FURKAN KILIÇ/BAĞLAMSIZ

BAĞLAMSIZ

Affedersiniz, biraz açık konuşacağım. Bu mesele, tam olarak köy yerinde dalgın dalgın yürürken taze, vıcık vıcık bir tavuk bokuna basmak gibidir. O yapışkan pislik ayakkabınızın altındaki en ince tırtıklara, en kuytu girintilere dolar. Bir sopa bulursunuz. Temizlemeye çalışırsınız, çıkmaz. Kenara sürtersiniz, gitmez. Kazırsınız, izi kalır. Yıkarsınız, kokusu burnunuza yapışır. Silinmez bir leke, çıkmaz bir koku gibi sırıtır size.

Bağlaçlar işte böyledir.

Benim bu kelime türlerine karşı antik, genetik, köklü bir antipatim vardır. Dilin ayağına dolanan pranga değil, konuşurken boğazınıza yapışan, erimeyen, yutulmayan bir pamuk şekeri topağı gibidirler. Nefesinizi keser. Sesinizi yapış yapış yapar. Anlatımınızın temiz, jilet gibi keskin çizgisini buğulaştırır. Görüntüyü bozar. Parazit yapar.

Türkçenin hamuru bu yapışkanları kaldırmaz. Bünye reddeder. Saf, duru, gürül gürül akan bir dağ kaynağı gibidir bizim dilimiz. İçine gıda boyası katılmış, mısır şurubu basılmış şekerli bir market meşrubatı değildir. Sondan eklemelidir. Pratiktir. Seridir. Matematiktir. Kelimenin sonuna bir kanca takarsın. Çekersin. Çevirirsin. İşi bitirirsin. Atalarımız, o yağız Göktürkler, o bilge Uygurlar ne güzel konuşurmuş. At üstünde, rüzgârla yarışırken cümleleri birbirine yamamak, kelimeleri çengelli iğneyle tutturmak için vakit harcamazlarmış. Kelime israfı yapmazlarmış. “Eve gittim ve uyudum” demezler. “Eve gidip uyudum,” derler. İş biter. Mesele kapanır. Enerji tasarrufu.

Şart mı koşacaklar? Takarlar “-se/-sa” ekini, geçerler. “Eğer” gibi, “şayet” gibi Farsça döküntülere, ağdalı laflara ihtiyaç duymazlar. Edat kullanırlar. Ek kullanırlar. Kelimeleri düğümlemek yerine birbirine kenetlerler. Lego parçaları gibi. Tık diye oturur.

Sonra devran döndü. Kader ağlarını kötü ördü. Araplarla Farslarla haşır neşir olundu. Dilin kimyası bozuldu. Onların dilleri uzundu. Dolambaçlıydı. Labirent gibiydi. Bizim aydınlar özendi. Aşağılık kompleksine kapıldı. Türkçenin o saf, o muazzam, o atomik yapısını yetersiz buldular. “Basit” dediler. Dile akın akın “ve”, “ama”, “fakat”, “lakin”, “zira” girdi. Dil müsilajla kaplandı. Hele o Farsçadan gelen “ki” illeti. Tam bir dilsel Truva atıydı. Haindi. Türkçenin cümle yapısını, omurgasını ters yüz etti. Bizde yüklem sondadır. Ana fikir sondadır. Hedef sondadır. Bu “ki” geldi, “Duydum ki unutmuşsun,” dedirtti millete. Oysa “Unuttuğunu duydum,” demek varken. Cümleye takla attırmanın, amuda kaldırmanın mantığını çözemedim hiç.

İş başa düştü. Bu illetin hayatıma, ciğerime nasıl sızdığını anlatayım size.

Geçenlerde sevgiliye bir mesaj yazdım. Parmaklarımın ucuyla değil, alışkanlıkların ağırlığıyla yazdım: “Seni özledim ve biraz görüşmek istiyorum ve bu hafta sonu müsait misin?” Okudum. Yazdığım şeyi sesli duydum. Ses, sanki pili bitmek üzere olan bir robot, soluksuz, heyecansız, lastik gibi sündürülmüş bir ses çıkarıyordu. Metalik. Ruhsuz. İçim cız etti. Sildim hepsini. Çöpe attım. Yeniden yazdım: “Seni özledim, biraz görüşmek istiyorum. Bu hafta sonu müsait misin?” Oldu. Akış yerine geldi. Kan pompalandı cümleye. Yürek sesi geri döndü.

Bir de şu “ama” belası var. İnsanı iki yüzlü yapan, sinsice bir kelime. Üniversitedeyken bir arkadaşım vardı. Sürekli “ama” derdi. Cümlelerinin emniyet sübabıydı sanki. “Çok güzel yemek yapmışsın ama tuzunu az koymuşsun.” “Harika bir sunumdu ama slayt yazıları biraz küçüktü.” Bir gün dayanamadım. Tepem attı. “Çok güzel yemek yapmışsın,” dedim. Durdum. Nefes aldım. Gözünün içine baktım. “Tuzunu az koymuşsun,” diye ekledim arkasından. Baktı şaşkın şaşkın. Devamını bekledi. Gelmedi. “Ama’sız da oluyormuş,” dedim. Yüzünde o garip, o şapşal, kendisinin bile fark etmediği bir gülümseme belirdi. Bir hakikatin üzerine yorgan örtmeye çalışan suçlu bir gülümseme. Çünkü “ama”, öncesinde söylenen güzel sözü iptal eder. Hükümsüz kılar. Çöpe atar.

En beter yarası, en sinsi ur “çünkü”dür. Çocukken annemden bir şey isterdim. “Anne, dondurma alalım mı?” “Hayır,” derdi. Ben de hemen o lanet kelimeyle saldırırdım: “Neden? Çünkü bütçe mi kısıtlı? Çünkü boğazım mı ağrıyor? Çünkü akşam yemeğine mi var?” O ise sadece, “Dondurma yiyince öksürüyorsun,” derdi. İşte bu. “Çünkü”ye gerek yoktu. Sebep ortadaydı. “Çünkü” eklemek, zaten şeffaf bir kutunun içindeki elmayı gösterip üzerine “DİKKAT İÇİNDE ELMA VAR” diye etiket yapıştırmaktı. Gereksiz bir ambalajdı. Zeka hakaretiydi.

Cumhuriyet döneminde bir silkinme, bir uyanış oldu. Bu yabancı otları temizlemek, tarlayı sürmek istediler. Bazıları atıldı. “Mesela” yerine “örneğin” dendi. “Oysa” gibi yeni kelimeler türetildi. Temizlik tam olmadı. Yarım kaldı. Bugün durum daha beter. Tam bir keşmekeş. Tam bir dilsel kerhane… Millet, bulunma eki olan “-de/-da” ile bağlaç olan “de/da”yı ayıramıyor. Bitişik mi yazılır? Ayrı mı yazılır? Kimsenin fikri yok. Kimsenin umrunda değil. Sosyal medya, duvar yazıları, dilekçeler; hepsi birer imla hatası mezarlığı.

Batı dillerinden yapılan kötü, kokmuş, “Google Translate” kokan çeviriler yüzünden her yer “ve” doldu. Virüs gibi yayıldı. “Kapıyı açtı ve girdi ve baktı ve gördü…” Okurken nefesim daralıyor. Ciğerim sönüyor. Akıcılık ölüyor. Dilin melodisi, o güzelim ritmi bozuluyor. Geriye takır tukur, taşlı yolda giden kağnı arabası sesi kalıyor. Zarf-fiillerimiz, o güzelim, o pratik, o bizi biz yapan “-ip, -erek, -meden, -ince” eklerimiz can çekişiyor. Yoğun bakımda yatıyor.

Bu kelime türleri anlatımı zenginleştirmez. Aksine fakirleştirir. Tembel işidir. Düşünce tembelliğidir. Söz israfıdır. Kelime oburluğudur.

Senin anlayacağın, bu mesele dilin bağırsağındaki bir parazit, bir tenya gibidir. Söküp atamazsın. Birlikte yaşamaya alışırsın. Arada sancı yapar. Kıvrandırır. Şimdi ben de yazarken elim titriyor. Her cümlenin sonuna bir ek, bir nokta, bir virgül arıyorum. Bir “ve”, bir “ama”, bir “çünkü” arıyorum. Yok. Bulamıyorum. İhtiyaç duymuyorum. Düşünce akıyor. Cümleler bir nehir gibi, engelsiz, seti yıkılmış baraj suları gibi ilerliyor. Daha hızlı. Daha temiz. Daha Türkçe.

Yüzümde garip bir gülümseme beliriyor. Kendimin bile fark etmediği, sinsi değil, huzurlu bir gülümseme.

Durum budur. Mesele anlaşılmıştır. Dağılabiliriz.