ÜZEYİR KARAHASANOĞLU / KIRLANGIÇ MEVSİMİ

ÜZEYİR KARAHASANOĞLU

KIRLANGIÇ MEVSİMİ

Kimi dudağında ıslığı, elinde çantası, fink atıyor kimi gölge bir köşe bulmuş, dalgın dalgın bakınıyor. Bense Saray Pastanesi’nden gelen mahlep kokularıyla çay karıştırıyorum Cemal’le.

“Çocuklar gelmedi gene,” deyince kalıveriyorum. En büyük arzusuyla en büyük korkusu eş olanlardan o. Ölmekten, en çok da onları göremeden ölmekten aklı çıkıyor! Bazen avutabiliyorum bir şeyler uydurup, bazen bir oyun icat edip. Bu sefer olmuyor. Dünyam şuncacık, hayatım çorak, aklım kupkuru, fikrim kör. Yasinlerin okey şakırtısı, Abuzerlerin tavla şakırtısı şuncacık ipucu vermiyor. Camlara, duvarlara, çay ocağına dönüyorum. İlyas’ın tepsiyle getirip götürdüğü çaylara, oraletlere… Çaresizim. Günlerim acı sularını salarken nasıl yön vereyim Cemal’e? Derken bir kıpırtı oluyor tavan kirişlerinde. Başta ürküyorum yılan diye, üzerimize düşer diye. Fakat kanat kıpırtısı bu. Geçen yaz Ankara’da oğlanın balkon camına çarpıp içeri düşen yarasanınki gibi değil. Neydi o Yarabbi? Tutayım desen, neresinden tutacaksın; acısan, nesine acıyacaksın! Evlerden ırak, öyle de kötü kokuyordu ki mendebur, kaçtıydık içeri. Sabahına çekine çekine balkona çıktığımızda kıpırtısızdı meret. Kemikleşmişti. Peçetelerle tutup bahçeye… Akşamına o yarasa gibi paketlediydi oğlan beni ilçeye. Bir yıldır yüzlerini gördüğüm yok. Bayramda seyranda ararlarsa kâr sayıyorum. Lakin Cemal’in vaziyeti hepten fena. Oğlanla gelinin arası açıldı açılalı gecesi gündüzü kalmadı. Oğlan bir evde, gelinle torunlar ayrı evde.

Kanadın biri büsbütün meydana çıktı mı? Kırlangıç bu be! Uçmaya kalkıp sağını solunu parçalamasa bari…

“Kapıyı, pencereyi aç,” diyorum İlyas’a; duymazdan geliyor namussuz. Her gün içtiğim üç çayı azımsıyor. Bir punduna getirse kaç paralık adam olduğumu söylemesi an meselesi. Anlamıyor halden. Üç liradan üç çay… Akşamleyin bir lira para üstünü uzatırken, huyudur, nasıl ekşitiyor yüzünü. Böyle çiğ değildi babası, dayılarına çekmiş bu! Hasis, sinsi, soğuk, baykuş gözlü… “Kaç para ulan, bu dinine yandığımın kilosu?” diyeceğim; yakışık almaz. Başka kahve olsa çeker miyim kahrını?

“Şu resme hiç dikkat etmemişim be!” deyince Cemal, bakıyorum yıllardır aynı yerde asılı çerçeveye. Masada gözlüklü, bıyıklı bir öğretmen, etrafında çehreleri sararmış, solmuş, ifadeleri belirsiz kızlı erkekli öğrenciler. Tahtada silik, kargacık burgacık, okunmayan, sanki başka bir alfabeye ait yazılar…

“Konuşmaya değmez!” deyip kırlangıcı gösterecekken, “Rıza değil mi bu, bizim oğlanların mektep arkadaşı?” diyor. Sahiden oydu ve bir onun yüzü belirgindi. En geriden, öğretmenin arkasından bakıyordu. “Hanidir görmedim, nerede şimdi?”

“Amerika’ya yerleşmiş dedilerdi,” diyorum yarım ağız ve bizimkileri arıyorum fotoğrafta.

“Gurbet zor,” demez mi? Duymazdan geliyor, güya lafı değiştiriyorum: “Kuşu gördün mü?”

Şuncacık şaşırmaz mı insan? “Karanlıkta yuvasını bulamayıp sığındıysa…” diyor sevecenlikle. “Mübarek kuştur. Kazadan, beladan korur. Mevsimi ya şimdi…” Gözlerini dışarıdaki Ankaralı kalabalığına çevirip sürdürüyor: “Benim oğlansa bellemiş, Almanya da Almanya… Başı göğe erecek sanki giderse.”

Marketlerin yoğunluğu, kaldırımların uğultulu kalabalığı, çay bahçesinin müzikli gürültüsü, hep aynı keşmekeşin işaretleri.

“Ne iş yapıyormuş Amerikalarda?” deyip fotoğrafa dönünce ne diyeceğimi bilemiyorum. Neyse ki İlyas’la göz göze geliyoruz da “İki çay çek,” dememle güya sorudan azade oluyorum.

“Buralardayken pek hareketli, deli dolu bir şeydi. ‘Siyasete meyli var, Ankara’da rahat durmuyor’ dedilerdi. Yaşlılık işte, benim oğlanın sorunlarıyla cebelleşirken unutmuşum Rıza’yı.”

Susuyor, susuyordum ki gözlerini gördüm kırlangıcın. Telaşlı mıydı? İnsan değil ki bu, bileyim duygularını. Ben böyle tavan kirişlerine filan bakarken Cemal’in gözleri kâh dışarıda kâh fotoğraftaydı.

“Niye gitmiş Amerika’ya?”

“Yağlı bir kapı bulduysa…” diye geveliyorum. Hay, demez olaydım! Yeni sorularla deşmeye başlıyor.

“Ankara’da ne iş tutuyordu? Görüşürler miydi benim oğlanla?”

Sustukça korlaşıyordu içimin ateşi.

Birden Yasin çat diye devirince masadakilerin istekalarını, bırakıverdi kırlangıç kendini. Düşüyor sandım; toparladı kendini. Çay ocağından duvarlara, duvarlardan camekâna dönenip duruyor, hız aldıkça durması zorlaşıyordu.

“Eyvah, çarpacak şimdi!” dememle kapıya, pencerelere yönlendirmeye kalkanlar oldu ama bunlar kırlangıcın korkusunu, telaşını büyütmek dışında bir işe yaramadı. Son sürat giden bir arabanın her virajda savrulması gibi uçuyor, uçuyordu ki sonunda takati tükendiğinden mi çarptı çerçeveye? İlyas alelacele süpürge faraşla girişirken “Dur,” dedim, “öyle olmaz.” Hayvancağızı fazla sarsmadan gazetenin ortasına yatırıp boş masalardan birine koydum da öyle süpürdü yerlere saçılan cam kırıklarını.

“Batıracak çuhayı,” deyince “Kes sesini İlyas,” dedi Cemal.

Ocağın başına gitti İlyas. Yüzü, gözü kıpkırmızıydı. Televizyonu açıp tık tık yükseltti sesini. İçeriyi oynak türkülerden biri kaplarken gazetenin üzerinde kasılıp duruyor, kıvrık kuyruğu oynuyordu hayvanın. Bilmez miydi sahiden, kırlangıcın yuva yaptığı yerin bet bereket kazandığını, bahtının açıldığını?

“Kim anlar bunun dilinden?” deyince ocağın başında alı al, moru mor duran İlyas’ı gösterdim.

“Bırak cenabeti! Şundan ne iyilik gelir?” dedi.

Az sonra kasılmaları dinince siyah kanatları uzayıvermiş, insan dünyasına girmesiyle bu dünyadan yitmesi bir olmuştu.

Çaylarımız gelince gazeteyi bizim masaya aldı Cemal. Biz, çaylarımız ve kırlangıç oturuyorduk ki sürdürdü: “Sahi, siyaseti bırakmış mıydı Rıza?” Bir dişin iğreti boşluğu gibi bir beyazlık açılmıştı duvarda ama hâlâ o fotoğrafı görüyor, unutamıyordu.

“Bırakmıştı. Bar mı, gazino mu bir yerde çalışıyordu. Sonra çalıştığı yeri satın almış.”

“Çalışkan çocuk ha, aferin! Benimkiyse… Nasip işte… Yoktu ki elimizde avucumuzda… Ev sahibi olsunlar diye beklerken Selma’yla kötü oldular. Yürütemediler yuvayı… Başta demişlerdi denk değiller diye ama…”

“Kısmet…” diye yuvarladım; oralı olmadı. Dalmıştı, ne hayvana bakıyor ne beni işitiyordu.

“Parasızlık, belaların hası. Onsuzluk her şeyi bozuyor. Sevda, mertlik bırakmıyor. Gelin de soğuyunca bizimkinden…”

Avaz avaz bağırmam gerekirken fısıltıyla bile “Sus!” diyemedim. Yetmedi gücüm. O ise üsteliyordu hâlâ: “Bir hayırsıza gönül düşürmüş. Hanede mutluluk kalmayınca dışarıda aramış demek.”

İlyas soğuyan bardakları almaya meyledince durdurdu Cemal. “İçemedik, değiştiriver şunları.” Hâlâ kıpkırmızıydı İlyas’ın suratı,  bıyıklarının uçlarını ısırıyordu öfkeden.

“Sen içemedin diye çay mı değişirmiş? Çay geldi mi içeceksin, yemek geldi mi yiyeceksin.” Sonra durdu, gözlerinin içine bakarak, “Yemeyenin malını yerler koca Cemal!” demesiyle ne okey şakırtısı ne tavla şakırtısı kaldı. Sustu her şey; neşe, sohbet sönüverdi birden. Gücüm yetse pis ağzının ortasına bir tane çakar, hiç değilse yüreğimi soğuturdum!

“Ayıptır İlyas,” dedi Abuzer, tavlayı kaparken. Cemal’se anlamıyordu bir türlü.

“Ayıbın yeri bura mı? Çay içmenin yeri bura. Getiriyorum dördüncüleri o vakit…” diye uzatınca “Dur,” dedim gene, “dur İlyas.” Günde kaç lirayla geldiğimi, Saray Pastanesi’nin poğaça, simit kokularına rağmen aç açına beklediğimi bilmez değildi. Fakat çehresi öyle kararmıştı ki kötü kötü salladı kafasını. Bıyıklarının ucunu dişleyerek, “Çay parası olmayan evinde otursun,” deyiverdi.

Cemal, “Ne geveliyorsun be? Bırak dilinin ucundakini?” diye çıkışınca sesli sesli sırtardı İlyas.

“Uçan kuşun yuvasını kollayacağına, oğlunun…”

Karışamadım, eğdim başımı. Bana göre miydi dövüşmek? Hem nereye giderdim sonra? İlyas’sa dik dik sürdürdü konuşmasını:

“Has çocuktur Rıza. Gençtir, yakışıklıdır. Fakir karılarla gönlünü eğlediyse, ev ev dolaştıysa bana ne. Eee, kuşa kafes lazım, boruya nefes!”

Duvardaki resmin boşluğuna bir daha baktığını, bakarken gözlerinin karardığını gördüm Cemal’in. Anlamıştı bu defa. Birden ayaklandıysa da rüzgâr yiyen körpe kavak gibi sallanıyordu iki yana. Ne kadar tutmaya çalışsak da devasa bir tomruktan farksızdı. Devrildi, tutamadık. Yetmedi gücümüz. Çırpınıyordu yerde. Endişeyle yakasını, bağrını açtık ama neye yarar? Öteden bize bakan İlyas’sa adres veriyordu telefonda. Kapadıktan sonra biz yokmuşuz gibi boşları toplamaya girişti. Derken masamıza tak tak vurup, “Şu leşi mekânımdan atmazsanız ben atarım,” dedi ve bir sır verircesine ekledi: “Kuşu kuşla avlarlar.” Gördüm, dudaklarının ucundaydı mutluluğu.

Önce sesini, sonra ışığını yitirmişken dünya; geçtiler üstümüzden. Kulaklarımızı doldurunca bıcır bıcır, şakır şakır, cıvıl cıvıl ötüşleri; silindi her şey, İlyas bile, Rıza bile. Kaldırdım başımı. Belki hüzünle, belki şikâyetle ama birer ok gibi öteye beriye uçuşuyordu kırlangıçlar.

“Dışarı çıkaralım Cemal’i, kafes bura bize!” dedim.

Üzeyir KARAHASANOĞLU