ADAM ZAGAJEWSKI’NİN KENTLERİNDE
Geçmiş Zamanın İzinde
Zagajewski’nin denemelerini çevirirken sokaklarının, parklarının, en önemli mimari objelerinin adları kayda geçirilerek yapılmış ayrıntılı kent tasvirleri özellikle dikkatimi çekmişti. Hatta aklıma, Polonyalı ozanın yolunun düştüğü, belli süreler yaşadığı ve duygusal olarak da bağlandığı o kentlerin bir listesini oluşturmak düşmüştü. Sonra, sözde, oralara gidecek ve yürüdüğü yolları, karşısında dikildiği mimari objeleri fotoğraflayarak –o oralardayken– geçmiş zamanın –kendime göre– bir rekonstrüksiyonunu yapacaktım: “Zagajewski işte şunları, şunları düşünürken yürüdüğü yol buydu; şuradaki kitapçı vitrinine bakarken ise aklından şunları geçiriyordu ve bakın, işte şu da papaz evinin bahçesi, bir akşam Zagajewski ile arkadaşları karanlık çökene kadar orada sohbet etmişlerdi” diye tek tek gösterecektim. Gerçi bu cümlelerimdeki “geçmiş zamanı” belki de “şimdiki zamana” çevirmeliyim, çünkü zaman yalnızca bizim gibi onun içinden akıp giderek gerçekleşen varlıklar için “geçmiş” “şimdi” ve “gelecek” diye bölünür; kendi açısından bu bölünmelerin hiçbir anlamı yoktur. O daima –bizim için geçtiğini bilmeden ve hiç umursamadan– sürer. Zagajewski’nin yazdığı gibi, kesintisizdir:
On beşimdeydim. Akşamın sonu gelmiyordu ve bir anlamda hiç de sona ermedi; şimdi bu satırları yazarken de sürüyor. Bir yazarın açıp da dikkatsizliğinden, inadından kapatmadığı bir parantez gibi sürüyor.[1]
Zagajewski, ancak 2002’de geri döneceği Kraków’dan 80’lerin başında ayrılmış, uzunca bir süre Paris’te oturmuş, bu arada birçok Avrupa kentini görmüş ve bir ayağıyla da hep, ders vermek için yılın belli dönemlerinde gittiği ABD’de olmuştu. O yüzden metinlerinde anlattığı o kentlere gitmek, erişilmesi gerçekten oldukça zor bir hedef; çünkü hem sayıları çok hem de birbirlerinin kilometrelerce uzağındalar. Ama bir defa gidilebilse, metinlerinde adı geçen bir sokağı, bir binayı, içinden yürüyüp geçtiğini anlattığı bir parkı o kentlerde sanki kendi elimizle koymuşçasına buluvermek işten bile değil. Batı kentlerinin mimari dokuları yüzlerce yıldır değişmemiştir; Batı’da kent, en eski çekirdeğinin etrafını –yeni, eskiyi hiçbir şekilde yok etmeden– katman katman sararak büyür.
Bu yazımda büyük hedefime doğru ilk küçük adımımı atmak istiyorum. Polonyalı ozanın yaşamında önemli rol oynamış, hiç değilse üç kente dair denemelerinden seçilmiş bazı pasajları –onlara internette bulduğum birkaç fotoğraflarla görsellik katarak– sunmayı deneyeceğim.
Lwów/Lviv
Doğduğu, ama henüz bebekken koptuğu ve yıllar sonra belki ancak bir turist olarak ziyaret edebildiği kenttir. Buna rağmen ozanın yaşamında çok belirleyici bir rol oynamıştır. Büyükleri, aile mitolojisinin temel öğesi olan ve artık yalnızca rüyalarında geri dönebilecekleri bu kente karşı küçük Adam’a öyle büyük bir bağlılık aşılarlar ki onun için aslında sadece bir hayalden, bir efsaneden ibaret olan bir kente aitlik duygusu, kendisini asla başka bir kente ait hissetmemesine yol açar:
Çocukluğumu çirkin bir endüstri kentinde geçirdim; oraya topu topu dört aylıkken götürülmüşüm, sonra da yıllarca bana ailemin ayrılmak zorunda kaldığı olağanüstü güzel bir kent –Lwów– anlatılıp duruldu. Gerçek dünyadaki evlere ve sokaklara yarı yarıya hor görür bir büyüklük duygusuyla bakmış ve gerçeklikten yalnızca yaşamda işime yarayacak kadarını almış olmam tuhaf değil. İşte o yüzden –ya da bana öyle geliyor ki, tam da o yüzden– sürekli evsiz biri oldum.[2]
İkinci savaştan önce Polonya sınırları içinde bulunan Lwów/Lviv, bugün bir Ukrayna kentidir. Savaşın sonucunda Polonya’nın sınırlarında Doğu’dan Batı’ya doğru bir kayma olunca, Lwów’un Polonyalı nüfusu yeni sınırlar içinde bir yere göçe zorlanmıştı. Zagajewski’nin tüm sülalesi de evlerini ardlarında bırakıp yanlarına alabildikleri kadar eşyayla yollara düşen Lwówlulardandı. Belli bir yaşın üzerinde olanları, göç etmek zorunda bırakıldıkları kentleri hiç benimseyememişlerdi. Ömürlerinin geri kalanında yabancı kentlerin sokaklarında, ölmeleri için onları bu yabancı ellere sürükleyen kaderin cilvesine şaşırarak, sanki Lwów’un sokaklarında dolaşır gibi dolaşıyorlardı. Yaşları ilerledikçe belleklerini de yitiriyorlardı ama sanki Alzheimer’ı biraz da kendileri çağırıyor gibiydiler, “çünkü bilinir ki yaşlılıkta belleğin zayıflaması en yeni anı katmanları üzerindeki kontrolün yitirilmesi ve hiçbir şeyin silemeyeceği daha eski anılara dönüş demektir. Lwów’a dönmüşlerdi.”[3] Zagajewski’nin büyükbabası da unutarak hatırlamayı seçenlerdendi:
(…) dedemle Gliwice sokaklarını gezerdim ama aslında her ikimiz de iki farklı kentte dolaşırdık. Ben belleği fındık kadar olan aklı başında bir çocuktum ve (…) yürürken, tamamen emindim gerçekten bulunduğum yerde bulunduğumdan. Ama dedem, hemen yanımda yürümesine karşın, aynı anda Lwów’a uçup giderdi. Ben Gliwice caddelerini yürürdüm, o Lwów caddelerini. Amerika’da olsak mutlaka Main Street adı verilebilecek, gel gör ki burada (onca hezimetin ardından!) sanki alay eder gibi Zafer Caddesi denilmiş ve ufak bir pazar meydanını yine pek büyük olmayan bir gara bağlayan upuzun bir caddeyi yürürdüm, dedem ise aynı anda Lwów’da Sapiehy Caddesi’nde gezintide olurdu. Sonra, değişiklik olsun diye, (Alman ağaçlarını Polonya ağacı yapsın diye bir Leh kralın adının verildiği) Chrobry Parkı’na girerdik, elbette dedem o anda Lwów’un Cizvit Parkı’nı geziyor olurdu[4].

Cizvit Parkı ya da Bahçesi. Kamuya açık erişim.
Gliwice/Gleiwitz
Polonyalılar Lwów’u terk etmek için bavullarını toplarken yaklaşık dört yüz elli kilometre ötede de aynı şeyi Almanlar yapıyordu: “Milyonlarca insan kapanmamakta inat eden valizlerini dizlerini bastırarak kapatmakla meşguldü ve Yalta’da buluşmuş üç yaşlı beyefendi böyle olmasını istedi diye böyle oluyordu bu.”[5]
Ozanın bütün çocukluğunu ve ilk gençliğini geçirdiği kentti Gliwice. Kent merkezi Alman mimarisinin güzel birkaç örneğiyle süslenmiş olsa da özde çirkin bir sanayi kentiydi. Lvov’un yakınından bile geçemezdi güzelliği. Yine de çirkin kadınlar için söylenilmiş bir Rus atasözünü biraz değiştirerek tekrarlarsam: “Çirkin kent yoktur, güneşin kızıllığı azdır.” Batan akşam güneşinin yumuşak dokunuşuyla soluk Gliwice de parıldar: “Bir tepeden bakıldığında bu çirkin kent bayağı çekici gelirdi insana. Tıklım tıklım insan dolu apartmanlarının arasından kilise kuleleri yükselir, her kulede de çatının yeşil pasının bürüdüğü bir yeşil şapka görünürdü. Kızıl bir parıltı kaplardı pencereleri. Tenekeden yapılma rüzgârgülü horozları çırpınırdı dostça.”[6]
Kentin simgesi, Eiffel’in bir kopyası olan ve savaştan önce radyo istasyonu olarak kullanılan kuledir. Genç Zagajewski’nin ilgisini en çok o çeker:
Benim dikkatimi radyo istasyonu çekerdi. İkinci Dünya Savaşı’nın bu istasyondan başlatıldığını öğrenmiştim. (Göç yolculuğumuzun da paradoksuydu bu: Annem ve babam savaş ve Yalta sonucunda kentlerinden sürülmüşler ama tutup tam da o savaşın başladığı yere, yani mutsuzluklarının kaynağına gelmişlerdi.) Gliwice Provokasyonu denilen olaydı savaşı başlatan, yani Polonya askeri kılığına girmiş Sicherheitsdienst (SD) askerlerinin istasyon nöbetçilerine yaptıkları saldırıydı.[7]

Gliwice Radyo İstasyonu, 1934 yılı. Kaynak: historia.org.pl.
Kraków
Eski başkent Kraków ile 1918’de onun yerini almış Varşova arasında bana hep, bizim İstanbul’la Ankara’yı kıyaslarken bulduklarımızı anımsatan farklar varmış gibi gelir. İkinci Dünya Savaşı’nda yerle bir edilen Varşova gri bir bürokratlar kenti olarak yeniden inşa edilmişken, savaşta ayakta kalmayı başarmış Kraków yüzlerce yıllık mimari dokusunu koruyabilmiştir. O yüzden bugün göze biraz demode, eskimiş, karışık gelebilir. Ama:
Çirkinlik kişilik yaratır. (…) Burada iç açıcı Rönesans sokaklarına loş, neredeyse karanlık sokaklar, 19. yüzyıl binalarının arasına oyulmuş koyaklar eşlik eder. Bu dar geçitleri mavi tramvaylar, kamyonlar, kışlık paltolu uykulu yayalar, kalın kaftanlı köylüler itiş kakış geçerler. Ama oradan iki adım ötede pazar meydanına götüren aydınlık, zarif sokaklara çıkılır.[8]
Bu bohem atmosferiyle aydın ve sanatçıları daima kendine çekmiş, Polonya’nın kültür ve sanat başkenti olmuştur. Polonya intelijensyasının kaymak tabakasının, öncü sanatçılarının, ülke kültürüne damgasını vurmuş sanat akımlarının anayurdudur. Yazar olmayı kafasına koymuş taşralı gencin de üniversite okuyacağı kent olarak onu seçişi bu yüzdendir:
Kraków’a gelirken kendimi kutsal yerlere yolculuk yapan bir hacı gibi hissetmiştim. Gerçek bir kentti Kraków. (…) Binaların giriş kapıları kapalıydı, pencerelerde sarı bir ışıkla parıldıyordu sıcak ampuller. (…) Bir dairenin içinde bir kitaplık köşesi görmem yetiyordu “Burada mutlaka bir filozof, bir bilgin, önemli bir yazar oturuyordur,” dememe.[9]
Üniversitenin ilk aylarında, henüz dersleri ağırlaşmamışken, hayranlıkla saatlerce dolaşır Kraków’u:
Yavaş yavaş kiliseleri seyretmenin en iyi yolunun onlara iki höyükten, Kościuszko ve Podgórze’deki Krakus höyüklerinden, bakmak olduğunu keşfettim. Kraków’un kiliseleri birbirlerinin hemen yanı başında seyreden gemileri andırır. Kościuszko Höyüğü’nden bakıldığında pruvaları bakana dönüktür (çünkü elbette ki, doğu-batı ekseninde inşa edilmişlerdir). Buna karşılık Krakus Höyüğü’nden bakıldığında tuğladan yapılma upuzun nefleri, tapınakların devasa bedenleri görülür. Ve en büyükleri de Mariacki Kilisesi değil de St. Catherine ve Corpus Christi kiliseleriymiş gibi gelir. Yan yana giderler sıkış tıkış, yine de her biri birer dev gibi. Onların denizi apartmanların çatıları, Art Nouveau kulecikler ve bazen, güneş şiddetli bir sağanaktan sonra mor bulutların ardından yüzünü gösterdiğinde, parıldayan kubbeler.[10]

Kraków Mariacki Kilisesi ve Ana Pazar Meydanı’ndan bir kesit. Fotoğraf: Edward Falkowski, kaynak: polska-org.pl.
Zagajewski’nin, belki bir yazarın, bilginin ya da filozofun evidir diye pencerelerinden kaçamak bakışlarla bakıp salonlarında kütüphane arandığı eski apartman dairelerinden birinde de, ustası olarak kabul ettiği Nobel ödüllü ozan ve yazar Czesław Miłosz oturmuştur:
(…) bu sonbahar kısacık Wojciech Boguslawski Sokağı’nın yakınından sık geçtim. Hemen yandan Kazimierz’e en iyi geçiş yolu, Katolik şehir merkezinden Yahudi Kazimierz’e geçmeye izin veren bir geçit, Aziz Sebastian Caddesi geçer; burada bir noktada ardında kocaman bir manastır bağının saklandığı duvar boyunca yürünür. Sonra, Vistül’ün bir kolunun eskiden Kazimierz şehrini Krakow şehrinden bir hendek gibi ayırdığı yere yapılmış Dietl Caddesi’nden karşıya geçilmesi gerekir ve bu yapıldığında da insan kendini artık bambaşka bir dünyada buluverir. Buradan hemen hemen her geçişimde Czeslaw Miłosz’un birkaç yıl oturduğu sarımsı turuncu apartmanın yanına geldim. Duvarına bir anı plaketi asılmış. Eskiden plaket yoktu ama bu kentin en önemli kişilerinden biri olan Czeslaw Bey vardı. Ve eşi, avludaki çiçek tarhına bakan Carol. (…) Boguslawski Sokağı şimdi boş. Bu sokakta eskiden sıra dışı bir insan, sıra dışı bir akıl, çağının eğilimlerine karşı (ki çağın eğilimlerine boyun eğmek gerektiğini zaten kim söyledi?) kendi yaşadığı tarihsel andaki düşünce ve olayların tamamını kavramak istemiş biri oturmuştu.[11]
Paris
Zagajewski, ülke siyasetine çok angaje, 68 kuşağının bir üyesidir ve ilk yıllarında şiiri siyasi, hatta düpedüz militan bir şiirdir. Ama kuşağının ozanları arasında şiirle siyasetin birbirlerinden tümüyle ayrı alanlar olduğunu ilk ve birçok kez dile getiren isim de yine odur 1979’da aldığı bir edebiyat bursuyla iki yıl Batı Almanya’da kalır. Yurtdışında bu ilk uzun süreli kalışı, onu ülkeden biraz uzaklaşmanın iyi olabileceğine ikna etmiş olmalı ki 1982’de –muhaliflere yönelik baskılardan yıldığı için değil fakat ülke sorunlarına biraz mesafe kazanmak ve sanatını da siyasetten ayırmak amacıyla– Paris’te yirmi yıllık gönüllü sürgününe başlar. Orada şiir ve yazılarını Polonya diasporasının efsanevi edebiyat ve kültür dergisi Kultura’da yayımlar. Yazılarında Paris’e çok sayıda atıf var; bunların her birini bir okuyucu olarak çok beğendim ve ayrıntılarına da inmek isterdim, ancak bu yazıya hepsini sığdırmam mümkün değil. Yalnızca tek bir pasajı seçtim: Polonya’ya yerleştikten sonra Paris’e yaptığı kısa süreli bir ziyarette, Orly Havalimanı’ndan kent merkezine ulaşan güzergâhı okuyucusuna bir rehber gibi anlattığı bölümü:
Ocak ayı başında Paris’te birkaç gün. Tuhaf ötesi bir his: Bu kentte 20 yıl yaşayıp da 2002’de ayrıldıktan sonra ona her dönüşümde buradaki her şey bana öylesine tanıdık, o kadar bildik geliyor ki, sanki bu metropolü ben hiç terk etmemişim gibi. Orly’den otobüsle geliyoruz; tam karşımızda modern, çirkin site blokları ile Paris banliyölerinin gösterişsiz evlerinin duvarı, hemen sonra Porte d’Orleans, bir stadyum, şimdi boş, avenue du Général Leclerc, ardından avenue du Maine, İspanyol bir mimarın, bilinçli ya da bilinçsiz, sosyalist gerçekçilik geleneğinin takipçisi olan Bofill’in eseri olan place de Barcelone’dan geçiyoruz ve nihayet place de Invalides. Otobüs Quai d’Orsay’nin, yani Dışişleri Bakanlığı’nın hemen yanında duruyor; önünden gelip geçen yayalar Seine kıyısında kocaman bir bina görürler yalnızca.[12]

Fransa Dışişleri Bakanlığı Sarayı (Quai d’Orsay). Kaynak: Paris1900.lartnouveau.com.
Bu yazıyı kaleme alırken ileride aynı konuda daha geniş bir çalışma yazarken de peşimi herhalde bırakmayacak bir düşünce eşlik etti bana. Zagajewski’nin bütün o kentleri, sokakları, caddeleri, parkları ve binaları isim isim yazarken –daha doğrusu onların tarihine kendini de katarken– bunların okuyucusu için, hatta belki bir iki yüz yıl sonraki okuyucusu için de bir anlam ifade edeceğinden ne denli emin olduğunu düşündüm. Bir gün anlattığı o sokaktan mutlaka geçeceklerinden, o parkta oturacaklarından ve Zagajewski’nin de buraları görmüş olduğunu hatırlayacaklarından hiçbir kuşkusu yok.
Ben doğma büyüme Ankaralıyım. Uzaktayken ne zaman eski Ankara’yı düşünsem, gözümün önüne hep –çocukluğumdan ve ilk gençliğimden nedense belleğime kazınıp kalmış– bir iki yarım yamalak resim geliyor. Bunlardan birinde, Gençlik Parkı’nın karşı tarafında, Ulus’a doğru başım önümde kaldırıma bakarak yürüyorum; içine hiç girmediğim İller Bankası binasının hizasındayım. Sol taraftan batan güneşin kızıllığı vuruyor ve belki binanın kahverengimsi cephesine çarpıp yansıdığı için önümde sanki turuncuya çalan bir yol uzanıyor. Bir koridor gibi… Durmadan o yoldan yürüyorum. Ama belki de belleğim beni yanıltıyor ve bu yalnızca bir yanılsama; şimdi gidip gerçekten öyle olup olmadığına da bakamam, çünkü yüzyıllarca önce değil, 1930’larda inşa edilmiş o bina artık yerinde yok. O yol maviydi, desem, benden sonraki kuşaklar için –örneğin oğlum için– bu da hiçbir şey ifade etmeyecek, çünkü onu hiç görmediler ve o yolu asla yürüyemeyecekler. Bina yok; bir zaman onun yanından yürüyüp geçmiş olan ben de artık yokum. Yalnızca, o yolu artık hiç yürüyemeyecek kuşaklar var.
[1] Adam Zagajewski, İki Kent, çev. O Fırat Baş, Livera Yayınevi, İzmir 2023, 69.
[2] a.y., 22.
[3] a.y., 38.
[4] a.y.
[5] a.y., 33.
[6] a.y., 34.
[7] a.y.
[8] a.y., 200–201.
[9] a.y., 201–202
[10] a.y., 202–203.
[11] Adam Zagajewski, Lekka przesada, Biblioteka Narodowa, Warszawa 2021, 4–5.
[12] a.y., 8.

