ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA YAYIMLANMAYA DEĞER BULUNDU
ÇANAKTA KAN KOKUSU
Köyün yamacındaki eski okul, her öğle sonrası gölgesini Fatma’nın avlusuna bir yara gibi bırakırdı. Gölge yalnızca güneşe bağlı değildi; zamanla uzar, usulca silinir, yine de bir suskunluk gibi yerinde kalırdı. Fatma o sükûtu iliklerine kadar hissetti. Gölge önce tandırın ağzına, sonra çıplak ayak bileklerine kadar uzandı, pranga gibi sardı. Sanki her şey yeniden başladı, aynı döngüye kilitlendi. Domates kızarmadı, ceviz ağacı ölü bir soluğa uyandı. Zaman, durdu sandığı yerden sarmal bir yılan gibi kıvrılıp tekrar başladı, hep aynı boğucu sonla bitti.
Taş fırının başında yoğurduğu hamur artık ekmek değildi; su eksikti, un kesikti. Yoğurduğu şey, parmak uçlarında ezilen kendi suskunluğuydu. Elleri değil, dizleri yoruldu. Tandırdan yükselen küf kokusuna karışan dumanla birlikte içinden bir ağrı avluya yayıldı. O koku tandırdan değil; Ahmet’in son yudum suyundan geldi sanki. Çatlak bir çanak, son nefesin buğusu, dudak kenarında pas tadı… Demirin dili gibi: çanakta kan kokusu. O anı unutamadı, her sabah yeniden bir bıçak gibi saplandı içine.
Ahmet’in ayakkabıları hâlâ kapı eşiğinde durdu. Sol teki toprağa gömülmüştü, hâlâ geri dönmeyi bekler gibiydi. Sağ tekin üzerinde kurumuş kahverengi bir leke vardı; ne adı anıldı ne üstüne basıldı. İki yıl geçti. Avlunun tozuna sinmiş bir fısıltı kadar kısa, bir ömür kadar ağırdı bu zaman. Ayakkabılar hiç değişmedi; ayazda kalmış iki yetim gibi orada durdu.
Karşı avludan kahkahalar yükseldi. Bileklerde şıngırdayan altınlar, dallara tutunan çocuk sesleri… Eskiden o evden Fatma’ya yoğurt gelirdi, şimdi bakışlar yere saplandı. Sanki biri yediği çanağa pisledi de herkes ağzını kapattı. Fatma da sustu. Annesi çocukken demişti: “Birinin hatasını örtmek, üstünü pislikle değil sessizlikle kapatmaktır.” Belki bu yüzden köyde kimse konuşmadı. Suskunluk görünmez bir zehir oldu; havaya karıştı, nefesleri ağırlaştırdı.
Köy kahvesinin önünden her geçişinde aynı sözler havada asılı kaldı: “Ahmet sağ olsaydı şimdi asker olurdu.” Yanıt başka bir ağızdan, aynı soğuk tonda geldi: “Sağ mıydı ki zaten? Bilirdik hâlini.” Fatma bu cümleleri yürürken değil, dururken duydu. Kahve açılmadan önce bazı sabahlar o seslerle uyandı. Sonra kapı önündeki taşların arasındaki ince boşluğa baktı: çatlağın gözü. O yarıkta Ahmet’in adı da geleceği de kayboldu. Yara, taş kadar soğuktu.
Halime geldi sonra. Küçük elleriyle cebinden bir taş çıkardı. Günlerdir sakladığı pütürlü, soğuk, konuşmayan taş. “Dayımın mezarına koyacağım,” dedi. Taş avlunun taşına değdiği an hava biraz daha ağırlaştı; görünmez bir yük herkesin omuzlarına çöktü. Fatma taşın sıcağını almayan yüzünü okşadı. Yalnız Ahmet’i değil, başka bir sessizliği de hissetti: yamacın başındaki taş binanın, eski okulu “yatılı kurs” diye anılan o yerin soğuk duvarlarında yankılanan fısıltıları.
Orası bir zamanlar çocukların gittiği yerdi. Kapılar kilitliydi, pencereler kuşlar kadar çaresizdi. Yusuf oraya gittiğinde ayaz hâlâ tenindeydi; elleri soğuk, sesi kısıktı. En çok korktuğu gölge gibi dolaşan görünmez ellerin arasında eriyip gitmekti. Bir gece döndüğünde gözlerinde başka bir karanlık vardı. Gözbebekleri sönmüş ocak külleri gibiydi. “Anne,” dedi, titrek bir fısıltıyla, “artık anlatamam… ezberleyemem… unutturdular.” Anlatamamak, kelimelerin susması değil; içe çekilen nefeslerin ciğerlere hapsolması, boğazda düğümlenen çığlıkların geceye karışmadan boğulmasıydı. Köyde kimse bakmadı Yusuf’un gözlerine. Kimse duymadı sessiz çığlığını. Halime uyurken bazen sordu: “Anne, beni sevmiyor musun?” Fatma o an anladı; bu sevgi eksikliği, Yusuf’un içine çöken karanlıkla aynı derinlikteydi. Karanlık artık sır değildi; soluk alıp veren bir varlıktı. Bazı taşlar yalnız mezar taşı olmadı; bazıları, üstünden geçilen vicdanlar oldu. Bazı susuşlar yutkunmak değil, boğulmak oldu. Bazı dualar Tanrı’ya değil, karanlığa açıldı—umutsuz bir fısıltıyla.
Bir akşamüstü kapıda bir kadın belirdi. Elindeki torbada otlar hışırdadı. Sesi önce bildik, sonra uğursuz bir fısıltıya döndü: “Domuzlar mezarlığa girmiş. Devlet birini daha aldı; Ahmet’in hikâyesini bilenlerden.” Torbayı içeri bırakırken bir lanet de bıraktı: “Senin de artık ocağın tütsün.” Mutfağa gece çöktü. Ocak sönüktü, çorba kaynadı: patates, su, boşluk… Ahmet alındığında evde yalnızca bu çorba vardı. “Anne, karnımda zil çalıyor,” demişti Halime o gün. Fatma çorbayı biraz daha inceltip acıyı da sulandırdı. O günden sonra çorba hep sulu kaldı. Söz de öyle. İnceldi, yavanlaştı, anlamını kaybetti. Her kaşık yutulan bir hiçlik oldu. Bir zamanlar sofranın bereketi olan çorba, şimdi yalnız midenin boşluğunu oyalayan bir yalandı. Çanak, dumanla doldu; dibinde ince bir pas tadı: demir gibi, kan gibi.
Sabaha yakın rüzgâr okulun saçlarını sürttü, çatıdan toz döküldü. Gölge, avlunun taşına başka bir açıyla düştü; gözden kaçan bir çizik gibi. Fatma’nın anası bir vakit demişti: “Çocukluk bir yaradır.” O yara zaman geçtikçe değil, aktıkça sızladı; rüzgâr her estiğinde kabuğu yeniden kalktı. Halime bazen aynı soruyu yineleyiverdi: “Ana, beni niye sevmiyor anam?” Fatma gözlerini kaçırdı. Ama yanıt, geçmişten gelen bir fısıltı gibi içinden yankılandı: “Sarartılmış sarımsak gibi görüyor beni; kokum çıkmamış… Gelin oldum da kenara atıldım. Çürümeye bırakıldım.” Yol toz içindeydi; Halime yavaşça uzaklaştı. Fatma, taşın serinliğini ne kızının gölgesinden ne de zihnindeki kederden ayırabildi.
Sabah köy meydanı gürültülüydü. Su boruları döşenecekti. Bir adam yüksekten bağırdı: “Yıllarca ağladınız, bak şimdi su geliyor!” Kimse gülmedi. Sessizlik toprak kokusuna karıştı. Fatma o sözü geçmişten hatırladı: aynı vaatler, aynı unutuluş. Borular mezarlığın içinden geçecekti. Ahmet’in mezarı taşsız, imamsız; aceleyle kazılmış bir çizgiydi. Üstünde otlar yalan söyleyerek büyüdü. Her bahar yeniden çıktılar; her seferinde daha sessiz. Toprak, ölenleri bile sahiplenmekten vazgeçti.
Gece olunca Fatma mutfağa geçti. Ocak sönüktü, kül sessizdi. Koridordan Halime’nin uyku soluğu geldi; o sesi her gece bekledi artık, bir nefeslik umut gibi. Birden eski sandalyede dedesinin gölgesi belirdi. “İte taş atan da bir, ekmek atan da,” der gibi durdu. Rüzgâr değildi bu; geçmişin sesi, kemiklere işleyen bir fısıltıydı. Fatma gözlerini kapadı, yalnız o sesi duydu: eski, bilge ve yorucu.
Ertesi sabah kahvede gençler eğildi, cümlelerini kısık sesle taşıdı: “Çit demiriyle boğazı delinmiş.”
“Biliriz, o adamın ömrü orada kaldı.” Fatma duymamış gibi geçti; ama içindeki davul aynı yerde, aynı vuruşla çaldı. Kadınlar baktı ardından. “Sarımsak,” der gibi gözleri; “kokusu çıkmamış; hâlâ tam gelin olamamış.” Fatma çeşmeye vardı. Elleri suya değdi; gözyaşı toprağa karıştı. Taşlar sessiz kaldı; su, geçmişin ağırlığını taşıdı—her damla birikmiş kederle.
Akşamüstü Hasan uğradı. Sesi rüzgâr gibi kısıktı: “O muhtar var ya… Çanağa sıçmış meğer.” Fatma bakmadı; gözleri uzağa takıldı—boşluğa mı, zamana mı? O cümle, köyün açık ağzı gibi ortada kaldı: çanak kirlendiğinde herkes sustu. Çorbanın çanağı, abdestin leğeni, mezarın çukuru; hepsi aynı kelimenin farklı ağızları oldu. Çanakta kan kokusu kaldıkça su dursa da pas konuştu.
O gün gölge yine avluya düştü. Fatma karar verdi. Kapı eşiğinden Ahmet’in sağ tekinin kurumuş lekesine baktı, “Yeter,” dedi içinden. Halime’nin cebinden çıkardığı taşı aldı; çanağı da. Bakırın içini suyla doldurdu. İki yılın tozu, ayakkabının derisi, o kahverengi leke suya karıştı; su bulanıklaştı, ince bir pas kokusu yükseldi: demir gibi, kan gibi. Fatma çanağı kucaklayıp yamaca yürüdü; eski okulun duvarı rüzgârla inledi, mezarlığın otları hafifçe sallandı. Ahmet’in çizgisini buldu: taşsız, adsız. Halime arkasından küçük adımlarla yetişti. “Dayımın mezarına,” dedi, “taşımı koyacağım.”
Fatma çanağı eğip suyu çizginin üzerine döktü. Su toprakta emildikçe koku ağırlaştı; yılların suskunluğundan yapılmış bir buhar yükseldi. Halime taşı mezarın başına bıraktı; taş bir an dilini yutmuş gibi sustu, sonra yerini bulmuş bir kalp gibi kaldı. Fatma Ahmet’in sol tekinin toprağa gömülü burnunu düzeltti, yanına koydu sağ teki; çift sonunda yan yanaydı—artık birinin bekleyişi değil, ikisinin tanıklığı. Çanağı mezarın başucuna ters çevirdi; dibi göğe baktı. Göğün rengi griye çaldı; yine de ters dönmüş çanak, bulutları içine aldı.
Dönüş yolunda Halime elini uzattı. “Ana,” dedi, “çorbaya bu akşam biraz tuz koyalım mı?” Fatma gülümseyip gülümsemediğinden emin olmadı; ama dudak kenarında ince bir çizgi yumuşadı. “Koyarız,” dedi. “Tuzu da, sesi de.” Avluya vardıklarında gölge çekilmişti; ceviz ağacı nefesini saklamayı bırakmış, yaprakları kıpırdamıştı.
O gece Fatma çorbayı taşırmadı. Çanak kaynamadı; yalnızca tütmeyi öğrendi. Koku değişti: boşluğun değil, bekleyişin kokusuna. Eski sandalyedeki gölge sustu; kapının eşiğinde tek bir böcek ışığa geldi, geri döndü. Koridordan Halime’nin soluğu düzenli aktı; her alıp verişte avludaki taşların kenarındaki çatlak bir çizim gibi kapanıp açıldı.
Sabah, su borularının toprak altına indirildiği yerde işçiler küreklerini yavaşlattı. Aralarından biri, mezarlığın kenarındaki ters çevrilmiş çanağı gördü; baktı, bir şey demedi. Söz yine inceldi; ama bu kez anlamı incelmedi. Fatma çeşmeye gitti; avuçlarını doldurdu, suyu yüzüne çaldı. Demir kokusu kalmadı; yalnızca taşın ıslak sesi kaldı.
Köy kahvesinin önünden geçtiğinde sesler yine havada asılı durdu:
“Ahmet sağ olsaydı…”
Cümle bitmedi. Bir başkası devam ettirmedi. Dilin ucuna gelen bıçak geri kınına girdi. Gölge bu kez avluya değmeden duvarın üstünde takıldı, ince bir tül gibi.
Köyün üstünde kara bir bulut asılı kaldı. Griye çalan bulut hiç dağılmayacak gibiydi. Ama bir çatlağın kenarında, bakır bir çanağın ters duran dibi göğün altında sessizce parladı; kokuyu içine almış, bekledi. Kimin ağzında hangi söz kalırsa kalsın, çanak yerinde durdu. Kan kokusuyla değil de hatırlamayı öğreten bir sessizlik yayıldı tüm köyde.

