AYSU SEVTEKİN’DEN AŞK, SABIR VE UMUDUN ÖYKÜSÜ

“Yazarından: Aşk, Sabır ve Umudun Öyküsü”

Lina yalınçay:

Modern edebiyatımızda aşk çoğu kez yüzeysel anlatılarla yer bulurken, ‘Aşkımın Güneyinde’ okuru derin, varoluşsal bir yolculuğa davet ediyor. Deniz, gökyüzü ve martılar gibi doğa imgeleriyle örülü bu metin, sabır, umut ve bekleyişin dönüştürücü gücünü merkezine alıyor. Yazar, Irmak ve Güney’in hikâyesi üzerinden bireyin kendi özüyle buluşmasını, gerçek aşkın şifa verici ve dönüştürücü yanlarını incelikle aktarıyor.

Bu röportajda, yazar hem kitabın yazınsal serüvenini hem de aşk, umut ve bireysel dönüşüm üzerine düşüncelerini içtenlikle paylaşıyor.

Lina Yalınçay: Aşkımın Güneyinde’de deniz, gökyüzü ve martılar gibi imgeler sürekli karşımıza çıkıyor. Bu sembolleri seçerken hangi kişisel ya da edebi referanslardan ilham aldınız? 

Aysu Sevtekin:

Aslında bu imgelerin sürekli karşımıza çıkmasının temel nedenlerinden biri doğa ile kurduğum çok güçlü bağ. Aynı zamanda özüme, ruhumun derinliklerine yaptığım yolculuk. Deniz, gökyüzü, hayvanlar ve doğa hep çok önemli oldu benim için. Bana şifa olanlardandır. Denizin yeri ayrı. Kendim hissettiğim, ruhumun coşkuyla çağladığı alanlardan biri. Ne zaman içim sıkışsa deniz ve gökyüzü; ferahlık, umut, tazelik verir. Bireyin içsel yolculuğunda, kendi olabilmesinde, özüyle bağlantı kurabilmesinde de doğa ile iletişim ve ilişkisinin önemine inanıyorum. Sistem her ne kadar bireyi doğadan, özünden koparmaya çalışsa da bana göre gerçek bu. Denizi, martıları, ağaçları, gökyüzünü, hayvanları, doğayı genel olarak bir süre izlemek, yaşama dair çok kıymetli ipuçları da veriyor insana. Martının kanat çırpışı, denizin rengi, dinginliği ya da dalgası, gökyüzündeki sayısız hareket, renk ya da cisimler, yeşilin tonları, kedilerin oynaşması, kuşların cıvıltısı… Yaşamın akışının çok önemli parçaları ve aynı zamanda meditasyon alanlarımdan.

Lina Yalınçay: Kitapta Irmak’ın içsel monologları oldukça güçlü. Bu iç ses, sizin yazarlık yolculuğunuzda ne kadar otobiyografik izler taşıyor? 

Aysu Sevtekin:

Zor soru. Aslında zorluğu bakış açısına göre değişir. Yazarın hep karşılaştığı durumlardandır. Yazdıklarında ne kadar kendi var, kimi ya da neyi yazdı? Irmak ve Güney hikayesi için okurlardan çok soru geldi. Çok sahiplenildi öykü. Yazar için en kıymetli duygulardan biri bu sanırım, bu kadar hissedilmesi, sahiplenilmesi, okuyanın kendinden parçalar bulması. O sorularda konuyu çok fazla uzatmadım ya da soruların devamına alan açmadım diyebilirim. Üzeri kapalı, okur ne anladıysa o dedim hep, öykünün büyüsüyle kalsın okur. Yine öyle diyorum, okura bırakıyorum. Ancak her zaman şeffaflık ve kalbimden nasıl geliyorsa öyle davranmak da bana göre olanı. Irmak karakteri benden çok fazla şey taşıyor. Otobiyografik izler anlamında benim iç seslerimden, sezgilerimden, kalbimden, ruhumdan çok fazla şeyi taşıyor ve beni olduğum gibi yansıtıyor diyebilirim. Aşka bakış açım tam olarak bu. Görünenden çok daha fazlası olduğunu düşünürüm hep. Evrende enerjinin çok güçlü bir yeri olduğuna inanıyorum. Irmak’ın güçlü iç sesleri, sezgileri, hissettikleri ve daima kalbine sorup onun sesini dinlemesi benden çok büyük izler taşıyor. Güçlü monologları yazabilmekte kendime yaptığım derin kazıların, ruhumun, kalbimin ihtiyaçlarının farkında olmamın ve bunları dinlememin, duymamın, duygularımla yüzleşmemin, buna göre yaşamamın çok büyük katkısı var.

Lina Yalınçay: Irmak ve Güney’in ilişkisi, klasik bir aşk hikâyesinden öte, varoluşsal bir yolculuğu da içeriyor. Sizce aşk, bireyin kendi benliğini keşfetmesinde nasıl bir rol oynuyor? 

Aysu Sevtekin:

Aşk, gerçek bir aşk, aslında bireyin kendini keşfetmesinin en büyük anahtarlarından biri. O gerçek duyguyu hissedip tattıkça, kendine de yaklaşıyor insan aslında. O zamana kadar sistemin, toplumun, çevresinin dayattıkları ya da kalıplarla aslında birçok şeyin belirlendiğinin ama hepsinin illüzyon olduğunu anlıyor gerçek aşkla karşılaşınca. Ve o ana kadarki süreçte en çok kendine yabancılaştığını, hep başkalarının istediği hayatı yaşadığını, kendisi dışında her şeyi ve herkesi memnun etmeye çalışırken en çok kendine uzak kaldığını fark ediyor o gerçek aşkı tattığı anda. Anahtar deme sebebim bu. Kendine hoş geldin diyebiliriz. Kapı açılıp içeri girdiğinde özünle, kendi olmak istediğin halinle karşılaşıyorsun, aşk da anahtarı. Ruh eşi olan ve ezelden tanış olan ruhların aşkı burada bahsettiğim. Ruhların birbirini tanıdığı, hissettiği, susarak da anlaştığı çok derin ve içsel bir bağ. Araya zaman zaman mesafeler girse de şartlar bazen çok zorlasa da değişmeyen gerçek, koşulsuz sevgiyle, ruhen, kalben kavuşmanın fiziksel ve somut düzlemde de olacağına kalpten inanç… Uzun zaman somut yansıyan farklı da olsa, daha önce de bahsettiğim gibi görünenin ötesini hissedebilmek, karşınızdakini hissedebilmek… Sustuklarını duymak ve kendi sustuklarınızı bir şekilde duyurabilmek, karşıdakinin de duyup hissetmesi ve bir şekilde içsel anlaşmanız… Bireyin kendini keşfetmesine de derin bir yolculuk… Elbette, kolay değil, sancıları olan bir yolculuk. Çünkü o zamana kadar bildiğiniz ezberler bozuluyor. Bilip öğrendiklerinizin çok ötesi olduğunu görüyorsunuz. Bireyin doğum sancısı da diyebiliriz. Kastettiğim yüzeysel, sığ ilişkiler için değil elbette. Irmak ve Güney’in aşkı gibi ruh eşi kavuşması, gerçek aşk için bu söylediklerim. Birey kendiyle yüzleşiyor. Çocukluk travmaları, korkuları, kaygıları, yaraları, kendinde o zamana kadar tanımadığı bir sürü duygu ve durumla yüzleşiyor. Önce bir kabullenme aşaması oluyor. Bu olmaya başladığında eşiğin büyük kısmı geçilmiş oluyor bana göre. Çünkü fark etmek ve kabullenmek, dönüşümün ve bireyin özü gibi, kendi gibi bir hayat yaşamasının önemli yapı taşlarından biri. Sevgiyi alma verme şekli; geçmişi, şemaları, korkuları, kaygıları, o zamana kadar her neyse hepsiyle yüzleşmesi… Dönüşünce de yetişkin bir birey olarak kendi hayatının sorumluluğunu eline alıp hayatının direksiyonun başına geçmesi… Geçmişte her ne yaşadıysa, çocukluk yaraları dahil hepsini kabule geçip şifalanıp dönüşerek sevgiyi, hak ettiği harika geleceği ve anı seçmesi… Çünkü dönüşümle hepsi mümkün. Bu kadar gerçek bir sevginin, aşkın varlığına inancı seçmesi… Aşık olunca, ruh eşin karşındaysa tüm gölge yönlerinle de yüzleşiyorsun. Aynı zamanda bireyin gerçek potansiyeli de ortaya çıkıyor. Çünkü seni sadece sen olduğun için seven bir ruh var ve orada karşında, seninle. Yargı yok, geçmişin hesaplaşmaları yok, toplum içinde nasıl ve kim olarak tanımlandığının, statünün, hiçbir şeklin hiçbir önemi yok. Kendinize koyduğunuz ve çevrenizin, toplumun size koyduğu sınırlar kalkıyor, kendi potansiyelinizin de daha net farkına varıyorsunuz. Size çok inanan, güvenen, zorlu ve iyi her şartta, koşulsuz destekleyen, yanınızda olduğuna inandığınız biri. Bazen zihniniz sabote de etse kendinizi, kalbinizi, ruhunuzu bildiği yerden “yapabilirsin, inanıyorum, güveniyorum, destekliyorum.” diyen, kalbi sizinle atan bir kalbin varlığı elbette, müthiş bir güç ve cesaret verir. Gerçek potansiyeliniz de tam anlamıyla belirmeye başlar. Sadece kendin olduğun için sevilmek ve sevmek… Gölge yanların, yaraların, korkuların, kaygıların hepsiyle… Yeter ki birey kendini, kalbini sevgiye açsın, alabilsin ve verebilsin bu sevgiyi, sevgiyi seçsin güvenerek. Günümüzde sistem bireye “hep güçlü ol” dayatması yapıyor. Aşk bireyi kendine yaklaştırıyor dedim ya… Çünkü ruh eşinin yanında kendidir aslında insan. Kasmadan, duyguları neyse rahatça yaşayıp ifade edebilirse, duvarlarını kırarsa, yıllardır alıştığı kalıplardan sıyrılıp kalbinin sesini dinlemeyi seçerse, kalkanlarını indirirse o gün devrimi olur bireyin ve sadece aşk ilişkisinde değil hayatının birçok alanına olumlu yansıyacak bir milat olacağını düşünüyorum ve bunu çok güçlü hissediyorum. İnsanın kendisinin en iyi versiyonu olma yolculuğu, içinde, özünde tamamlanmış iki bireyin harika dansının başlangıcı bana göre. Kendi potansiyelinin farkına vardığı, bütün sınırların ötesinde, ona kalpten ve tüm varlığıyla inanan bir partnerle yaşamı paylaşmak, yaşam yoldaşı olmak. En iyi arkadaşı da aynı zamanda. Birlikte zaman geçirmekten büyük keyif alınan, saatlerce birçok konudan sohbet edebildiği, gördüğü anda kalp ritminin değiştiği, o aşkı en derinden hissettiği. Size koşulsuzca inanan, güvenen biri. Hiç kimse o zamana kadar o kadar inanıp güvenmedi belki ama biri geliyor ve tüm kalbinizle, ruhunuzla yanınızda. Siz söylemeden de anlıyor, hissediyor, duyuyor. Üzülmemeniz için elinden geleni yapıyor. O değeri, sevgiyi gösterip hissettirmenin bir yolunu buluyor. Duygularınıza ve size, sizle ilgili olan şeylere değer veriyor ve bu değeri hissettirip gösteriyor bir şekilde. Birey böyle bir yolculukta elbette törpüleniyor. Dönüşüm ve değişim gereği, karşılıklı dengede olan fedakarlıklarla birbiriyle geçinmeye ve yaşamı paylaşmaya niyetli iki insan. Ve şartlar ne olursa olsun sevginin kazandığı bir ilişki. Mükemmel diye bir şey yoktur zaten. Gerçek sevgi olsun ve iki kişinin geçinmeye, yaşamı paylaşmaya niyeti olsun, iletişimle her şey çözülecektir. Sevgiden daha büyük bir şifacı bilmiyorum çünkü ben. Bireylerin birbirlerine gerekli alanı da sağladığı, bireysel benliğe saygı duyduğu, güven, sadakat, empati, arkadaşlık ve sevgi üzerine kurulu bir yoldaşlık. Bu durumun bireysel yolculukta yaşamını da bir bütün olarak olumlu etkilemesi kaçınılmaz. Duygu olmanın ötesinde varoluşsal bir yolculuk oluyor böyle bir aşk insan için. İki tarafın da doğum sancısıyla kendilerine en yakın oldukları, dönüştükleri, esnedikleri, törpülendikleri, yaşamdan, andan keyif almanın önemini içselleştirmeleriyle ikinci hayatları aslında.

Lina Yalınçay: Eserde sabır, umut ve bekleyiş çok merkezi bir yerde duruyor. Kendi hayatınızda bu kavramların yazar kimliğinize nasıl katkıda bulunduğunu düşünüyorsunuz?

 Aysu Sevtekin:

Bu kavramlar da beni çok yansıtıyor. Çok sabırlı biri olduğum söylenir genel olarak. Elbette, tolere edebileceğim bir limiti var. Kalpten inandığım şeyler için umutla, sabırla beklerim. O inancın da beslenmesi, perçinlenmesi iyi gelir, güç verir. Aslında kitaptaki bekleyiş gibi bu türden bir bekleyiş pasif bir eylem değil. Sevgili Yağmur Yaşar, ‘Aşkımın Güneyinde’ için inceleme yazısı yazmıştı. Çok etkilenmiştim. Kitabı duyarak, yaşayarak, çok ayrıntılı ve hissederek yazmış. Tüylerim diken diken, gözlerim yaşlı okumuştum. Kendisine buradan bir kere daha teşekkür etmek istiyorum. Hiç tanışmadığınız, konuşmadığınız, hiçbir temas kurmadığınız biri bu kadar hissediyor ve o çok kıymetli satırları yazıyor kitabınızla ilgili. Duygular bu kadar geçmiş diyorsunuz. Müthiş bir his. O yazıda da belirttiği gibi kitaptaki bekleyiş pasif bir eylem değil aslında bir şifalanma ve arınma süreci de oluyor. Elinden geleni yapıp, somut olarak harekete geçip bunu belirgin bir şekilde gösterip, hissettirip, duyurarak, yaşatarak her şeyi yaptıktan sonra bir bekleyiş kastettiğim. Bu aşamaya kadar beklemeden, hareket halinde ve eylemde bulunmayı ifade ediyorum aslında bir şekilde ulaştırana ve ulaşana kadar, büyük küçük demeden her türlü adımla. Durumları, olayları ya da kişileri kaderine bırakmak değil. Ve o süreçte üretilen her bir zerre, ortaya konan niyet, umut, güzel enerji, tekrarlayan sözler aslında gerçekleşmesi için de bir ritüel ve mantra niyetiyle, küçük büyük her bir adım, bekleyişi besleyen ve olumlu anlamda üzerine tuğlalar inşa eden ve nefes veren eylemler oluyor. Bu kapsam içinde ve kitaptaki gibi bir bekleyişi, pasif bir eylemsizlik olarak değil aksine somut adımlarla tam bir eylem ve hareket hali olarak da tanımlayabilirim. Ve kişinin kendini gerçekleştirdiği, beklerken de kendine, sevdiklerine, birilerine, doğaya, kolektife de iyi geldiği, ürettiği, birilerine iyi geldikçe bunun kendisine de şifa olduğu, daha önce farkında olmadığı kendi potansiyelini de keşfettiği zamanlar haline dönüştürebiliyor bu bekleyişi. Anın içinden geçerken elinden geleni yaptığı ve yaşamın hakkını vererek, evrenden aldığı güzel mesajların şükrü ve farkındalığıyla bir bekleyiş… Elbette, hiç kolay değil, bazen çok zorlu ve sancılı bir bekleyiş. Ama sonucuna kalpten inanç ve sevginin gücü;  ışık oluyor ruhuna ve devam etmesi için en büyük nedenlerden biri. Ve bu yolculukta kalbine, ruhuna; şifa olan, inancını destekleyen, perçinleyen, adeta teyidi niteliğinde gördüğü büyük küçük demeden somut her bir adım, çaba, emek, niyet, hareket, güzel enerji ve “Buradayım, seninleyim” işareti en çok nefes aldıran, güç verenlerden oluyor. Ve umut… Ülkemizin kurucusu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün o sözü her daim benimledir: “Umutsuz durumlar yoktur. Umutsuz insanlar vardır. Ben umudumu hiçbir zaman yitirmedim.” O’nun en zor zamanlarda söylediği bu söz yaşam felsefelerimden. Kalpten inanıyorsam umut denizin, gökyüzünün mavisi kadar sonsuz, eşsiz ve benimledir.

Lina Yalınçay: Günümüz Türk edebiyatında aşk çoğu zaman yüzeysel bir anlatıyla ele alınırken, siz derinlikli bir yolculuk sundunuz. Bu tercihle edebiyat dünyasında nasıl bir boşluğu doldurmayı hedeflediniz? 

Aysu Sevtekin:

Öncelikle bu hikâyeyi “derinlikli bir yolculuk” olarak tanımladığınız için çok teşekkürler. Yazarın yazdığı ulaşmış ruhlara ne mutlu. Günümüzdeki sığ ve yüzeysel ilişkilerin yaygınlığına karşın gerçek ve gerçekten de yaşanabilecek, var olan bir aşkı, sevgiyi yazmayı seçtim. Çünkü bireyselde ne kadar önemliyse kolektifteki önemine de inanıyorum. Bireyin ruh ve beden sağlığı ve yaşamla kurduğu tüm ilişkiyi, hayattan keyif alabilme olanağını da çok doğrudan olumlu anlamda etkileyeceğine inanıyorum. Sadece ben demiyorum nörobilimciler, kuantumcular, ruh beden bütünlüğüne inanan hekimler, böyle güzel ve gerçek aşkı deneyimlemiş, kanlı canlı yaşamış ve yaşayanlar ve konunun uzmanı birçok değerli insan da söylüyor. İnsan kendinden, duygularından, sevgiden ne kadar uzaklaşırsa, o kadar tek tip, sistemin dayattığı tarzda bireyler artıyor toplumda. Farklı olursa yargılanma kaygısı ya da yıllarca alıştığı kalıplardan onay alamama kaygısı belirebiliyor. El alem tanrısını saf dışı bırakmayı kastediyorum burada. Özüne sadık bir yaşam sürüyorsa ve mutluysa, kendi gibi olabiliyorsa dış onaya ihtiyaç yok aslında. Dışarıya karşı mutlu ya da hep güçlü gibi görünmeye çalışsa da içinde mutsuz, kendine yabancı ve istediği hayatı yaşayamayan bireylerin beden ve ruh sağlıkları da olumsuz etkileniyor. Bu durum yaygınlaştıkça kolektif ve toplum yaşamı da şüphesiz nasibini alıyor zincirleme bir trafik kazası gibi. Birilerine iyi gelmesi, “beni ne güzel ifade etmiş, yansıtmış, yalnız değilmişim, bastırdığım duygularla yüzleştim şifa oldu” demesi çok kıymetli yazarlık yolculuğumda. Biliyorum ki böyle seven, sevilen, böyle aşkları yaşamayı hak eden çok güzel kalpli, çok değerli insanlar var. Okuyanlardan bu anlamda çok güzel yorumlar geliyor. “Yalnız değiliz ve evet böyle aşklar var.” İnancını perçinlemesi ve edebiyatta bu anlamda yer alması çok güzel olur elbette. Aynı zamanda bireyin iç dünyasına yolculuk, kendini keşfiyle, aşkın sadece bir duygu değil bir varoluş yolculuğu, ruhsal bir tamamlanma, kendiyle yüzleşme, bastırdığı korkuları, kaygıları, tüm duygularıyla yüzleşip dönüşerek sevgiyi seçtiği ve kendine ulaştığı bir süreç de olduğunun vurgusu var aslında kitaptaki öykülerde.  Duyguları ifade edip yaşamanın ruh ve beden sağlığı açısından önemi. Çok anlamlı bir örnekle noktalamak istiyorum röportajı. Çok değerli bir takı tasarımcısı, harika bir kadınla yolumuz kesişti yazarlık yolculuğumda. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inananlardanım. O tanışma öyküsü ve bu süreci de yazacağım ileride. ‘Aşkımın Güneyinde’den hem kapaktan hem öykülerden, karakterlerden çok etkilendi. Kitaba takı koleksiyonu tasarladı. Irmak’ı o kadar benimsedi ki kolyenin adını ‘Irmak’ koydu. Sadece renklerle kapağı yansıtmadı. Her bir taşı hangi öykünün hangi kısmından esinlenerek kullandığını da anlattı. Hikayesi var takı koleksiyonunun. Kolyeler, küpeler, bileklikler, yüzük ve çanta… Evet, Aşkımın Güneyinde takı koleksiyonu var. Anlatırken bile tüylerim diken diken oldu. Soruda vurguladığınız yere cevaplardan sanırım. İlk kez bir kitaba takı koleksiyonu tasarlandığını gördüm. Başka varsa da en azından şu ana kadar ben ve bu hikâyeyi bilenler hiç duymadık. Kendiliğinden oldu. O aşk, Irmak, Güney, iki karakterin derin sevgisi, kitaptaki betimlemelerde kendini oralarda hissetmesi, bir bütün olarak kitaptan çok etkilenmesi, kalbine dokunması… Müge Hanım’a bu tasarımı yaptırmış. Karakterlerin her türlü zorlukta, ölümde bile hep sevgiye tutunması, sevginin iyileştirici gücüne inanması ve yaşamda ayakta kalıp, hayatın hakkını vererek yaşama gayreti, Müge Hanım’ı çok etkilemiş. Kitaptan, sorularınızda da olduğu gibi; “Sonsuz bir umut aldım, en zor anlarda bile.” diyor. Ve ekliyor: Küpede kullandığı taşı Japonya’dan getirtiyor, çiçeğini. Hiroşima’ya atom bombası atıldığında birçok canlı türü yok olurken birkaç bitki türü filiz vermiş. O taşta kullandığı bitkilerden biri o, Ginko yaprağı. “Aşkımın Güneyinde’nin bana verdiği umut öyle bir umut.” der. Okuyanın kalbine böylesine dokunması, ilham olması, bu kadar güçlü duyguları hissettirmesi…Yazarken edebiyatta herhangi bir boşluğu doldurması niyetiyle yazmadım. Çok güçlü hissettim, yaşadım, kalbimden, ruhumdan geldi, ifade etmek istedim, benden aksın istedim ve yazdım. Sözcükler, satırlar dökülmeye başladı bir anda. Çok güçlü hissettim ve yazdım. Yazdıkça bana iyi geldi, iyi gelsin de istedim başkalarına da kolektife de. Sorularınızdan da yansıdığı gibi bu kadar derinlikli bir yere konmasına, bu değerin atfedilmesine ne mutlu… Sevgiden daha büyük bir şifacı olmadığı gerçeğine derin inancım ve kolektife de bunun çok güzel etkilerinin kelebek etkisi misali yayılması dileklerimle.

Birbirinden derin, kıymetli ve anlamlı sorularınız için çok teşekkürler.