KÖREBE
Mavi lotus çiçeğinin gölgesi vurmuş sazlığa. Uzaklardaki karlı tepelerin yamaçlarına değin uzanan gölün kımıltısız yüzeyinde yeşilimsi bir yaprak tabakası. Kıyıda sazlar ve açık kanatlarıyla yabani ördekler sıkışmışlar monitörün pırıltılı penceresine. Duvara asılı kafesten yayılan muhabbet kuşu cıvıltıları bu donmuş hayatlara karışıyor. Renkleri alabildiğine canlı ve kusursuz.
Yazıcının kutusuna folyo harf kalıpları düşerken cam duvardan caddeye çeviriyorum yüzümü. Zemin kat utangaçlığı birbirine bakamayan, bakışlarını birbirinden kaçıran yüzlerin örtülü sözleşmesi, biliyorum. Yalnızca benden gizlenen bir oyun bu.
Sokağın gün batımı kasveti onların izleyici sığınakları olmuş. Bense tepemdeki floresanın beyazlığıyla çırılçıplağım; spot ışıkları altında tek kişilik oyunumda terliyorum.
Dükkânın en az ışık alan köşesinde Şah Usta masasına kurulmuş, tabelasının bitmesini bekleyen kitabevi sahibini dikkatle dinliyor. Tabelaya ismini veren bir “Yedi Uyurlar” anlatısı bölük pörçük geliyor kulağıma. Üç yüz seksen yıl süren deliksiz bir uyku, eskiyip tedavülden kalkan paralar, din değiştiren imparatorlar ve kutsal metinlerin Ashab-ı Kehf meseli arasından oyunu ele veren kaçamak bakışların can sıkıntısı. Biri göz çukurundaki hızlı devinimlerle, diğeri boynu üzerinden bir ileri bir geri çevirdiği başıyla gözetliyor beni. Aldırış etmeden harf kalıplarının akışkan düşüşlerini izliyorum: her biri diğerinden bağımsız ve kopuk, her biri kapısız, penceresiz odacıklar. İçime işliyor. Bu küçük harf hücreleri kapanın başladığı yer.
Şah’ın bulunduğu karanlık köşeye bakıyorum, sonra da harflere… Hangisinin hangisini düşlediğini bilemediğim kusursuz bir bütünlük, dükkânın içinden dışarıya süzülüp -düzmece- evrene eklemlenen ve çeperimi kaplayan bir sarmal, kalp yüzlerin konakladığı hayat denen sanallık. Ansiklopedilerin, haritaların, fotoğrafların, sinema perdelerinin ve televizyon ekranlarının; harçsız, tuğlasız ve üç boyutsuzluğu… Bilgisayarın yazıcısından çıkan harf kalıpları gibi sokaklara inen ve ben görmediğim zaman yok olan hayali bedenler…
Turuncu harfleri tek tek tezgâhın üzerinde sıralıyorum. Aralarındaki bağ kusursuz işleyen bir aygıtın –oyunun- izdüşümünü biçimlercesine çarpıyor yüzüme. Bu tiksinçlik midemi bulandırıyor. Toprak ve su, ateş ve et, içi boş yüzeyler… Parçalanmış ahşaplar, profil demirler, elektrik tesisatı için kullanılan çeşitli kablolar ve ampuller, polikarbon ve galvaniz sac parçaları, kaynak maskesi ve tütsü benzeri kokulu elektrotlar, hezaren kafesteki muhabbet kuşu, masa ve sandalyeler, sarkaçlı ahşap saat, kapının hemen girişinde pinekleyen kitabevi sahibinin cins köpeği Kıtmir, sırt sırta duvara yaslı duran bitirilmemiş tabelalar, Şah’ın Afgan yüzü… Kaosun kılığına bürünmüş sistematiğin ruhuma saplanan gölgeleri…
Dört bir yandan kuşatılmış, burçları yıkılmış, surları aşınmış korunaksız bir kaleyim. Aslında kırılgan olan ben değilim, onların kırılganlığıyla köksüzleşip boşluğa düşüyorum. Yüzümü tanımıyor yüzümü bilmiyorum. Oyun, bütün çizgilerimi yok etti. Aynalara düşürdüğüm yansılar benim değil. Koca bir evreni derinlerinde taşıyan o gümüş yüzeyler beni çoğalttıkça tuz buz oluyorum. Yine de her kuşluk vakti banyonun loş sarı ışığında saçlarımı ellerimle ıslatıyor, bıyıklarımı tarıyor, belli belirsiz hatlarımı toplayarak sokağa çıkıyorum.
Sokaklar, dolmuşların, servis araçlarının belediye otobüslerinin ve aynı durağan bakışlarla koşuşturan yüzlerin iç içe geçtiği bir curcuna. Beni de alıp kaybediyor içinde. Bazen ufka değin uzanan otobanların doğrusal çizgilerinde, bazen de birbirine bağlanmış yolların, dolambaçlı köprülü kavşakların değirmi çizgilerinde…
Dükkânın ardına kadar açık kapısından biri içeri giriyor. Kıtmir kulaklarını dikip adamı süzüyor ama yerinden kımıldamaya niyeti yok; gözleri açık, başı mozaik zeminde. Adam temkinli adımlarla yaklaşıyor. Partal bir kumaş pantolon giymiş. Üzerinde yaka içi yağlanmış bir gömlek, saçları kırçıl kırçıl…
Masama ulaşmadan işaret parmağıyla geçen hafta cama yapıştırdığım kâğıdı gösteriyor: “Çırak mı lazım?”
Sesi titreye titreye inceliyor. Gözlerimle işaret ederek onu Şah’a gönderiyorum. Karanlık köşeye doğru yöneliyor. Şah Usta ve adını hala bilemediğim kitabevi sahibi konuşmalarını kesip kendilerine yaklaşan adama çeviriyorlar acıtan bakışlarını.
Onlara yaklaştıkça büyük bir beladan kurtulmuşçasına ayaklarını yere sağlam basıyor. Onu ancak arkadan görebiliyorum ama duyumsuyorum, yüzündeki endişe silinmiş, dahası yüzsüz. Az önce başlayan kısacık yaşamının kapıdan çıkıp da görünmez olunca biteceğini bilmenin huzurunu yaşıyor.
Caddenin vızıldayan motor sesleri arasında konuşmaya başlıyorlar. Tek tük kelime dışında duyamıyorum onları. Duvara asılı kaynak maskesine ilişiyor gözüm. Adamın kül rengi cama düşen yüzü, yüzsüzlüğü, bir maskenin ardından bakan karanlık bir gölge…
Gözlerimi yeniden maskeden aşağıya doğru indiriyorum. Bir sözlük gibi uzak tanımlarla bakıyorum Şah’ın ve diğerlerinin bulunduğu karanlık noktaya. Benim dışımda kalan ve benim değer yargılarımla örtüşmeyen bu varlıklar tepegözün duvara vuran yansısına benziyor; istediğim an içine girebileceğim ama gerçekte asla içinde olamayacağım geçirgen ve dokunulmaz ışınların siluetine…
Acıkıp susarken, gün boyu eğilip kalkmalarla belim iki büklüm olurken, montaj sırasında küçük elektrik çarpmaları bedenimi sarsarken çalışan duyargalarım nasıl oluyor da dış dünya söz konusu olduğunda işlemez hale geliyor? Belki de işliyor ama çeldirici bir dolapla yüz yüzeyim, bunu yadsıyamam. Hep bir ağızdan “Bu senin yaşamın!” dediklerini duyar gibi oluyorum bazen, inanasım gelmese de oyunda payıma düşeni sessiz sedasız oynuyorum yine de. Ama unutmamam gereken bir şey var: Bu bir girdap, beni savunmasız bırakıp oyunun tehlikesiz dipsizliğine sürükleyen alt edilemez bir çekim.
Öyle de olsa durmaksızın aldatılmam, durmaksızın zehirlenmem gerekiyordu. Dönüşü olmayan bir helezonda yol almama karşın böyleydi bu. Küçük bir kuşku, yaralı ve yırtıcı bir aslanın doğasına sokabilirdi beni. Bilemiyorum, belki de onların anlamsız bir korkusuydu bu. Çünkü sezgilerimin bana öğrettiği bir şey var: yapıcılığın ve yıkıcılığın arasındaki savaş görünüşte. Gerçekte hiçbir sonuç ne tarafların güçlülük düzeylerine ne de rastlantılara bırakılır. Bunu bilmeme karşın Şah’ın bir yalvaç olarak yeryüzünde bulunduğuna kuşku duymuyorum. Sayısız yandaşıyla birlikte aklımı çelmeye gelmiş biri o. Kitabını yüzlerin çarmıhına mıhlamış yalancı bir peygamber…
Caddenin kalabalığı an be an çoğalıyor. Birbirine karışan ölgün yüzler benzeşerek tanınmaz hale geliyor. Aynı kayışla çevrilen çember, teker ya da disk, makineleşmenin bütün saatlere ve bedenlere kılcal kılcal bulaştırdığı cüzzam, tiksinç bir mutasyon…
Bu değişim motor gürültüleri, peşi sıra patlayan kornalar, havada hızla vızıldayan renk pigmentleri ve bağrışmalar arasında benim derime de yapışacak sanıyorum. Aldanmıyorum, içerime sokulan ince bir sızı etlerimi hırpalayarak yol alıyor, bir külçe gibi yığılıp kalıyorum oturduğum sandalyeye. Gün bitimi yorgunluğu, yada başka bir şey. Nedeni ne olursa olsun peygamberi incitiyor: “Elini çabuk tut biraz, montaj için karanlığa kalmayalım.”
Toparlanıp ayağa kalkıyorum. Duvara dayalı tabelaya yöneliyorum sonra. Profil kasasını dün yaptığım tabela yaklaşık dört metre boyunda. Demirlerini birleştirirken erittiğim elektrotların ateş oyunlarından gözlerime sıçrayan kan hala retinamı yakıyor. Bu yüzden durmadan gözlerimi kırpıştırıyorum. Yanma hissi göz yuvarlaklarımla göz kapaklarım arasında sağa sola darbelerle ilerliyor. Sarkaçlı duvar saatine bakıyorum, beşe yaklaşmış. Acele etmem gerek.
Harf kalıplarının yerlerini polikarbon üzerinde belirlemek için yazıcıdan kalıplarla birlikte çıkan şablonu alıp tekrar bir solukta tabelaya ulaşıyorum. Tam bu sırada Şah’la görüşmesini bitiren adam hızlı adımlarla sırtıma teğet geçiyor. Ağır bir yağ kokusu doluyor burnuma. Yan yan arkasından bakıyorum. Kendini atarcasına çıkıyor kapıdan. Profilden memnun yüzünü görüyorum; sonra gözden kayboluyor, ölüyor.
Şah ve kitabevi sahibini huzursuz eden bakışlar altında şablonu bir kenara bırakıp tabelayı kan ter içinde tezgâha taşıyorum. Tekrar şablonu alıp polikarbon üzerine bir baştan diğer bir başa kadar seriyorum. Sol göğüs cebimden çıkardığım keçeli kalemle harf yuvalarının sınırlarından bir bir geçiyorum sonra.
Şablonu kaldırır kaldırmaz beyaz zemin üzerindeki ıslak siyah çizgiler çıkıyor karşıma. Sezgiyle başımı yukarı kaldırınca Şah’la göz göze geliyoruz. Yine mideme kramplar indiren o can sıkıcı bağ, oyun içinde oyun, tasarlananın tasarlaması. Yoksa Şah da mı bir düş? Ama bir düş insana bu kadar zarar verebilir mi?
Arkalarındaki zarlarından sıyırdığım harf kalıplarını polikarbona yapıştırırken bunları düşünmek soluğumu kesiyor. Bulaştığım, bulaştıkça kendimi hançerlediğim bir çıkmazın içinde olduğum gerçeğiyle yüz yüze bırakıyor beni. Kendi ellerimle oyuna alet edilmenin, içi boş yüzeylere renkli ve ışıklı tabelalarla sahte hayatlar vermenin ağzımda bıraktığı küf tadı bu. Çürümüş dişlerim, mide fıtığı ve gastrit, yemek borumdan ince bağırsağıma değin uzanan koridorda hissedilen ekşime ve yanma hissi, dışarıda seyrekleşen maskeli yüzlerle, onlara karışan tabelalar, içeride hayat bulan turuncu yedi uyurlar… Hepsi de bu küf tadının ve demir tutan paslı ellerimin boynuma doladığı birer bedel, suçum taşınamaz oldukça bir parçamı kurban edeceğim.
Son kontrolleri yapıp montaja hazırlanmak için biraz geriye çekiliyorum. Ayağa kalkan Kıtmir koşar adımlarla benimle tabela arasından geçerek sahibinin eline siyah nemli burnunu sürtüyor. Birkaç metre mesafeden bakıyorum harflere, aralıklar eşit ve kusursuz.
Tabelaya yaklaşıp profil kasanın birleşim yerlerini ellerimle inceliyorum. Kasayı hafif dikleştirip, arkada galvaniz sac üzerinde açılmış delikten uzanan kablolara elektrik veriyorum. Kahretsin! Bazı floresanlar yanmıyor, kasayı açıp tesisatı yeniden kontrol etmem gerek. Şah yerinden doğrularak geliyor. Kabloları tutup o elektrik veriyor bu kez; değişen bir şey yok!
Bana ters ters bakarak suratını ekşitiyor. Seri adımlarla masasına dönüyor ardından. Yüzünü bize çevirerek olanları anlamaya çalışan kitabevi sahibi, Şah yerine ulaşır ulaşmaz eski pozisyonunu alıyor.
Bulundukları köşe iyice belirsizleşmiş; tam karşılarında duran çekmecesiz konsol üzerindeki akvaryumdan sızan ince mavi ışık huzmesi de uzanamıyor onlara. Astigmat sol gözüm bu loşlukta karanlık içinde küçük kımıltılarla oynaşan gölgelerle yetiniyor yalnızca. Ama seslerini fısıltıyla da olsa duyuyorum, ya da ben öyle sanıyorum. Saldırgan gülüşmeler atılan kahkahalar arasında birbirine yapışmış sözcükler zihnimde süzülüp ayrışıyorlar. Bütünden kopardığım bu parçalar benim mi onların mı bilmiyorum!
Kitabevi sahibi duvarlar arasında gidip gelen bu ses oyunları arasında doğrularak ayağa kalkıyor. Elini sıkıyor Şah’ın. Sonra da soğuk bir sesle “iyi akşamlar” diyerek uzaklaşıyor oradan. Kıtmir peşi sıra izliyor onu. Tabelanın önünde duraklayıp ellerini bir süre harflerin üzerinde gezdiriyor. Varlığından huzursuz olup masama dönüyorum. Şah da yerinden kalkıp geliyor peşi sıra. Yaklaştıkça karanlıktan çıkan belirsiz yüzü hatlarına kavuşuyor, tersten bakan devrik bir cümle yakınlaşıp beni tepe üstü tavana asıyor sanki. Her an biraz daha genişleyen bir açı, yuvalarından yukarı tırmandıkça merceğini kaybedip beyazlaşan gözlerim. İyice sokulup kulağıma eğiliyor: “Bu akşam tesisatı hallet, sabah sekizde montaja gidiyoruz.”
Omzuma dokunup tabelasını incelemeyi sürdüren kitabevi sahibine doğru ilerliyor. Gözlerimi yakan kan sıçramalarıyla gitgide küçülen bedenine sırtından bakıyorum. Biraz daha baksam; büzülüp biçimsiz bir et yığınına döneceğini, ardından eriyip eşikten dışarı doğru akmaya başlayacağını düşünüyorum. Varlıklarımız arasındaki yansımanın, döngüsel bir bakışımın sonucu bu. Akşamın bu saatinde incelen avurtlarım beni içerime doğru çekiyor, o yansımayla biçimsizleşip koltuğa dökülüyorum. Karşı yakamda ekrana hapsedilmiş göl, hala uçamayan ördekler ve mavi lotus çiçeği… Bir yatak bulsam koltuğu, masayı, fareyi, klavyeyi ve ekranı kıvrıla kıvrıla aşıp akacağım o mecraya, bir yatak bulsam başımı yaslayıp kaz tüyü yastığa kıvrılarak yatacağım.
Başımı girişe uzatıyorum. Kimsecikler kalmamış. Ne Şah ne de başka biri. Cadde de karanlık bir sessizliğe gömülü. Dükkânın camından dışarı taşan beyaz ışığın demet demet uzandığı parke kaldırımda ve gri asfaltta parçalı, gölgeli bezekler. Her gün bitiminde yinelenen bir sahne… Sanki bu kara perdenin öncesinde gürültülü bir oyun oynanmamış!
Yerimden kalkarak dış kapıyı içerden kilitlemeye yollanıyorum. Dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı koruma güdüsü mü bilmiyorum? Ama anahtarı yuvasında çevirirken, sığındıkları mağaranın girişi pagan bir imparator tarafından taşlarla örülerek kapattırılan Yedi Uyurlar düşüyor aklıma. Ortak bir yazgı! Belki tek fark, anahtarı tutan ellerim ve sabah olur olmaz gözlerime bağlanan kuşağın altından ele veren ayakları göre göre yörüngemde dönüp duracağım bir körebe oyunu. Bir İsevi’nin, parasının tedavülden kalktığını bile bile her gün yeniden mağaradan çarşıya inmesi gibidir bu. Ne büyük budalalık diye söyleniyorum kendi kendime.
Bedenim her an biraz daha ağırlaşıyor, ayakta durmaya gücüm kalmadı. Tabelaya yan gözlerle bakarak mutfak olarak kullandığımız bölmeye giderken ayaklarımı sürüye sürüye ilerliyorum. Bir kahve yapıp gözlerimdeki ateşi söndürmeliyim. Bölmenin sol iç duvarındaki düğmeyi el yordamıyla bulup sarı bir ışığı tepemden boşaltıyorum. Omurgalarıma binen yükü iyiden iyiye taşınmaz hale getiren, göz uçlarımda küçük halelerle baygınlık veren altmış watt. Duvarda sessizliği salvolarla yırtan sarkaçlı saatin tik takları.
Çaydanlığı alıp musluğun altına sürüyorum. Basınçlı su gürültüyle deliklere değin yükseliyor. Musluğu kapatmakta ağır davranınca çaydanlık ağzına kadar doluyor. Çakmağı çakıp ocağı yakıyorum. Çaydanlığı ocağın üzerine bırakıp masamda alıyorum soluğu.
Tükenmiş gövdemi koltuğa bırakıyorum yeniden. Mutfağa metrelerce uzaktayım ama yanımda, içimde gibi. Alevlerin kesintisiz tınısı saatin hükmünü parçalıyor. Yalnızca kulaklarımda değil, hissediyorum, bütün duvarlarda dolaşan, kuytulara, kör deliklere dolan bir uğultu bu, debisi değişmeden durmaksızın akan bir su, içerimi ağır ağır boşaltan İsrafil’in üflediği ilk sur. İkincisi çalındığında ellerimden çıkan bütün tabelalar yerle bir olacak, etten maskeler dağılacak ve oyun bitecek!
Kim bilir belki de oyun bitti, o düzmece kuşatma çekildi üzerimden. Artık ne Şah’ın ne de diğerlerinin esamisi okunuyor burada. Küçükbaşını boynundan kanadına doğru tüylerine gömen muhabbet kuşunu görüyorum, örgülü bambu hazeren aralıklardan. Japon balıkları akvaryumun kuytularında ve yapay galerilerinde kaybolmuş. Ayağa kalkmaya gücüm olsa saatin saniye ibresini ve sarkacını hareketsiz bulacağıma da kuşku duymuyorum artık. Sonu geldi zamanın, zamanı geldi sonun!
Eklemlerim de oynaklığını yitirdi, üzerimde bir karabasan karaltısı duruyor sanki. Göle doğru kaskatı çekildiğimi hissediyorum. Kulaklarımda kaynayan su, fokurdayan su… Ansızın kesiliyor İsrafil’in surundan yayılan uğultu. Yeniden tik taklamaya başlayan, keskin bir kılıç gibi havayı yırtan sarkacın salvoları… Kımıldayamıyorum yerimden, kollarımı oynatamıyorum. Çaresiz gözlerimle gidiyorum hükmüme. Bir kuş gibi tepeden geçiyorum klavyeyi, harfler karışıyor, etlerime batıyor. Sonra dört bir yana saçılmış bedensiz tabelalar, yarım kalmış, doğmamış bebekler, yavaşça genzimi yakan sarımsak zehri. Ben yükseldikçe o da beni büzüştürüp sarkacın ritmiyle damla damla damıtıyor. Gaz ciğerlerime inip dolaşıyor. Tıpkı bir potada eritilen biçimsiz kurşun parçaları gibi gözeneklerimden akıyorum.
Bakışlarım tırmanarak duvarlarda geziniyor sonra. Kavisler çiziyor, Şah’ın çerçeveden bakan donmuş siyah beyaz yüzü üzerinde keskin pikeler. Hafif açık kırmızı dudaklarında belli belirsiz bir im, açığa vuramadığı sırların toplandığı küçük sivri tepe, yuvasından çıkamayan yanardağ cerahati… O fotoğrafın sınırlarında ağırlaşan göz kapaklarım güç bela seçilen lekeler, parçalanmış ışıklı, ışıksız tabelalar, sokaklarda hamurlaşan ahşap, demir, plastik ve polikarbon tozlar, anlamını yitirmiş biçimsiz harfler, silinmiş yüzlerle boğuşuyor. Kirpiklerimin ucunda dağılıveren zamanın bir oyunu bu, kaybolduğum bir zamanın, soluduğum kır çiçeklerinin, dağ havasının, fanustan dışarı son bir bakışla atıldığım mavinin, genzimde dişlediğim sarımsağın… Sönüyorum.
Derken bir gürültü kopuyor. Bulunduğum yerden hiç kımıldamadan ve de gözlerim kapalı halde dükkânın kapısının yumruklandığını anlıyorum. Dahası dalga dalga içeri yayılan titreşimler bana da çarpıyor. İki yanımdan tutup bir lastik gibi beni geriyor sonra. Etlerim titriyor, gözlerim kırpışıyor, güm güm güm zonkluyor her yanım. Bu güm gümlerle zaman da yeniden akmaya başlıyor sanki. Belki de bu yüzden gözlerimi hafifçe aralayarak güç bela yerimden doğrulabiliyorum. Ardından masaya tutunarak ve de ayaklarımı sürüye sürüye kapıya ulaşıyorum. Kilidi çevirirken yeniden Yedi Uyurlar düşüyor aklıma. Kim gelir bu saatte? Paganlar değilse kim gelir? Hala yumruklanan kapıyı açtığımda gözümü alan sokak lambası yüzünden sadece bir karaltı çıkıyor karşıma, belli belirsiz bir yüz. Ama bu siluet konuşmaya başlıyor sonra ve sesinden hemen tanıyorum Şah Usta’yı: “Oğlum sen ne yapıyorsun burada? Gaz kokusu sokağa kadar taşmış. Dükkânı patlatmak mı istiyorsun?”
Bir yandan böyle azarlarken, diğer yandan karga tulumba dışarı çekiyor beni. Kapıyı da ardına kadar açıyor. Koluma girip, neredeyse bir çuval gibi sürüklüyor sonra. Ayaklarım birbirine dolaşırken gözlerimi de açamıyorum. Dipsiz bir kuyuya baş aşağı iniyorum sanki. Ama gözlerim kapalı olduğu halde, yanıp sönen veya durmadan renk değiştiren tabela ışıklarını ve harflerini hissediyorum yine de. Farkına vardığım şey sadece bu da değil, bunun yanı sıra, kolumdaki Şah Usta’nın sıcaklığı düpedüz ürpertiyor beni. Oysa ben tam aksini istemedim mi bu güne kadar! Bir hayal olmaktan kurtulmayı istemedim mi? Belki de bu yüzden göz kapaklarımı zorlukla da olsa aralıyorum. Neyi görmeyi umuyorum, doğrusu onu da bilmiyorum. Ama kaldırım boyunca yanımdan geçen insanlar görüyorum, yüzleri olmayan insanlar, tabelaların renkli ışıklarının, harflerinin arasında kaybolan insanlar… Sol kulağımda bir ses parlıyor tam bu sıra: Taksi! Taksi! Taksi!
Sarı bir huzme sert dalgalanmayla duruyor önümüzde. Bu ışık gemisinin kapısını hızla açıyor Şah Usta. Önce beni koltuğa oturtup, sonra da kendisi hemen yanıma yerleşiyor. Ardından, “En yakın hastaneye çek kaptan!” diye bağırdığını duyuyorum.
Gelgelelim taksinin motoru bir türlü çalışmıyor. Üstelik en küçük bir hareket bile yok. Bu şekilde ne kadar zaman geçiyor hiç bilmiyorum, belki dakikalar, belki saatler, belki yıllar… Derken bir el sertçe omzumu dürtüyor sonra. Güç bela gözlerimi açınca şoför koltuğundan bana doğru uzanan bulanık bir yüzle karşılaşıyorum. Bu bulanık yüz ışıl ışıl parıldayan dişleri arasından, “Hemşerim nereye gidiyoruz?” diyor sinirli sinirli. Sağıma soluma bakıyorum, arabada şoförden başka kimse yok…

