarını bitir, ağabeylerin gibi fabrikalarda çalış,” derdi. Uzak tutmak isterdi sanki onu denizden. Oysa o ayrılırken sımsıkı sarılır babasına, deniz kokulu terini çekerdi içine, gururla dolardı yüreği. Düşlerdi kocaman adam olduğunu, denizi yararak yol alan teknelerinde bilinmeyen yerlere ulaştığını. Her sefer dönüşünde evlerine çuvallarla şeker, sabun, tenekelerle yağ, peynir getirdiğini… Çok kısa sürerdi düşü. Tekne gözden kaybolana dek, kıpırdamadan izleyen annesi tutardı elini, “Hadi eve bakalım,” derdi. Yalvarır gibi bakardı annesine, “Biraz daha, biraz daha kalayım ne olur,” demek isterdi. Ancak annesinin buğulanmış gözlerinden yanaklarına yuvarlanan ıslaklığı sildiğini görünce vazgeçerdi. Gerçi yalvarsa da ağlasa da değişen bir şey olmazdı. Babası denize açıldığı anda annesi daha kararlı ve sert olurdu. Sözünün dinlenmesini ister, babalarının yokluğunu hissettirmek istemezdi. Üstüne üslük, en küçük ağabeysinden dokuz yıl sonra doğmuş olması, büyüme şansını azaltıyordu, kazan dibi olmuştu ailenin hem çok sevilen hem de çok azarlanan… Ama o elde avuçta duran bir çocuk değildi, denize çok yakın evlerinden sürekli kaçar, adeta kıyıya vuran dalgaların, mavi suların içinde hayat bulurdu.
Çağrı yüklü sesini duyar gibi oluyor annesinin. Suçluyor kendini, üzülüyor. Biliyor annesinin kendisine kızacağını, gelirim deyip de neden gelmediğini soracağını. Belki de öfkesini yenemeyip yanağına bir tokat atacağını. İnce bir acının yüzünde gezindiğini duyumsar gibi oluyor, elini gezdiriyor acının üzerinde. Gelirim demeseydim, izin vermezdi ki diye geçiriyor içinden. Okul da tatil olmuştu, sıkılıyordu annesinin etekleri dibinde durmaktan. Onunla çarşıya pazara gitmekten… Evlerinin önünde uzanan koca çilek tarlasından küçük, tıngıl dedikleri sepetlere doluncaya kadar çilek toplamaktan, yorulunca da meyve yüklü dalları yere değen geniş gölgeli erik, dut ağaçlarının altında dinlenmekten, gözünün aldığı her köşede pembe, kırmızı açan gülleri, üzerlerinde uçuşan kelebekleri, hanımeliyle olgun dutların üzerinde gezinen arıları izlemekten… Doğru olmadığını biliyor ama bazen kaçıyordu, yok bu gece iyi rüyalar görmedim, yok bugün deniz iyi değil gibi nedenlerle ona izin vermediği günlerde. Dün de öyle olmuştu, bugün de yemeğe gitmiyordu, akşam ne olacaktı bakalım? Ama herkes buradaydı, arkadaşları, mahalle ağabeyleri, suların içinde, taşların arasında. Onlar gibi dalamasa da balık gibi yüzüyordu. Üstelik şimdiye kadar kimseye de bir şey olmamıştı. Bir anlayabilseydi annesi onu. Neden korkuyordu ki bir şey olacak ona diye. Hem artık öyle çok küçük de değildi. Kendinden iki yaş büyük Ali’yi geçmişti boyu. Yan yana yürürken gölgesinin onun gölgesinden daha uzun olduğunu görünce anlamıştı bunu. Birden gözünün önünde gezinen elleri sonra da kuru ot saplarını ayırt etti. İçindeki açlığı kışkırtan kokuyla irkildi, az önce kaygılarının derinliklerinde gezinirken yuttuğu sular, yeniden ağzına hücum ediyordu, beklediği an gelmişti. Elindeki kuru sapı midyenin açılan ağzına takmış hızla tenekeden çekmişti bile. Diğer eli nar gibi kızarmış midyeyi bağlı olduğu yerden koparıyor, ortasındaki yosunundan tutup ağzına götürüyor, deniz suyunun tuzu damağında yayılırken ayrılıyordu yosunundan midye. Defalarca, doyuncaya kadar kızgın tenekede foşlayan midyeler…
Güneş denize kayıyor, yüzüyorlar, kayalara uzanıp güneşleniyorlar. Güneş denize biraz daha kayıyor. İki kayanın arasında şortunu çıkartıyor, sıkıyor sıkıyor, kayalara vuruyor, tekrar giyiyor. Yeniden uzanıyor kayalara yüzüstü, sırtüstü. Akşamın kızıllığı düşüyor mavi sulara. Giysilerini geçiriyor üstüne.
“Herkes filelerini doldursun!” diyor, dalanlardan mahalle takımlarının kalecisi Turan ağabeyleri.
“Ha…Karanlığa kalmadan da evinize gidin!” diye kaşlarını çatarak ilave ediyordu.
Midyelerle dolu file elinde, içinde coşku mavi sularda oynaşan kızıllığı seyre dalıyor, çocuk gözleri…
*************
“Soğutmuşsun midyeleri!”
İrkiliyor…
Turan ağabeydi yanına gelen. Elini omzuna koymuş, sonra da çektiği sandalyeye oturmuştu. Alnındaki çizgilerin derinliklerinde biriken terleri siliyordu mendille.
“Midye zamanı şimdi.”
Mendireğe uzandı yorgun gözleri. Hırıltılıydı nefesi, kesik kesik öksürdü. Cebinden sigara paketini çıkarırken buruk bir gülümseme gezindi yüzünde.
“Şu çocukları görüyor musun? Bıçakla kazıyorlar yosunu. Kayaların dili olsa…”
Paylaşılan uzun bir sessizlik…
“Epeydir görünmüyorsun buralarda. Nasıl gidiyor işler, hayat?”
İşler… Alışamadığı dört duvar… Kağıtlar, dosyalar, müdürler, memurlar…Adam kayırmalar, terfiler… Susturan kurallar, kanunlar…Yüreğini sıkıştıran, boğazında düğümlenip kalan dolgunluk, mahkûm olunan ekmek parası… İsteksizdi yanıtı, Turan ağabeysine.
“Nasıl olacak abi, memurluk işte.”
Yanlarında büyüyen, kısa pantolonlu kıpır kıpır çocuk, bıçkın delikanlı, bu yılgın adam mıydı? Buruldu içi balıkçı Turan’ın.
“Direkten döndün be koçum!” Çaresizliğe açılan elleri, isyanla vurdu masaya. “Hey gidi Yusuf Kaptan! Ne baba adamdı! Batacak tekne miydi o? Yıllardır öyle fırtına görmedi, öyle kararmadı deniz. Anacığın günlerce bekledi kıyıda. Üniversite sınavlarına o sene girecektin değil mi? Denizcilik yüksek okuluna gitmek istiyordun. Ne delikanlıydın be… Gözlerinde köpürürdü deniz. Ananın yalvarmalarına dayanamadın. Bize de söyledi, “Girin kafasına, denizden ummasın ekmeğini, dayanacak gücüm yok,” dedi. Biz söyleyemedik sana. Sen o yıl sınava da girmedin değil mi? Kaç yıl oldu uğramadın da yanımıza. Evlendiğini, çoluk çocuğa karıştığını duyduk.”
Yutkundu. Hafiften salladı başını.
Akşamın yitmekte olan kızıllığı mıydı gözlerde gezinen?
Balıkçı Turan kalktı, uzaklaştı. Midye dolu poşetle yaklaştı. Elini omzuna koydu.
“Bunları temizle, dilediğin gibi pişir. Ha… karanlığa kalma!”
Şaşırır gibi oldu önce, sonra anlar bir gülümsemeyle baktı Turan ağabeysine. Mendireğe uzandı gözleri, sonra da denizin üzerinde son çırpınışlarını yapan kızıllığa. Çocukluğunun yaz akşamları gezindi üzerinde hafif esintili gölgeleriyle, içini ürperterek, yüreğini burkarak. Devasa boyuttaki apartmanların yuttuğu, çilek kokulu bahçelerini, küçük pencereleri denize bakan dışı tuğla örülü evlerini özledi. Her köşeden çıkan hissedarların ellerine verilecek üç kuruş para sevdasıyla dededen kalma sıcacık evlerini yere serişlerini, tüm yaşanmışlıklarını, çocukluğunu, gençliğini moloz yığınları arasında ezip bir kamyona yükleyerek gözden uzaklaştırmalarını anımsadı. Annesinin çağrı yüklü sesini duyar gibi oldu. Elindeki midye dolu poşete baktı içi biraz daha burkularak, mırıldandı sessizce.
“Zaman bu kadar hızlı geçmeseydi, ben de bu kadar büyümeseydim anne, sen yine kızabilseydin bana, gecikince ben…”

