SİNEMANIN KANAMALI KADINLARI
Kadının, erkeklerin egemen olduğu bir dünyada ismini yitirdiği gerçekliğine baktığımızda, zaten kadın kimliğinin acı çekmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ancak bütün acılar da açlık, yokluk ve ezilme acısı olmayabiliyor. Aşk acısı çeken kadınlara bir kontrast olarak, doğanın kattığı tek şey güzellik de olabiliyor. Hüzünlü kadın güzel midir, sanırım evet. Claude Sautet’nin unutulmaz filmi “Les Choses de la Vie/ Hayat Bağları”nda Michel Piccoli‘ye eşlik eden Romy Schneider kendi söylemiyle “aşktan yorulan” kadını temsil eder. Tabii ki iyilik ve sevgi dünyada pek de cezasız kalmıyor. Romy‘nin bilindik trajik özel yaşamı da buna tanıklık eden bir şey. Sautet, 1992 yapımı “Un Coeur en Hiver/ Ayazda Bir Yürek” filminde ise keman sanatına, Ravel müziğine ince bir dokunuş yaparken, güzeller güzeli Camille‘in çaresiz aşkına da tanıklık edecektir. Emmanuelle Beart bu filmde hiç de kemana yabancı gibi durmuyor. Enstrümanla kurduğu gönül işi bağın görüntüsü pek de profesyonelce. Aslında aşkın doğası budur ama, “Her acı çeken kadının arkasında sadist bir erkek vardır” sözü de pek sağlam bir onay görüyor bu filmde. Stephane karakteri, bir ‘sosyal avcı rolü’ taşır bu karelerde. Ve de karşılıksız sevginin çaresizliği görüntülenir.

Les Amants du Pont-neuf/Leos Carax
Leos Carax ise, “Les Amants du Pont-neuf/Köprü Üstü Aşıkları” (1991) filminde, onarımda olan bir Paris köprüsünde yaşayan evsizlerin içine bir büyülü güzeli, Juliette Binoche‘u da katar. Ve görme yeteneğini gün gün yitirmekte olan ve bir imkânsız aşkın kendisini alt mekânlara düşürdüğü Michele, köprü müdavimlerinin Freudyen problemleri arasında da bir köprü kurar bir bakıma. Üstelik kendisi de yetenekli bir ressamdır. Carax da Sautet gibi acılı kadınları iyi betimler ve tanımlar. Bir başka Carax filmi 2012 yapımı “Holy Motors/Kutsal Motorlar” karelerinde ise, aşkın kavramsallığa taşınan üst dili görüntülenir. Filmin finalinde ise gözyaşlarına boğulan isimsiz kadın Kylie Minogue kendi sonuna ulaşmadan önce son şarkısını yirmi yıl önceki sevgilisine ve dünyaya söyler:
“Kimdik biz önceleri
Ve kim olabilirdik şimdi
Bir şeyleri farklı yapsaydık eğer”… diyerek.
Meryl Streep, “Kramer Kramer’e Karşı”da aşkı ve çocuğu için, “Sophies Choice/Sophie’nin Seçimi”nde yine iki çocuğundan birini kaybetme korkusuyla ve de Fransız Teğmenin Kadını’nda ezilmişlik uğruna ve aşkı için gözyaşı döker. Onun Sophie’nin Seçimi’ndeki, yutkunarak ailesine sonradan katılan bir yahudi yazara (Stingo) anlattığı anıları da acının bir başka yüzü. Yine Juliette Binoche, “Blue/ Mavi” filminde, acı bir trafik kazasında kaybettiği besteci eşi ve kızı peşinden intiharı bile dener. Ancak yaşam her acıdan sonra bize bir karşı koyma gücü sunar gerçeğinden yola çıkarak bir toparlanma öyküsü yaşar, Judith Herman‘ın* travmalardaki matem sürecinin yaşanması gerektiği tezini de ruhuyla doğrulayarak. Juliette’in (Julie) hastane odasında yaralı bir şekilde uyanışında acı gerçeği öğrenme sahnesi yakın bir çekimle kirpiklerin hareketini yansıtacak şekilde gösterilir bu filmde. Juliette Binoche da bir yerde Meryl Streep gibi acılı roller ustasıdır. Jeremy Irons ile başrol oynadığı “Damage/Ölesiye” filminin finalinde, mahvolan ve mahvedilen hayatların matemini sadece durgun bir bakış ve çökkün bir görüntüyle yansıtır.

Un Coeur en Hiver/Claude Sautet
“Carol” yeni bir film (2015). Cate Blanchett ve Rooney Mara başrollerde oynuyorlar. 1960’larda geçen bir aşk hikâyesini anlatıyor. Hikâyenin ilginçliği bu aşkın kahramanlarının ikisinin de kadın olması. O yıllarda bu tür ilişkilere toplumun daha sert baktığını düşünürsek içsel olarak çok yoğun ve ilginç duygulara tanıklık edeceğimizi görebiliriz. Evli ve üst tabakadan bir kadın olan Carol‘ın sevgisi bir tezgâhtar olan bir kız Therese’ye yönelir. Tabii ki bu, toplumsal baskının da üzerinde hissedildiği bir başka gönül hikâyesi ve iki kadının acıları da sevgileri gibi göz önüne seriliyor.
Bir siyah-beyaz David Lean filmi olan “Rastlantı/Brief Encounter“da ise evli bir kadınla yine evli bir erkek olan iki kişinin yasak aşkı anlatılır. Veda sahnesinin bile talihsizliğe uğradığı bu filmde, içli kadın Laura’nın, önünden geçmekte olan trenin önüne kendisini atması an meselesidir ama o, Anna Karenina’nın yaptığını yapmaya cesaret edemeyecektir:
“Gururum kırılmış, incinmiştim. Biraz kırgın ve kanatları kırık…bozguna uğramış gibiydim; karar verdim ‘yapacaktım’, bir daha bir şey hissetmemek isteğiydi bu; acı duymama arzusu…Ama yapamadım. Cesaretim yoktu..”
…bu sözler filmin oyuncusu Laura‘dan (Celia Johnson).
Camille Claudel’in acı dolu sanatçı hayatı, orijinal romanından Bruno Nuytten tarafından uyarlanmış.Heykeltıraş Rodin ile yakın ilişkisi bulunan belki de hayatı bu sayede alt üst olan Camille’in acı anıları Isabelle Adjani‘de biçim bulmuş. Ve de artık heykellerini parçalama, hayattan kopma aşamasına gelen depresif durumu yaklaşık otuz yıl yaşayıp da yaşamı orada son bulacak bir akıl hastanesinde sonuçlanır. Ağabeyinin kendisinin akıl hastanesine yatırılma iznini açıkladığı basın toplantısında çok ilginç bir cümle vardır: “Tanrının ona verdiği yetenek felaketinin de hazırlayıcısı oldu”...
“Soğuk Suya Vuran Güneş” filmi ise, Jacques Deray’ın elinde, çağdaş bir Anna Karenina masalına dönüşmüş, konusu ise aşkta kadın aleyhine bir düzenin ortada olduğunu kanıtlar bir örnek sunar bize. Ünlü ve soylu bir kadının kalbini çalan depresif bir gencin, tıpkı Anna Karenina’da olduğu gibi, aşka ihaneti ve karşıdakinin yaşamını hiçe sayması üzerine kurulu bir örnek.

Carol/ Todd Haynes
Bizden de bir örnek verelim: Erkeğin ihanetinin neredeyse bütün aşklarda belirginliği, Selim İleri senaryolu Feyzi Tuna imzalı “Seni Kalbime Gömdüm” filmiyle bir kez daha belleklere taşınır. Ali (Cihan Ünal) son kez baktığı Eylül‘e (Türkan Şoray) “Beni bağışladığını söyle” der, ayrılık kesinleşmişken . Eylül‘ün dudaklarında solan iki kelime, filmin son karesinin de donmasıyla sonlanır:
–“Bağışlamayan, hayat!”….
Peter Del Monte’nin bir tür ‘kişilik bölünmesi’ acısını beyazperdeye taşıdığı Kathleen Turner’ı öne çıkaran Julia And Julia’sı ve de Darren Aronofsky’nin Natalie Portman’ı, kendi bedenini de örseleme sorunlarına sahip cinsel takıntılı Nina rolünde bize sunduğu “Black Swan/Siyah Kuğu“su da bitmez tükenmez acılı kadın yüzlerini yansıtan sinema örneklerinden sadece ikisi.
AHMET ÖZBEK
Dİpnot: *Travma ve İyileşme/ Judith Lewis Herman

