ANNEMİN KÜRKÜ
Bir gül uğruna kaç papatya heba ettik seviyor sevmiyor diye. Kim bilir belki de bu acılar hep o papatyaların ahıdır.
Uğur Küçük
Ufacık bir penceren vardı dünyaya açılan, o da kapandı. “Ah! Anne.”
Daldaki kumru yeknesak sesiyle öterken sinirli imam mezara inen genci sertçe uyarıyor.
“Öyle olmaz! Sen çık, oğlu insin mezara!”
Usulca iniyor, taze toprak kokan mezarın içi daracık. İnerken beraberinde biraz toprak da dökülüyor, telaştan umursamıyor. Mezarlıktaki kalabalığın aceleci tavrı şaşırtıyor onu. Kimisi tanıdık birine rastlama umuduyla mezar taşlarındaki yazıları okuyor, ötekiler bir an önce oradan uzaklaşma derdinde; bilinçaltında ölüm korkusu mu? Yarım yamalak dualar eşliğinde tabut açılıyor. Kalabalıktan uzanan eller, zavallı zayıf bedeni nazikçe kavrayıp uzatıyorlar mezara. Hayret! Hep gözünde büyüttüğü annesi şimdi ufacık… Kucaklıyor annesini beyaz kefeni ile. Bir çocuk gibi, öyle hafif ki!.. Usulca yerleştiriyor mezara eniştesiyle. Elinde bir ıslaklık, çaktırmadan bakıyor, kefenden sızmış bir damla pembe kan. Hastanede yapılan müdahale yahut otopsiden olmalı. Yüreği sızlıyor. “Ah! Anne.”
“Yan yatırın, yan!”
“Öyle değil oğlum, şöyle kıbleye doğru!”
“Tövbe tövbe! Kıble ne taraf kıble?”
“Yavaş oğlum! İncitme mevtayı.”
“Hah! Tamam! Arkasına da toprak destekleyin! Şimdi al şu tahtaları diz! Kürekleri getirin!”
Eli ayağı birbirine dolanıyor, imamın bitmek bilmeyen talimatları kulağında bir uğultudan öteye gitmiyor. İnsan, en sevdiğini toprağa verirken bu kadar mı acemi olur. Daha mezardan çıkarken başlıyorlar toprak atmaya, üstü başı toz içinde. Gözleri kararıp başı dönünce yandaki mezarın mermerine atıyor kendini. Yorgun gözlerle okunan duaya kulak kabartıyor, toprak dolu tırnak aralarını incelerken.
Ölen yaşlı olunca dua faslı çabuk bitiyor, cemaatle birlikte eve dönülüyor. Avlu duvarlarında kedilerin eksik olmadığı eğri büğrü evlerin çevrelediği bu kenar mahallede, şehirliymiş gibi yaşayan köylülerin arasında, hatıralarında hep cıvıl cıvıl olan evlerinin şimdiki sessizliği içini acıtıyor. Tuhaf! Bütün çocukluğunun geçtiği bu ev sanki ona yabancı. Pencere önüne dizili çatlak saksılardaki sardunya ile reyhan da kurumuş. Annesine eşlik edip göçüp gitmişler bu dünyadan. Kaç kış geçti bu evde, kaç dayanılmaz yaz. Avludaki yabani otlar diz boyu, kimin umurunda. Annesinin yokluğu evi viraneye çevirmeye yetmiş, öyle eski, öyle köhne geliyor ki ona. Bir evde anne yoksa ev de yok! “Ah! Anne.”
Evin her köşesinde ansızın beliren hatıralar zehirli sarmaşıklar gibi ruhunu sarıyor. Eniştelerine, ablalarına bakıyor, hepsi kendi dünyasında. Hiç mi yok bu evde anıları, önemsemiyorlar mı? Dünyanın korkunç gerçekliği sarmış her taraflarını. Yoklukla geçen çocukluk günleri gözlerinin önüne seriliyor. Acı, tatlı hatıralar dolaşıp duruyor evin her köşesinde, zorla çocukluğuna çekiyorlar onu. Ablalarının gözdesi, tek katlı bahçeli evin en küçük neşesi… Beyaz yaka, siyah önlükle okuldan döndüğü günler, ilkokul birde, sınıfta okumayı ilk o sökmüş. Göğsünde madalya gibi gururla taşıdığı kırmızı bir kurdele… Daha avluya girer girmez ablalarının ışıltılı bakışları, annesinin sevgi dolu sözleri kulağında. Kapıyı açtığında yüzüne çarpan mis gibi patates kızartması kokusu, hele bir de yanında çay varsa…
Annesi mutfakta, bulaşık yıkıyor. Kucaklıyor onu sevinçle, mıncıklıyor her yerini. Bastırıyor göğsüne, memeleri hâlâ sıcak, koltukaltları ter kokuyor. Mutfak buz gibi… “Bir hırka al üstüne ya da sobaya biraz kömür!” “Yok! Yok! Kömür çok pahalıymış, gerek yokmuş! Hem odada yanan sobanın mutfağa hayrı mı olurmuş! İş yaparken üşümezmiş zaten. ‘O, koşturmasın, terleyip hasta olmasın’ yetermiş.” Çalışmak için giden babası, hiç mi para göndermez Yugoslavya’dan. Annesinin sözleri kulaklarında çınlarken avlu kapısı vuruluyor. “Tufan geldi!” diye bağırıyor ortanca ablası. Önlüğü bile çıkarmadan sokağa fırlıyorlar hemen; tasolar cepte… Tufan haylaz. Okulda başarısız ama tasoda hep ütüyor onu. Fırlatıyor tasoyu havaya, sonra yakalıyor avucuyla. Bir elini hızla üzerine kapatıp soruyor: “Ön mü arka mı?” Yine Tufan kazanıyor. Ama olsun, ziyanı yok! Tufan şimdi tornacı; sanayide… İyi de para kazanıyormuş.
Yoklukla geçen çocukluk günleri gözlerinin önünden geçerken evin içi belki de ilk defa bu kadar sessiz. İçerisini ucuz, ağır bir kolonya kokusu sarmış. Güneşin ışıkları bu perdeyi aşıp içeriye kadar giriyorlar mıydı? Hayret! Toz içindeki camlı büfenin boyu bu kadar kısa mıydı? Ne çok değersiz eşya var evde. Büfedeki kavanozda sakladığı yüz liraya üzülen annesi bilir miydi onun aldığını? Derin bir nefes alıp düşünceli başını pişmanlıkla öne eğiyor. Ölüm sessizliği sürüp giderken gözü halıdaki bir saç teline takılıyor; annesinin saçı. Güneş ışığının değdiği saç telinde sonsuz ipiltiler. Savcı, teşhis için neden illa onu çağırdı ki? Annesinin hatıralarındaki gül yüzü yeterdi ona; morgdaki değil. Nigar, öteki odadan usulca gelip tam karşısına kuruluyor. Çakır gözlerini ona dikip anlamlı bakıyor. Belli ki bir derdi var. İçerideki kalabalığın hepsi boyun kırmış, solgun halının kırmızı desenlerine takılmış donuk bakışlar, arada derin nefesler, burun çekmeler… Kımıldadıkça oturduğu eski çekyat gıcırdıyor. Neden yenisini almadın ki? “Ah! Anne.”
Evdeki derin sessizliği Macar Ovasını titreten mehter marşı bozuyor. Okunan dualara gür sesiyle eşlik eden büyük enişte erine erine kalkıp masadaki telefonunu açıyor. Kalktığı koltukta derin bir oyuk oluşturmuş. Uhreviden dünyeviye geçişi hızlı oluyor eniştenin. Konuşurken iş adamı edasında, odada mütemadiyen gidip geliyor. Karşılıklı kapı, pencere ölçüleri verilip alınıyor. Elindeki mendille kalın ensesinin terini silerken bir yandan gözü yollarda: “Sıcaklar iyice bastırmadan Torosları geçeydik bari!”
Bitmez mi anneme öfkesi ablamın, orta ikiden alınca onu; “Kız kısmı okuyup da ne olacak!” diye. Ama ötekiler okudu hep, kendi böyle kaldı. Okutmadı en büyük ablasını. Pvc işleri yapan kocası patavatsız… Okusaydı belki… Kim bilir? Davul bile dengi dengine demişler. “Ah! Anne.”
Dalga dalga sıcaklık evin içine dolunca bunalıyor. Pencereyi kapatsa biraz serinler mi içerisi? Güneş iyiden iyiye ortalığı yakarken perdeyi aralayıp dışarı bakıyor. Sıkıntılı bir bekleyiş herkeste, arada gelip gidenler de sessiz. “Başınız sağ olsun!” dan başka kimse bir şey demiyor. Küçük enişte daha sabırsız, karısına kaş altından imalı bakışları gözlerden kaçmıyor. Vitrinde, dedesinin hacdan getirdiği sürahi ve cam bardaklar hiç kullanılmamış; yaldız işlemeli kahve fincanları ile inci renkli süt takımları da… Onların altındaki rafta 33 ekran tozlu bir televizyon. Annesinin gözleri bu kadar küçük ekranı görüyor muydu? Adettendir, hatıra olarak herkes bir şeyler alıyor evden; diğer kardeşin önemsiz onayına başvurarak. Kimi tespihini, kimi seccadesini, kimisi de vitrin camında boynu bükük duran siyah-beyaz bir resmi. Çöpe atılıncaya kadar bir süre sandık yahut tavan aralarında saklanacak. Öteki odadan elinde koca bir kürkle salona giriyor küçük ablası.
“Bunu kimse almayacaksa bari bir fakire verelim!”
Bakışlar istemsizce kürke yöneliyor. Nigar kürkü görünce hafif ürküyor. On iki tilkiden mamul kürk ablasının elinde öylece dururken tüm başlar öte yana çevriliyor. Bu sıcakta eski püskü kürkü kim ne yapsın? “Dokunmak bile yasaktı!” diye söyleniyor büyük ablası. Elindeki buruş buruş mendille ucu kızarmış burnunu silerken sitem etmeye devam ediyor: “Yıllarca gardıropta öylece durdu, sonra ne işe yarayacaksa! Modası mı kaldı artık kürk giymenin?”
Babası çalışmaya gittiğinde almış kürkü annesine; Yugoslavya’dan… Avrupalı kadınlar giyerken görüp imrenmiş, kendi karısına da almış bir tane ama parasının yettiği ceket gibi kısa olanlardan. Ancak konu komşunun hasedi biter mi? Aklını çelmişler annesinin. “Almanya’da bitpazarları bunlarla doluymuş! Bu kürklerin asıl on sekiz tilkiden olanları varmış, daha şık, daha uzun, ondan alsaymış keşke, hem bunun rengi de solgunmuş!” Hiç giymemiş annesi. “Güya kürk yarım yamalakmış! Bu kısa kürkle insan içine çıkamazmış! Kocası olacak kör olası zaten hiçbir şeyi düzgün yapmazmış! Altı tilkisi eksik kürkü o ne yapsınmış! El âlem görse ne dermiş!” İnat edip yıllarca elini bile sürmemiş. Küçük abla elinde iğreti duran kürkü çekyatın üzerine gelişigüzel fırlatırken “Rahmetli babam ne zorluklarla getirmişti Yugoslavya’dan” diyor. Büyük abla surat ekşitip sinirinden tıslıyor “Yugoslavya diye ülke mi kaldı!”
Uzun süren bir sessizlikten sonra suskunluğa ara veriliyor. Şimdi herkes birbirleriyle değil birbirine konuşuyor. Fiyatlar, eşyalar, hayat pahalılığı, okul taksitleri, Avrupa tatilleri… Nigar mahzun, kim konuşursa başını çevirip gözleriyle onu takip ediyor. O da üzgün. Bir şeyler hissediyor ama anlamlandıramıyor. Büyük eniştenin telefonu hiç susmuyor. Konuşması bitip telefonu kapatınca böbürleniyor. “Belediyeden encümen aradı, ‘Başınız sağ olsun,’ diyor.” Ardından buyurur gibi konuşuyor. “Birkaç güne kadar veraset ilamını çıkartmak lazım! Aha! Vekâletlerimiz burada, banka hesap numaralarımız da şu kâğıtta yazılı. Sen halledersin artık, şimdi kolay oluyor bu işler. ‘Şu masa senin, öteki oda benim’ eskidendi o. Devlet dairelerinde artık her şey bilgisayarla.” Ortanca ablası da piyasanın kurdu olmuş, bankacı ya! Evin satışına ilişkin tembih ve uyarıları peş peşe sıralarken güya ortalığa konuşuyor; gelinim sen anla. “Bir boya badana yaptırmak lazım. Böyle olunca ne bileyim kelepir gibi. Sakın emlakçıya para kaptırma. Piyasa karışık, millet cin gibi. Ölmüş eşek arıyorlar nalını sökecek! Ucuza gitmesin bari. Satınca da hemen dövize çevirmeli.”
Baş sallayıp sıkıntıyla onaylıyor. İşten ayrılmasaydı keşke. Patronunu düşündükçe dişini sıkıyor. Cebinde kalan parayı hesap ediyor. Metelik yok, son kalanları da hastane, ilaç, doktor, cenaze… Adetmiş, kırkı çıkana kadar taziye için evde kalmalı. Parayı nereden bulacak, ne yenip ne içilecek? Bu ayı nasıl çıkartacak. Kapı çalıyor, eğreti başörtüsünü düzelten ufak tefek komşu kadın küçük ablasına fısır fısır bir şeyler anlatırken bir tepsi böreği de eline tutuşturuyor. Allahtan konu komşu yemek getiriyor da birkaç gün idare edilir, soğuk da olsa pide pidedir. Ya sonra?
Derin sessizlik… İçi sıkılıyor, anne gidince insanın kalbindeki son ferahlığı da alıp götürüyor, yerine kocaman bir boşluk; dev bir oyuk bırakıyor. Nafile, artık hiçbir şey dolduramaz orayı. Avluda kuşların uçuşu, yerde karıncaların yürüyüşü bile değişiyor. Tüm kardeşlerin aynı anda ilk defa yaşadığı ancak farklı etkilendiği garip bir duygu bu… Tek tek ablalarını inceliyor. Acımasız hayat, kırgınlıklar, dargınlıklar, yaşam gailesi, gelecek kaygısı gerçek yüzünü işte şimdi ortaya seriyor. Büyümek zorunda; daha da büyümeli… Hayali aklına düştükçe içinden bir dua okuyor annesine; hastanedeyken şifa olsun diye okuduklarından. Onun için yetmez diye bir de babaannesinin öğrettiği uzun duayı deniyor. Çocukken su gibi okuduğu dua yarım kalıyor, gerisini hatırlamıyor.
Evdeki kalabalığın bir kısmı ikindiye varmadan yola çıkıyor, kalanı da akşamı zor ediyor. Gölgesi olmayan ışıklı dünyalarına koşuyorlar. Gece yarısına doğru tam bir sessizlik çöküyor, artık tek başına… Ölüm sessizliği böyle mi? Annesi şimdi mezarda ne yapar? Nigar acı acı miyavlayıp ayaklarına dolanıp duruyor. Ortalıkta mama filan da yok, annem ne yediriyordu bu hayvana?
Saatler ardı ardına devrilirken vakit gece yarısını geçiyor. Altmış mumluk tozlu ampulün cılız ışığında ince bir hüzün çöküyor evin her köşesine, en çok da Nigar’a… Nigar huysuz, belli ki annesiyle uyumaya alışkın. Karanlık iyice çökünce gözü çekyata atılan kürke takılıyor. Kimsenin bakmak bile istemediği on iki boz tilki sanki gözlerini dikmiş onu izliyor. Tilkiler kaç yavruluyor ki? Bir kadın için on iki tilki; yazık değil mi? Oturduğu yerden isteksizce kalkıp eline alıyor, artık tilkilerle baş başa. İlk defa dokunuyor kürke, yumuşacık… Hayli de ağır, üzerinde nasıl duracak acaba? Dayanamayıp giyiyor. Sığmıyor. Çıkarırken tuhaf bir kabartı dikkatini çekince iç taraflarını yokluyor. Ele gelen şeyler var. Astarın alt kısmı elle acemice dikilmiş. Şaşırıyor. Böylesine güzel bir kürkü kim bu kadar acemice diker ki? Bir sökük yer bulup astarın kaba dikişlerini açınca kürkün içinden deste deste Yugoslavya dinarları yere saçılıyor. Nigar sevinçle atlayıp tomar tomar paralarla oynarken o mezardaki annesini düşünüyor. “Ah! Anne…”

