HÜKÜMLÜ AYNA
Birkaç adım attı ve durdu. Boşluğa doğru donuk bir şekilde bakarken bütün benliği bir anlığına bedeninden ayrılmıştı. Karşısındaki silüet gerçekliğine ait her şeyi barındırıyordu. Kulağında beliren tiz ses gitgide rahatsız edici boyuta çıkıyordu. O an gerçeklik, bir inme gibi bütün vücuduna sirayet ediyordu.
İçini kaplayan karanlık duygular onu hücrelerine kadar esir etmişti. Bilinmezliğin kaygısı, karanlık sularda çırpınarak boğulan birini andırıyordu. Bu duygular eşliğinde yerinden kalkmak istedi ama başaramadı. Yutkundu… ama boğazındaki düğüm azalmamıştı. Etrafına “Ben iyiyim,” imajı vermek istercesine baktı. Sonradan fark etti ki kimse onun ne yaşadığıyla ilgili bir merak içerisinde değildi. İstemsiz ve acı dolu bir gülümseme belirdi yüzünde.
Temkinli adımları gitgide ritimden çıkıyor, bir kaosa doğru sürükleniyordu. Bu ritim bozuldukça bir anda sinirleniyor, sinirlendikçe hayal kırıklığına uğruyordu. Eve varır varmaz, kapının bütün kilitlerini sürgüledi.
Kapının ardından gelen tıkırtılar tilki uykusundayken yakalamıştı onu. Gözleri karanlığa doğru odaklanmış, her an tetikteydi. Nefes almayı bile unutuyordu. Bazı zamanlar gerçeklik ile hayal arasında ayırt etme gücü zayıflardı. O anlardan birini daha yaşıyordu. Karanlıkta beliren silüetler birden görünür oluyor, ardından tekrar karanlığın içine gömülüyorlardı.
Kendini rahatlatmaya çalışıyor, telkinlerin etkisi geçince tekrar telaşlanıyordu. Korku, karanlığa hükmedercesine onu içine hapsediyordu. Gözlerini bir an sıkı sıkıya yumdu. Her şeyin zihninde ürettiği bir yanılsama olduğuna dair kendi kendine konuştu, tekrar etti içinde. Bazı olgular gerçekliğe yanaşmak isterken, bazıları karanlığa ulaşmak için sabırsızlanırdı. Gözlerini bir umutla tekrar açtı. Her şey yok olmuş, zifiri karanlığa bürünmüştü. O anda içi ferahlamış, gerçeklikle sarmaş dolaş olmuştu.
Yerinden usulca kalktı. O an anladı ki ses çıkarmadan hareket etmeye çalışması hâlâ tereddüt ettiğinin göstergesiydi. Silkindi, omuzları kaskatı olmuş, boynundaki ağrı bütün vücuduna yayılmıştı. Seri bir şekilde odanın lambasını yaktı. Etrafını sakin ve dikkatli bir şekilde süzdü. Neyin gerçek, neyin sahte olduğunu artık anlayamayacak duruma gelmişti. Gözlerinin önüne düşen kakülü bile onu tedirgin edecek bir detaydı. Ruhu yanıyor, yüreği ise bu gerginliği nereye kadar taşıyacağını bilmiyordu. Bazen nefes nefese kalıyor, nabzını damarlarından taşar gibi kulağında ‘tık, tık’ sesleriyle duyuyordu.
Lambanın ışığı odayı anlatıyordu. Annemin bakışları bütün çaresizliği ile bana dönüktü. Aynadaki yansımama baktım. Annem, dayımın ne yaşadığını fark etmemenin pişmanlığı ile gözlerini kaçırıyordu herkesten.
Dün müydü? Değildi… Öbürsü gün müydü? Hah, buldum. Evvelsi gün… Bir türlü aklımda kalmıyor bu kelime. Hep aklıma yanlış olarak geliyor, öbürsü gün diyesim geliyor ama doğrusu ne diye düşünmekten diyemiyorum da. Belki de dayımdan böyle öğrendiğim içindir. Tabii ki bu yüzden. O, hep farklı bir şekilde anlatırdı kendini. Farklı kelimeler, kendine has mimikler, hal hareketler… Bir kere top oynarken “Ne yapıyorsun mandak?” diye azarlamıştı beni. Ne anlama geldiğini yıllarca bilmeden yaşadım. Öğrenince de büyüsü kaçmıştı. Onun ise hâlâ bildiğini sanmıyorum. Anneme de “kaşık düşmanı” diye seslenirdi. Bu bana çok komik gelse de annemin hoşuna gitmezdi. Ortalık karışırdı hemen. Bunun da ne demek olduğunu yıllar sonra öğrenmiştim. Çünkü o ne dese gülmekten kendimi alamazdım.
Anlayacağınız küçüklüğüm, pek arkadaşım olmadan kendi kendine yetecek bir yalnızlıkla geçmişti. Annemin aşırı korumacı yapısı, baba figürünün olmayışı ve rol model olarak dayımı karşımda bulmam çoğu şeyin sebebi olarak gözüküyordu.
Bir kere anneme koşup sarıldım, o da mutlu mutlu gözleri dolarak bana bakıyordu. Ardından “Anne, ben büyüyünce serseri olacağım,” der demez ayağından terliği çıkarıp “Zibidi dayına özeniyorsun ha! Sana oyuncak falan yok!” diye kovalamıştı beni. Halbuki dayım tembihlemişti ben gittikten sonra bu dediğimi söyle diye.
Gel zaman git zaman hayatımdan bir dayı figürü olabildiğince yanlış bir şekilde geçmiş, bitmiş, sonlanmış, sona ermişti. O olsa böyle anlatırdı. Şimdi ise hiçbir zaman ciddiye almadığı veya bana öyle hissettirdiği yaşamına son görevimizi yapmak için toplanmış bulunuyoruz.
Nerede kalmıştım? Hah, evvelsi gün… Çarşıda yürürken dayıma rast gelmiş, seslenmiştim arkasından. O beni ne duymuş ne de görmüştü. Garip hareketler yaptığını fark etmiş, onu izlemeye koyulmuştum. Gene kiminle dalga geçiyor diye düşünmem aklıma gelen ilk şeydi. Ayakta duramayacak gibi sendelemiş, bir dükkânın önündeki tabureye oturmuştu. Bir hayli düşünceli gözüküyordu. Yolun tam karşısından el kol hareketi yapmama rağmen görmedi beni. İzlemeye devam ettim ben de. Etrafına bakıyordu, ama sanki gözleri hiçbir şey görmüyor gibiydi. Ne yapacak diye beklerken, eve yöneldiğini fark ettim. Takip etmeye başladım.
Dayımın eski neşesi uzun süredir yoktu. Sanki benim büyümemle birlikte o enerjisini kaybetmişti. Belki de böyle denk geldiği için kendime yoruyordum. Evin sokağına varmak üzereyken birden yön değiştirdi. Daha da meraklanarak takibimi sürdürdüm.
Dar sokaklar arasında dolanırken, derme çatma, neredeyse harabe diyeceğim bir apartmanın önünde durdu. Önce uzun uzun kapıya baktı, sonra da içeri girdi. Ben de bir köşede onu beklemeye karar verdim. İçgüdüsel garip bir his beklememi söylüyordu.
Dakikalar geçti, saatler birbirini kovaladı. Zaman akarken ne kimse girdi ne çıktı apartmandan. İyice meraklandım. Apartmanın önüne kadar gidip yakından bakmak istedim. Kapıyı yavaşça ittim. Açıktı. İçeri önce kafamı uzatıp baktım. Bakımsız, pis, karanlık ve boğucuydu. Göğsümde belirsizliğin verdiği endişe korkuya dönüşüyordu. Bir adım attım. Birden duraksadım. Yavaşça birkaç adım daha attım ve tekrar durdum. Bir kapı çıkmıştı karşıma. Kapının üstüne yapıştırılmış bir kâğıt hemen dikkatimi çekti.
“Adaleti sağlamak için gayriresmi mahkemeler kurulmuş, işinde yetkin ama hiçbir şey bilmeyen yargıçlar tarafından yargılanmış, birilerinin değirmenine su taşıyan sahte savcılar suçlamaları yöneltmişti. Jüri ve tanıklar kimsenin haberi olmadan kanaatlerini belirtmişler ve yüce adalet tecelli etmişti.”
Kapıyı usulca araladım. İçerisi rutubetliydi. Ucuz parfüm kokusuyla birlikte sigara kokusu her yeri sarmıştı. Dayımı, odanın ortasındaki boy aynasının önünde buldum. Ama karşımda duran, çocukluğumdaki deri ceketli “serseri” görünümlü adam değildi.
Üzerinde daha önce alışık olmadığım ve görmediğim zarif, çiçekli bir elbise vardı. Desenli kimonosu da eşlik ediyordu. Yüzündeki o şaşırmış ifadeyi, acemice sürülmüş bir ruj ve titrek bir şekilde yapılmış makyajı örtmeye çalışıyordu. Aynadaki yansımasıyla yüz yüze geldik. O an anlamıştım her şeyi. Çarşıda donup kaldığı o an, maskesinin açığa çıktığı andı. Boş bakışları ve dalgın gözleri…
Aynanın kenarına iliştirilmiş onlarca kâğıt vardı. Kendisine gelen aşk mektupları değildi tabii ki bunlar. Kapısının altından atılmış, küfür ve tehdit dolu hükümlerdi. Kimse onu gerçekten tanımamış, herkes ikiyüzlü hükümlerle kim olduğuna karar vermişti.
Dayımı şimdi anlıyordum. Uydurduğu kelimelerle kendine yeni bir dil, yeni bir ifade biçimi kurmuştu. Çünkü hiçbir yere başka şekilde ait hissedememişti.
Dayım bana baktı. Rujlu dudakları bir şey demek istercesine hareket etti. Ama hiçbir kelime çıkmadı. Alışık olduğum uyduruk kelimeleri dahi duyamadım. Omuzları çökük bir şekilde, sandalyeye oturdu. Az önce kapıdaki yazı, toplumun ona kestiği faturaydı.
Yavaşça yanına çöktüm. Dışarıda güneş batmış, karanlık her yeri esir etmişti. Dayım, ömrü boyunca bu karanlığın içinde kendi rengini korumaya çalışmıştı. Şimdi karşımda duran kişi ise toplumun mahkemesinde kurşuna dizilmiş, yaşayan bir ölüydü.

