ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI MANSİYON ÖDÜLÜ
MURAT ÖZSAN
BEKLEYİŞ
Tanrı’nın bana baş edemeyeceğim bir şey vermeyeceğini biliyorum.
Sadece keşke bana bu kadar güvenmeseydi diyorum.
Rahibe Teresa
Gece… Toprak, gözlerini avına dikmiş aç kurt sürüsü gibi. Ulumaları bitmek bilmiyor. Korkutucu dişler, hedeflerine kenetlenen çeneler… Köklerine kadar titriyor binalar. Yüreklerde sıkışma, yüzlerde dehşet. Müthiş bir çaresizlik… Sonunda kurtlar gidiyor; karınları doymuş, ağızlarından kanları akıta akıta. Geriye dehşet verici bir sessizlik bırakarak…
Tanrım! Bu, bu nasıl anlatılır? Hangi sözcük bu cesareti gösterebilir?
Geceleri uyumakta zorlanıyorsun. Uykuya daldığın zamanlarda da kötü rüyalar görmekten korkuyorsun. Başucundaki lambanın ışığı da bu nedenle açık değil mi? Karanlığın zihnine olmadık görüntüleri sızdırmasını önlemek için. Seni çok iyi anlıyorum. Ne de olsa bana benziyorsun. Gerçi bunu söylesem hemen itiraz edeceğini biliyorum Ömründe senin kadar kolay paniğe kapılan birini görmedim diyeceksin.
“Gün ağarırken yıkıntıların arasında duydum sesini,” diyor bekçi. Bir an susuyor. Gözlerinde gecenin dehşeti var hâlâ. Alnındaki teri siliyor. “Hemen yanına vardım. Biraz uğraşarak çıkarttım. Nasıl olduğunu sordum. Ben iyiyim de amcan içerde kaldı oğlum dedi. Merak etme teyze, ben bakarım dedim.”
Dinleyicilerin yüzünde endişe ve korku var. “Şimdi nerede?” diyor içlerinden biri.
“Gelen araçlardan birisiyle gönderdik.”
“Nereye?”
Bekçi ensesini ovuşturuyor. “Bilmiyorum.” Eliyle yerle bir olmuş binaların arasında deliler gibi koşuşturan insanları gösteriyor. “Bu hengâmede kimi nereye götürdüler bilmiyorum. Yalova, Bursa… Belki de İstanbul.” En büyükleri kardeşlerine, peşinden hafızasından kolay kolay silinmeyecek manzaraya bakıyor. “Annemin durumu nasıldı?”
“Ufak tefek çizikler dışında bir şeyi yoktu.” Hepsi derin bir soluk bırakırken bekçi devam ediyor. “Gece tuvalete kalkmış. Mutfakta su içerken bina sallanmaya başlayınca hemen ocağın yanına ilişmiş. Sonrasında sıkışıp kalmış orada, çıkamamış.” Kız kardeş sözünü kesiyor. “Ya babam?”
“Henüz ulaşamadık.”
Arabanız Yalova’ya doğru yol alırken orada böylesi bir tabloyla karşılaşacağını beklemiyordun. Onları binanın yakınındaki parkta birbirlerine yaslanmış sizi bekler bulacağını düşünüyordun. Yüzlerinde şaşkınlık ve korku olacaktı. Ama sizi gördüklerinde rahatlayacaklardı. Eve dönerken arka koltukta birini bir yanına diğerini öbür yanına alacaktın. İkisinin de koluna girecek, yol bitene kadar da bırakmayacaktın. Tekne kazıntısı olduğundan kardeşlerinin bu isteğine karşı gelmeyeceğini biliyordun.
Abin sana göre daha huzursuzdu. Bir ara, gözlerini yoldan ayırmadan, “Yüz yıl sonra hiçbirimiz hayatta olmayacağız, bunu unutmayın,” dedi. Hepinizi en kötü olasılığa hazırlamaya çalışıyordu. Bu sözler yüreğini biraz sıkıştırır gibi olunca gözlerini kapayıp kurduğun hayale sığınmaya devam ettin.
Annelerini bir an önce bulmak için üç grup oluşturuyorlar. Abinin ekibi İstanbul’a, teyze oğlununki Bursa’ya gidecek. Küçük kardeş de Yalova’daki hastaneleri ve toplanma alanlarını tek tek arayacak. Babalarının enkazdan çıkarılması ise kız kardeş ve eşinde. Enişte, fabrikasındaki iş makinelerini ve işçileri buraya getirecek. Aksi halde o ağır beton kütlelerin kaldırılması, altındakilere ulaşılması çok gecikebilir. Telefonların iyi çekmemesi de diğer bir sorun. Ama buna yapabilecekleri bir şey yok.
Ekipler vakit kaybetmeden yola koyuluyor.
Hastaneden elin boş ayrıldıktan sonra stadın içindeki insan kalabalığında, depremzedeleri yerleştirdikleri diğer alanlarda etrafı dikkatle taradın, adımlarının arasına “Anne! Anne!” diye yankılanan sesin karışıyordu. Sana uzatılan listelere göz gezdirdin, yetkililerle konuştun. Ama sonuç hep aynıydı; hiçbir yerde yoktu.
Sonunda Yalova’ya yedi kilometre uzaklıktaki siteye geri döndün. Babana ulaştıkları sırada orada olmak istiyordun. Gerçi enkaza karşıdan bakmaktan başka bir şey yapamamak, makineler ve işçilerin gelmesini beklemek hiç kolay değildi. Telefonlar sahilde daha iyi çektiği için ara sıra kıyıya gidip ekipleri aradın. Bir gelişme yoktu.
İçinde annenin İstanbul’da olduğuna dair bir his dolanıyordu. O devasa metropolde birisini bulmak kolay mı? Üstelik böylesi bir kaos yaşanırken… Kim bilir kaç gün sürer diye düşündün. Çok da üstünde durmadın. Nasıl olsa hayattaydı. Aklın daha çok babandaydı. Ne durumdaydı acaba?
Hava karardıktan sonra herkes yorgun bedenlerini -ara ara sarsılan- toprağa bırakıyor. Artık alıştıklarından kimsenin artçıları umursadığı yok. Asıl sarsıcı olan araç trafiği durduktan sonra çıkarılan cesetlerin battaniyelere sarılı halde yanlarında uzanıyor olması. Daha bir gün önce konuşan, gülen bu insanlar şimdi uyur gibi sessizce yatıyorlar. Bir de yıkılmış katların arasına sıkışıp kalmış, kas gücüyle yerlerinden çıkarmak mümkün olmayan ölüler ve onlara bakıp bakıp ağıtlar yakan insanlar var. O inlemeler herkesin ruhuna ağır bir taş gibi çöküyor.
Birkaç kişi ellerindeki büyük torbalardan ekmek, peynir ve su dağıtıyor. Tekne kazıntısı açlık hissetmediğinden biraz su içiyor sadece. Gözü ıssız bir tepeyi andıran yıkıntıda.
“Babama bir şey olmaz, değil mi?” diyor. Ablası başını sallıyor. “Olmaz, olmaz… O ne belalardan paçayı sıyırmış.” İkisinin de buna inanmaya ihtiyacı var. Morallerini en diri tutansa annelerinin kurtulması.
Küçük kardeş sahile gidip sırayla bütün ekipleri arıyor. Biraz uğraştıktan sonra ulaşıyor hepsine.
“Nasıl gidiyor?”
“Hâlâ arıyoruz.”
Makineler ve işçiler gelince hummalı bir çalışma başladı. Kepçenin kocaman dişleri, beton parçalandıkça gri bir sis gibi havalanan tozlar, dikkatle kenara itilen moloz yığınları, kimi çıplak kimi eldivenli eller, umut ve korku taşıyan yüzler, yorgun gözler, kavurucu güneş, zamana karşı yarış…
Enkazın yanına gidip bakmaya korktuğundan karşıdan izledin. Ablan işçilerin yanındaydı. Uzaktan ona bakıyor, hareketlerine anlamlar yüklüyordun.
Derken cansız bir bedenin çıkarıldığını gördün. Nefesin tıkanır gibi oldu. Dilini ağzının içinde zorlukla döndürerek ablana seslendin. “Babam mı?”
“Hayır,” yanıtını alınca soluğunu bıraktın.
Güneşin ağır ağır alçalışını izliyor tekne kazıntısı. Sanki saatlerdir yıkıntılar arasında koşturup duran kendisiymiş gibi yorgun. Kafasını bir parça dağıtmak için sahile yürüyor. Abisiyle konuşuyor. Buradaki durumu aktarıyor. “Yakında ulaşırız. İnşallah iyi haberler bildiririm. Sizde durum ne?”
“Bir değişiklik yok.”
Başı öne eğik geri dönüyor. Kafasında türlü türlü düşünceler… Birden feryatlar çalınıyor kulağına. Bu ablasının sesi mi? Yüreği sıkışıyor. Yavaşça başını kaldırıyor, karşısında günlerdir korkuyla beklediği manzara var: Ablası eniştesine sarılmış, sarsıla sarsıla ağlıyor. Çenesi titremeye başlıyor. Kirpiklerine hücum eden yaşların farkında değil. “Babam?” diyebiliyor güçlükle. “Onu…”
Eniştesinin haykırışı havayı çelik bir kılıç gibi yarıyor. “Annen!”
Yanlış mı duydu? Dizlerinin bağı çözülüyor. “A… Anlamadım?”
Enkazı gösteriyor ablası. “Annem orada… Birbirlerine sarılmışlar!”
“Olamaz!” diye bağırmak istiyor ama ağzından garip sesler saçılıyor. Bekçi çıkardım demişti. Öyle demişti. Olduğu yere çöküyor. Yanaklarından sicim gibi akan yaşlar, kendi bedenini saran kollar, burnunda sümük baloncukları… Ortalıkta dolaşan bir gazetecinin objektifini kendisine doğrulttuğunu fark edince elini öfkeyle kaldırıyor. “Çekme! Çekmeeee!”
Ne yazık ki bekçi beni bulmadı. Yaşadığı şok onu yanıltmış olmalı. Beni sardıkları battaniyeyi açmaya cesaret edemedin. Çünkü enişten “Kırılan kolon annenin yüzünü parçalamış,” dedi. “Anında ölmüş. Bedeni de sıcaktan hayli şişmiş.” O manzarayı görmek istemedin. Babanınkini araladın, uyur gibiydi. Hafifçe dürtsen gözlerini açacaktı sanki. Usulca kolunu okşarken kim bilir kaç saat karısına sarılı halde ölümü beklediğini düşündün. Neler hissetmişti? Ya çektiği acılar… İnşallah uzun sürmemiştir diye geçirdin içinden.
Akşamları ışığı söndürememenin sebebi de bu değil mi? Aklına babanın o anları geldikçe karanlıkta yüreğin çok fena sıkıştığından…
İnsan sevdiğini kaybetmekten hep korkar. Eskiden annem babam öldüğünde onları kendi ellerimle mezara koyamam derdin. Oysa tozpembe gözlüğünün kırıldığı o gün ikimizi de kimselere bırakmadın. Uyuyan bebeğini yavaşça yatağına yatıran bir ebeveyn gibi yerleştirdin bizi o çukura. Toprağı da üstümüze bir yorgan gibi örttün.
Ne var ki bedenlerimizi oraya bıraksan da zihinde mezarımın kapağını kapatamadın. Yaşadığın acı, dindiremediğin özlem aklına –inanmak istediğin- türlü türlü düşünceler getiriyordu: Babanın sarıldığı kadın başka birisi olabilir mi? Ne de olsa tanınmaz haldeydim, üstelik bekçi sağ olarak çıkardığını söylemişti.
O yüzden kapının ya da telefonun her çalışında ilk fırlayan sensin. Kimseye söyleyemesen de beni hâlâ beklediğini biliyorum.
Umut böyle bir his işte.

