TEKNOLOJİ ÇAĞI SÜRECİNDE SİNEMADA DÜŞÜNSEL KAYGI

AHMET ÖZBEK

TEKNOLOJİ ÇAĞI SÜRECİNDE SİNEMADA DÜŞÜNSEL KAYGI

Sanatın, teknolojiyle bağını ele alırsak, estetiğin çağdan etkilenme ölçütleri karmaşıktır. Öncelikle döneme tepki ya da paralellik gösterme eylemlerinin her ikisinin de sosyolojik ve estetik nedenleri mevcuttur.

Plastik sanatlarda teknoloji/estetik paralelliğinin gerekliliği ve sonuçları daha belirginken, diğer sanat dallarında, gelişen çağın yarattığı bunalımı karşılamak amacıyla var olan ‘duruş biçimi’ bir anlamı karşılar; bu da önemli sayılabilecek bir eylemdir. Neden natürmort ya da manzara resmi dönemini kapattığımız sorusunun yanıtı da dönemin felsefesi ve yapısı ile ilgili bir şey olmak zorunda.

Sanatsal yapıtların yeniliği, üretim tarihlerinden çok, kalbinde taşıdığı çok seslilikle tanımlanabilir bu çağda ancak. Bu açıdan, düşünsel ve estetik yapısı sağlam bir yapıt, yüzyıllara direnerek insan kalplerinde yer bulabilir. Ravel‘i, Vivaldi‘yi,Wagner‘i değerli yapan şey de budur. Ancak bu çağ, teknolojinin üst düzeye yükseldiği bir çağ ise ve de bu gelişimin hızı yaşanılan son yıllara yayılmışsa, bu dönemi tanımlamayan bir sanat yarım ve eksik kalacaktır. Kurgulanan estetik dilden söz ediyoruz ve çağa tanıklığı ilk plana alıyoruz bunu söylerken. Akira Kurosawa‘nın Rashomonu (1950) bizler doğmadan önce çekilmiş. Ancak teknik olanaksızlıklara karşın film, biçim olarak da görüntü olarak da çok şey söylüyor. Birbirini yalanlayan anlatıcılar tarafından aktarılan bir cinayet ve tecavüz vakası, çağdaş felsefenin dilini sinemaya sokar. Tabii ki çok seslilik açısından da çok şey anlatıyor bu film. Filmdeki kamera hareketleri aslında bir ‘sinema dersi’ gibidir, dönemine de yaşanan döneme de görüntüsel şeyler aktaran. Örneğin, filmde bazen kamera sabit, figürler hareketliyken bazen de kamera durağan figürler çevresinde döner. Bu da elbette sinemasal açıdan çok önemli bir nitelik taşıyor. Bu tür örnekten yola çıkarak, 2000 sonrasının sinemasındaki çok seslilik içeren ya da eli ayağı düzgün yapıtların üzerinde durmak bu yazıdaki amacımız. Çağ öyle bir çağ ki artık bu karmaşada direkt anlatımlara pek yer yok gibi. Zaten amaç da bu renkli ve çok boyutlu sinemanın güncel örneklerinden bazılarına değinmek. Benim düşüncemi allak bullak eden yapıt, Rus yapımı Nikita Mikhalkov imzalı edebiyat uyarlaması *“Güneş Çarpması/Sunstroke” filmi oldu. En iyi yabancı film oscarına aday gösterilen bu film, harcıalem dağıtılan Amerikan sinema ödüllerini de ‘eşit koşullarda yapılacak bir değerlendirme ortamında’, birkaç açıdan sollayacak büyük bir yapım. Sovyetler’de 1920’lerde savaş sırasındaki; devrimi, evrim teorisini, kapitalizmi, sosyalizmi sorgulayan görkemli bir örnek bu. Savaş sonrasında bir askerin ‘bilinmez bir sona doğru yürürken’, geçmişteki anılarına dalması ve yaşadığı bir aşkın ince ayrıntılarını, yaşanan bu kötü zamanlarda belleğine yeniden taşıması anlatılıyor filmde. Masalsı bu destanda Tolstoy romanlarını çağrıştıran çok kişili kahramanlar yumağı ve de geniş kadroyla çekilen çağdaş bir sinema örneği söz konusu. Beni bu filmde şaşırtan şey anlatım dilindeki felsefe ve zerafet dışında, filmin genel yapısındaki şiirsellik ve de görsel yapısındaki büyük ustalık oldu. Yani plastik yönü çok sağlam olan bu çalışmanın bütün sahneleri büyük bir tablo gibi karşımıza resimsellik sunarak çıkıyor. ‘Kadın’ zarif, kadın büyülü. Ve kadınla erkeği birleştiren simge bir mavi şal, bir ara motif gibi karşımıza çıkıyor sürekli; kaygan biçimde uçuşan büyülü güzellikteki kadının tülü. Kapitalist dünyada sanatisimle yapılıyor genelde yürek gücüyle değil. Yönetmen Nikita Mikhalkov da beni başka şekilde büyüleyen Fransız Leos Carax gibi popülerliğin değil, özgün ve yeni bir sanatın peşinde. Doğrusu büyük umutlar vaad ediyor bu tarz yapıtlar.

“Nine”, “Chicago”yu da çeken Rob Marshall‘ın başka bir müzikali. Görkemli sahneler düzenlemeyi, bir plastik sanatlar gösterisi haline çok iyi sokabilen bir yönetmen Marshall. Görsel görkemliliği, bütün içindeki elemanları bu kadar enteresan bir biçimde resmeden yönetmen, Chicago”da Richard Gere‘ı başarılı bir şekilde kullanmıştı. Nineda ise, her rolün büyük oyuncusu Daniel Day-Lewis‘in Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”nden sonraki en görkemli performansını izliyoruz. Ünlü yıldızlar eşlik ediyor Lewis‘e. Örneğin Nicole Kidman örneğin Sophie Loren. Lewis gerçekten inanılmaz bir yetenek gösterisi sergiliyor bu filmde. Kariyerinin sonuna doğru yönelmiş yorgun bir yönetmenin, aşklarıyla, geleceği ile ilgili kaygıları ve çatışmaları söz konusu burada. Bir kaos. Belki ‘yaratıcı bencillik’. Gerçek sinema izleyicisi için birkaç önemli olay var burada. Birincisi görselliğin büyüsü, ikincisi kalabalık oyuncu ve figüran kadrosunun inanılmaz yönetimi, en önemlisi de bu yapıttaki düşünsel yapı. Yani çağa tanıklık eden üst bir dilin kullanılması. Zaten 2000 sonrasının sinemasının içinde çağa tanıklık eden yapıtlar, bizim bugünkü konumuz. Çünkü elli yılda dünyada ve ülkede olan olumlu/olumsuz bunca şeyin değişiminin sorgulanması söz konusu; zaman zaman da bu olayların duygusal felaketlere uğrattığı hayatların da içinde olduğu bir sanatın, geçen yarım asır sonunda değişmek zorunda oluşunun algılanması gerçeği. Çağa tanıklık etme anlamında kavramsal yapı taşıyan sanatı önemsiyorum doğrusu. Yeni bir dönem yeni bir dil yaratır, bu şey felsefi anlamda da böyledir. Klasik bir roman uygulamasının bu kez pek de yeni bir dil içermeyen ama olgun bir anlatımla sürdüğü bir başka sinema örneğine değinelim: “Carol” 1950’lerin Abd’sinde hiç de hoş karşılanmayacak bir ilişkinin, yani iki kadın arasındaki cinsel çekim ve sevginin anlatıldığı bir başka örnek. Filmin klasik yapısı içinde yenilik pek yoksa da eli yüzü düzgün duygusal bir örnek var karşımızda. Cate Blanchett‘ın oyunculuk gösterisi de övgüye değer. Filmdeki resimsellik doğrusu klasik resim sanatına şiirsel göndermeler yapıyor. Blanchett demişken, plastik sanatların karmaşık geçmişini ve bugününü felsefi bir dille betimleyen, çok düşünsel ve çizgi dışı, biraz da kavramsallık özellikler taşıyan film “Manifesto”da oyuncunun sergilediği oyuna değinmek gerek. Oyuncu aynen Lewis; (Carax’ın değişmez oyuncusu) Denis Lavant gibi her rolün insanı olduğunu kanıtlıyor. Bu önemli filmle ilgili bir yazıyı ayrıntılı olarak sunmayı da düşünüyorum yakında. Çünkü felsefi anlamda bir yana atılamayacak bir film “Manifesto”. Ayrıca Leos Carax‘ın Holy Motors”taki kahramanı gibi, Manifesto”da da Blanchett çoklu rollerin tek oyuncusu kimliğinde çıkıyor karşımıza.

Danimarkalı ressam Lili Elbe‘nin ve eşi Gerda Wegener‘ın yaşamlarını anlatan “Danimarkalı Kız/The Danish Girl” filmi ise epey can yakıcı bir hikâye. Kendisindeki eşcinselliği, aynı zamanda yine ressam olan eşiyle ‘yaptıkları tuhaf oyunlar’ sonucunda keşfeden bir kişinin bunu hoş görmekten yoksun bir dönem ortamında çektiği acılar söz konusu. Anlatım dili “Carol”deki gibi yine çok da felsefi olmayan, ama klasik ve dışa vurumcu sinemanın duyarlı bir örneği olmayı vaad eden filmde görüntüler kusursuz. Ayrıca acıyı dışa aktaran bir görüntüsel yapı var filmde, çok belirgin olan.

Denis Lavant, Kylie Minogue and Leos Carax ‘Holy Motors’

“Holy Motors/Kutsal Motorlar” ve Leos Carax fenomenine diğer yazılarda değinmiştim. Ancak yönetmen de 2012 tarihli bu yapıtta tekrar dile gelecek kadar özel bir saygıyı hak ediyor. Carax felsefeyle örmüş dünyasını. Ve de anlatım dili, kendi ustaları dışında Kurosawa, Taviani Kardeşler gibi büyük sinemacılardan bir şeyler almış gibi. “Çağın sanatı kavramsal olmalı” dersek, biraz bu iddialı olur. Ancak çok sesli bir anlatım dili de teknolojinin bunalımını yaşayan bir dünyaya karşı bir tepki içermeli kanımca sanatta.

“Soğuk Dağ” filmi “Güneş Çarpması” gibi bir roman uyarlaması. Natalie Portman‘ı da daha genç bir yaşta gördüğümüz bu film ise aşk, ayrılık, savaş gibi olaylarla örülü bir destan. Yeni bir dil içermiyor ancak olay örgüsü de görüntüsel yapı da iyi işlenmiş. Kurgu çok hareketli, tempo yüksek, anlatım gerçekçi. Başrollerdeki Jude Law ve Nicole Kidman doğrusu ortalığı epey darmadağın ediyorlar. ‘Başlayan’, ayrılık ve savaşla süren, sonu da karmaşık biten dinamik bir film söz konusu. Kar ve ateşin buluşması ve çelişkisi burada ön planda olan. Filmdeki can yakıcı bir sahne var. Savaştan bitkin yaralı ve perişan dönmekte olan askeri, (Jude Law) yine eşi savaşta olan bir çocuklu bir genç hanım (Natalie Portman) evine alıyor uyuması için. Ancak ilk önce ahırında yatmasına izin verdiği kişiyi sonra yatağına davet eden kadın Genç Natalie Portman, şunu söylüyor: “Sadece daha ileriye gitmeden, yanıma uzanabilir misin?” Kimsesizliğin can yakıcı bir sendromu bu sahnede sergilenen şey.

Bu sinemalara ek olarak yeni sayılabilecek bir filme değnelim: kaybedilen bir yaşlı profesör sevgiliden;  ‘onun  anısını yaşatır biçimde’, teknoloji yoluyla, sistemli gelen mesajlar, kasetler, cd’lerle aklı karışan bir üniversite öğrencisi kızın hikayesinin anlatıldığı  Giuseppe Tornatore imzalı “La corrispondenza /Sıradışı İlişki”filmi de (2016)  büyük sanatsal özellikler taşımasa da biçimsellik taşıyan modern bir örnek. Üstelik filmde yine ‘Güzel Olga Kurylenko‘nunyanında büyük oyuncu Jeremy Irons da rol alıyor. Amy (Olga Kurylenko) astronomi profesörü Ed’in sevgilisi. Kendisi tehlikeli sahneler için film setlerinde dublörlük yapıyor. Ancak geçirdiği meslek kazasından sonra epey düşünce karmaşası yaşarken bir de bu ‘teknolojik telepati’ karşısında büyük şaşkınlığa düşecektir.

Daha önce de değindiğim, “Capturing Mary/Mary’yi Yakalamak” (2007) psikolojik atmosferiyle, “Akıl Defteri”trajik gerilim temposuyla, “Mulholland Drive“, düşündüren dehşet içeriğiyle, 21 Gram” birbirine tesadüfen bağlanan hayatların tuhaf ilişkileriyle; “Aşkın İzleri”/To The Wonder çok önemli estetik içerik taşımasa da değişik teknikleri içinde barındıran görselliği, enteresan kamera hareketleriyle ve farklı anlatım diliyle; “Crash/Çarpışma“, Birbiriyle ilişkisi toplumsal sistem tarafından bir karmaşık örümcek ağı gibi örülmüş insanların, hayatlarının tuhaf bir şekilde birbirine bağlı olmasına ‘katlanamayışlarının’ farklı bir dille anlatılışıyla son yılların ilgi çeken diğer filmlerinden..

Geçtiğimiz yılların ‘Oscar Hikâyesi’ ile ‘donatılmış’ ve karmaşalara neden olmuş pek çok filmi, sanatsal sinema anlamında pek de çok şey söylemiyor, bize. Konuya kısaca değinirsek; sinemayı sanat yapan en önemli iki ögenin hikâye dışında felsefe ve görsellik olduğuna inananlardanım. Ancak oscarlı pek çok Abd filminin bu iki ölçütü de pek taşıdığı kanısında değilim. Duyarlı bir hikaye sadece… Bu benim öznel kanım. Örnekse, geçmişte Oscar kazanmış “Aşıklar Şehri“nin, hiçbir sinemasal özellik taşımayan bir Hollywood tarzı gişe filmi olduğunu düşünüyorum. Ucuz ve sıradan süslemelerin çağın sinemasında yeri olmadığına da inandığımı eklemeliyim. Sadece sıradan izleyiciye yönelik bir çalışma izlenimi edindim ben bu filmden sadece.

Durmadan üretilen, büyük bir kısmı gişe kaygısı taşıyan bunca filmi izlemeye yetişmek kolay değil. Ancak biz seçim yaparken genelde ‘çağ ile yakın bağı’ dikkate alan bir problemi ön plana çıkarıyoruz. İki film daha eklemeliyim: “Prensim/Rien ne Sert de Courir”** aslında ‘ilişkilerin psikolojisini öne çıkaran’ dil olarak ise çok yeni şeyler söylemeyen; sanatsal kalitesi tartışılabilir bir yapıt; “Yanlış Kapı/ Knock Knock” (2015) ise mutlu bir aile ortamında, ‘gülücüklerle’ başlayan ve bir kabusa dönen bir günün (ve gecenin) hikayesini şiddet ve gerilim temalarıyla birleştiren bir film. Tabii ki sanatsal özü değil de gerilim dozu daha çok ön plana çıkan bir çalışma. Bu saydığımız filmlere aynı düzeyde ve aynı sayıda filmler  eklemek de mümkün. Ancak sayfaların yetersizliği daha fazla ayrıntıya girmeyi engelliyor.

Dipnotlar:
* “Ivan Bunin” romanından uyarlama
**Buradaki filmlerin orijinal adlarının, vizyondaki Türkçe adlarla birebir örtüşmesi mümkün olmayabiliyor. Biz burada filmin Türkçe’ye çevrilmiş adını değil; ülkemizdeki gösterim adını anıyoruz