Prova
Dikiş makinesinin sesinin dünyanın sesini kıstığına sizi ikna edebilir miyim, bilmiyorum ama ben çok iknâ oldum bu konuda. Hatta onun benle yine benim aracılığımla konuştuğuna da iknâ oldum. Benim içimden söylediklerim hızıma, kuvvetime etki eder, dikiş sesi bir sohbet edasında yükselir alçalır, bir şeyler anlatmaya çalışır bana, benden emanet aldığı melodilerle.
Anneannemlerin yanına taşındığımızda bu makine sesinden nasıl nefret ederdim. Oraya ait olmadığımızı iğnelerle dayım başıma kazır gibi gelirdi. Demek ki onun da bize söyleyemedikleri varmış nice söylediklerinin yanında. Boşanmış dayımın da iki çocuklu annemin de anneannemden başka gidecek kapısı yoktu elbette, ama aynı kapı ona daha erken açıldığı için sanırım, dayım bizden daha çok evin sahipliğini üstleniyordu, bizi bırak anneannemden bile daha çok.
Deden ölmeseydi ikisinin de yuvası yıkılmazdı derdi anneannem, ama ben onu hep şöyle duyardım; deden ölmeseydi annen bu eve dönemezdi. Sırf bu yüzden ölmüş dedeme rahmet değil nefret dilerdim, çocuk boyumdan büyük nefretler hem de. Annemin yuvası olmayışını da peşi sıra bizi sürüklediği yuvasızlık halini de ben hep dedeme mâl ederdim.
Bak şimdi geldi aklıma, hayatın da önden bir provasını alabilsek keşke değil mi? Bol gelen yerlerini daraltma, sıkan yerlerini esnetme şansımız olsa ama yok. Tam üzerimize göre olduğuna inandığımız kaderleri, öyle provasız yaşıyoruz. Annem eminim prova etseydi engellemeye çalışırdı birçok şeyi. Amcam olması gereken adam babam olmazdı örneğin ya da babam olması gereken adam amcam. Televizyonda duyuyorum şimdi ne kadar güzel telaffuz ediyorlar, kısacık bir kelime gibi levirat diyorlar, halbuki çok zor söylemesi, daha da zor yaşaması.
Abim şanslı olması gereken kişi. Babası rahmetli amcam. Annem onun babasını çok sevmiş, onun babası da annemi. Benim babamla annemse hiç sevmediler birbirlerini. Abim şanslı, mutlu görebilmiş annemi, ben ise hep yasta gördüm. Çocukken amcamla babamın resmine bakıp aslında ne kadar benziyorlar birbirlerine derdim. Ne olurdu annem babamı da sevseydi amcam kadar, yani abimin babası kadar, mutlu evliliği kaldığı yerden devam etseydi, diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Halbuki o kadar benzerlik bile sadece o yasın ateşini körüklemeye yetmişti. Dedem ölünce olmayan yuva apar topar yine yuva olamayan başka bir yere nakledildi.
Sanırım annem beni görsün, varlığımdan rahatsız olsun diye çok gürültücü bir çocuk oldum hep, annem de bir o kadar aldırmadı bana. Anneannem bu durumdan rahatsız olmuş ki, dayımın eski makinesinde dikiş öğretti. Hamarat kızım diyordu ama yalandı biliyordum. Elimden iş geliyor değildi, aklımdaki kötülükleri engellemek için oyalanıyordum sadece. Sonunda böyle usta oldum, bu şerdeki payıma düşen hayır da bu oldu.
Tüm ömrümce anneme söyleyemeyeceğim cümleler biriktirdim, yüzüne söylemeye cesaret gerektiren kelimelerle dolu, sonra sustum, yutkundum, tekrar benim oldu biriktirdiğim harfler. Böyle zamanlarda, var gücümle pedala yüklenirdim, sonra ona derdim anneme demem gerekenleri; benim suçum neydi, kocanı ben öldürmedim, amcamı kocan ben yapmadım, üzerine olmamış bu hayatı ben biçmedim sana…
Aslında kocaman kadın oldum. Tüm bunları hiç düşünmüyorum artık. Ne zaman üzerine yakışmayacak modelde elbise siparişi alsam onu giymeyi hak etmediğini düşündüğüm bedenlerden, o zaman aklıma takılır bunlar. O vakitlerde bilerek dar dikerim elbiseyi kumaşımdan fire vermek istemediğimi içimden geçirerek. Kendimi ikna edip sonrasında kilo aldığını ima eden bakışlar sallarım karşımdaki müşteriye ki genelde hep inanırlar. İşini iyi yapan insanların dürüst olduğunu sanırlar, halbuki böyle bir zorunluluk yok. Ya da tam tersi bol bırakır, onları gereksiz zayıfladıkları için azarlarım.
Huysuz diyorlar bana ama aslında herkesle geçinme derdim yok benim, müşteri seçiyor diyorlar, o da yalan bence. Yakışacak olanı dikmeliyim, yakışanı giymeli insan, üzerine olmayanlarla var olmamalı, provaların hakkı verilmeli, en azından buna hakkı olmalı her bedenin.

