ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA YAYIMLANMAYA DEĞER BULUNDU
ARINMA GECESİ
Eda, ofisindeki pencereden dışarı baktı. Hareketli caddenin ucunda gün batımı yüksek binaların tepesini kızıla boyamıştı. Caddenin sağında yükselen iş yerlerinin siyah camlarından turuncu ışık kan gibi damlıyordu. Gözleri karmaşayı taradı. Sanki aşağıda bir yerde görecekti onu. Ama yoktu! Geniş odasında ileri geri yürüdü. Birkaç dakika sonra tüm gün notlar aldığı ceviz masaya oturdu. Sol eline yanağını yasladı, diğer eli masada tıkırtılar oluşturdu. Bugün gelmeliydi, gelmesi gerekiyordu ki onu kovsun ama henüz ortada yoktu. Saat ilerliyordu. Derinlerinde bir yerde sabır ile korku karışıp duruyordu beklerken.
Odanın kapısında küçük bir hareket oluştu.
“Eda Hanım, bir isteğiniz yoksa çıkıyorum.”
Dalgınlığından sıyrılır gibi oldu. Parmakları masadaki ritmi bıraktı. Başını kaldırdı. Bu, çalışanlardan Serpil’di. Kadının yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Omuzları hafifçe düşmüş, gözleri kısılmış, cevabını bekliyordu.
“Peki, çıkabilirsin.”
“Bir isteğiniz olacaksa biraz daha kalabilirim.”
“Yok, çık sen.”
“Son bir kahve filan?”
“Gerek yok, yarın görüşürüz.”
Yalnız kalıp onu beklemekten ve kovmayı başarmaktan başka istediği yoktu. Ofis kapısının kapandığını duydu. Herkesin çıktığından emin olunca yerinden kalktı. Işığı söndürüp dönecekti ki duvardaki boy aynasında kendini gördü. Zayıf vücudu öne eğilmiş, saçları biraz dağılmıştı. Tereddütlü, acınası… O, geldiğinde böyle görünemezdi. Güçlü ve kararlı olmalıydı. Saçlarını yeniden topladı. Rujunu tazeledi. Omuzlarını ve belini dikleştirdi. Mavi gözleri ateş yalımı gibi parladı. Önceki tecrübelerinden onun daha çok karanlıkta geldiğini biliyordu. Işığı kapatıp camın önüne geçti. Bu oda hiçbir zaman tam karanlık olmuyordu ki. Kentin en işlek caddelerinden birindeydi çünkü. Yüksek binaların ışıkları birer yıldız gibi Eda’nın baktığı cama dökülüyordu. Aşağıda hızla giden arabalar… Kol kola insanlar, lokantalara girenler, işten çıkanlar. Işık da, ses de, hareket de bitmiyordu. Akıp gidiyordu her şey. Onu kovduğu zaman ne ses ne tartışma kalacaktı. Tamamen yalnızlaşacaktı Eda. Sahi, öyle mi olacaktı? Olsun, beyninin efendisinden kurtulup özgürleşecekti ya. Yalnızlık göze alınabilir bir bedel olmaz mıydı? Ya yine kovamazsa? Oturduğu sandalyeden şalını alıp büründü. Oda soğuk değildi ama titreme aldı bedenini. Bu kez başaracaktı, kesin. Annesi olsa “Beceriksiz,” derdi, “şimdiye dek neyi doğru düzgün yaptın ki?”
“Ama anne…”
“Sus, bak etrafına. Yaşıtlarının boy boy çocuğu var. Daha senin bir kocan bile yok. Kız kurusu kalacağını biliyordum. Kim n’apsın seni?”
“İşin de olmaz, zekân da yok, okuyamazsın da diyordun.”
Annesinin kocaman kahkahasıyla göbeği hopladı.
“İşmiş, zekâymış, hıh psikolog hanım.”
Eda, camda beliren annesinin hayalini hırkasının koluyla sildi. Alnını yasladı onun yerine. Karşıdaki durakta tek bir taksi kalmıştı. Aşağıda arabaların aktığı çift yönlü cadde arasına sıralanmış ağaçlar, sert rüzgârla savruldu. Pencereye kış habercisi birkaç damla vurdu. Yağmur, camdaki yıldızları kırdı. Bir süre öylece kaldı. Dışarıdan gelen ışıkla bileğindeki saate baktı: 23.00. Tam üç saat geçmişti mesai bitiminden bu yana. Sabaha kadar beklese bile bu kez başaracaktı. Artık dönüşü yoktu. Yarın özgürlüğüne kavuşmalıydı.
Danışanlarını yatırdığı koltuğa sırt üstü uzandı. Başını kolçağına yasladı. Gözlerini kapadı. Önce odadaki sesi dinledi, sonra kendi nefesini. Ellerini, bacaklarını sıkıp gevşetti. Derin bir soluk aldı. “Göreceksin anne!” dedi.
“Ölüler göremez ki aptal,” diye karşıladı annesinin sesi. Eda, buruk gülümsedi. “Ona kalırsa konuşamaz da ama sen hiç susmuyorsun.”
Homurtulu soluğunu bıraktı annesi. Eskiden olsa deli gibi korkardı ondan. Ensesinden sadece zayıf bir ürperme geçti.
“Ben o adamı gördüğüm gün söylemeliydim seni babama.”
“Sus, tokadı yersin sıpa.”
“O adam, babamın arkadaşı değil miydi?”
“Sana ne, sakın ağzımı açayım deme.”
“Ama babam?”
“Kes dedim sana, kes!”
“Ben çoktan biliyordum aslında…”
“İyi bok yiyordun.”
Annesi damarlı ellerini kızının boğazına geçirdi.
“Konuşursan gebertirim seni.”
İlk kez “Senden korkmuyorum!” diye bağırdı Eda.
Kadının elleri biraz gevşedi. Suratı allak bullak oldu.
“Korkmuyorum… korkmuyorum!”
Annesinin elleri tamamen çözüldü. Hayali yok olup giderken yüzündeki şaşkınlık okunuyordu hala. Doğrulup oturdu Eda. Bir süre kesik kesik soludu. Sakinleşir gibi oldu. Toparlandı. Ayağa kalktı. Sarsak birkaç adımdan sonra cama yaklaştı yine. Yağmur hızlanmıştı, geniş pencereyi baştan aşağı yıkıyordu. Işıldayan asfalta baktı. Kaldırımda yürüyen, paçaları sıvanmış insanlara… Arabaların sayısı artmıştı. Özellikle taksiler… Trafik sıkışmıştı. Tam baktığı noktadaki taksinin şoförü kafasını yukarı kaldırdı. Ablak yüzlü, bıyıksız, kır saçlı… Babasına benzetti onu.
“Babam,” dedi, “gördün mü beni?” Gülümsedi gibi geldi adam, dahası göz kırptı. Sonra duran arabaların arasında boşluklar bula bula kaydı trafikte. Taksinin arkasından birkaç damla gözyaşı döktü Eda. Babasının emekli olduktan sonra bile taksicilik yaparak biricik kızını okutmak için sabahlara kadar çalıştığı günler geldi aklına. İçi özlemle buruklaştı.
Bugün gelmeyecek, diye düşündü. Yine de kovacağım onu. O beni bulmazsa ben onu bulurum. Işığı yaktı, duvardaki saat gece yarısını gösteriyordu. Banyoya gitti. Yüzünü sabunlu ılık suyla yıkadı. Bir daha bu kadar makyaj yapmayacaktı. Gizleyecek neyi kalmıştı da… Eve gitmek için geç olmuştu. Danışanların koltuğunda yatmaya hiç niyeti yoktu. Ah, o koltuğun dili olsaydı da konuşsaydı. Nereden gelmişti yine onu kovmak aklına? Dinlediklerinden mi güç bulmuştu Eda? Beterin beteri mi var demişti? Öyle ya da böyle. Geçmişin hayaletleri rahat bırakmalıydı artık onu.
Bekleme salonundaki kanepelerden birinin kırlentine şalını serdi. Kendine yastık yaptı. Uzandı. Babasını düşündü. Çalışmadığı tek pazar gününde Eda’yla yürüyüşe çıkarlardı. Sonra sahilde bir kahveye oturup adaçayı yudumlar, uzun uzun Eda’nın hayallerinden söz ederlerdi. Defalarca dilinin ucuna gelmişti annesinin yaptıklarını söylemek ama nasıl denirdi sevdiğin iki insan el ele vermiş… Böyle anlarda “Yine daldın,” derdi babası. Hiç anlamında omuzlarını kaldırıp indirirdi Eda. Yüzüne sahte bir tebessüm oturturdu. Kırlaşmış saçlarının önünü düzeltirdi ve anlamaya çalışarak bakardı adam. Bakışlarından bile babasının kendisiyle gururlandığını hissederdi. “Ne zamana kadar taksicilik yapacaksın,” diye sorduğunda “Hele sen mezun ol, işini eline al da bakarız,” demişti. Son sınıftaydı o zaman. Ne yazık ki mezun olduğunu göremedi. Karısının ihanetini öğrendiği gün kalp krizinden öldü. Eda, yıkıldı o zaman. Anlatamadığı tüm sırlar, birer kesici olup kalbine oturdu. Yine o tanıdık hüzün çöktü yüreğine. Yattığı yerde birkaç kez döndü. Sonra nasılsa içi geçmişti ki kapının tıkırtısıyla ayıldı. Önce emin olamadı ama kapı yeniden çaldı.
Eda, doğrulup parmak uçlarında yürüyerek gözetleme deliğinden baktı. Sarışın, zayıf, bembeyaz yüzünde dikkatle açılmış iri gözleriyle dışarıdaki de kendisine bakıyordu. Kapının arkasındaki varlığından haberdardı. Açmasa korktuğunu anlardı. Hem onu kovmayı yine ertelemiş olurdu—belki de hiç yapamazdı.
Işığı yaktı. Kapıyı açtı. Kadının girmesi için geri çekildi. Kapıdaki gölge gibi süzüldü içeri.
“Seni bekliyordum,” dedi Eda.
“Biliyorum,” dedi kadın, “niye beklediğini de biliyorum.”
Tartışacaklarını sanmıştı ama karşısındaki sanki uzlaşma havasındaydı. Bu, bir tuzak mıydı? Şimdiye kadar hiç anlaşamamışlardı da.
“Bak Eda, beni kovmak için beklediğini biliyorum.”
“Başka türlü nefes alamıyorum. Bana hep acı veriyorsun.”
“Bunu isteyerek yapmıyorum.”
“Çoğunlukla annemin sözlerini kullanıyorsun bana karşı. Yargılıyorsun, suçluyorsun, aşağılıyorsun.”
“Kötü bir gün geçirmişsin belli.”
“Senden önce annem buradaydı.”
“Anne-miz, Eda.”
“Maalesef.”
“Peki, ne istiyorsun? Tamamen gitmemi mi?”
“Git!”
Kadın, Eda’yı duvardaki aynaya çevirdi. Yan yana durdular. Aynı boy, aynı ten, aynı mavi gözler…
“Biz bütünüz. Nasıl ayrılabiliriz?”
“Ömür boyu kötü sesini, acımasız sözlerini sineye mi çekeyim? Ben artık özgür olmak istiyorum.”
Kadın, sessiz adımlarla Eda’nın çevresinde dolaştı. Ayakları yokmuş gibiydi.
“Sen bugün ilk defa annemize karşı çıkarak özgürleştin zaten.”
Eda elini çenesine götürdü. Danışanlarını da böyle dinlerdi.
“Mutlu olmam, kendimle barışmam için gitmen şart.”
“Hayır. Bensiz yaşayamazsın.”
“Seninle de yaşayamıyorum ki.”
“Bak canım, sen hiç iç sesi olmayan bir insan biliyor musun?”
“Ben ilk kişi olmayı başarırım belki kim bilir.”
Eda, babasının ölümünden bu yana kalbini sızlatan yalnızlığını düşündü. Tek başınalıkta bazen güç buluyordu bazen de zavallılık. Ya tamamen zavallıya dönüşürse?
Diğeri, onun kararsızlığını sezdi.
“Şöyle yapalım: Ben daha onaylayıcı olmaya çalışayım,” dedi.
Evet, Eda da danışanlarının çoğuna olumsuz düşüncelerini değiştirmeyi anlatmaya çalışıyordu. Düşünce değişirse duygu; duygu değişirse davranış da değişebilir, diye diye otomatikleşmiş olumsuz düşüncelerini olumlu düşüncelerle değiştirme ödevleri veriyordu. Sanki çok kolaydı da… Yine de teslim olur gibi gardını indirdi.
Kadının bedeni, onun vereceği cevabı beklemeden hafifçe yükseldi. Ardından bir top ışık olup Eda’nın ağzından içeri süzüldü, göğüs boşluğuna yerleşti.
Bir süre sessizlik oldu. Kanepede döndü Eda, gözleri aralandı. Rüya mı görmüştü anlayamadı.
Sonra içinden, boğuk bir ses yükseldi:
“Barışalım artık…”
Gözlerini yeniden kapattı. Nefesini tuttu. Dışarıdaki gece nihayet sessizleşmişti. Onunsa göğsündeki durmadan “Hem kimse iç sesi olmadan yapamaz ki,” diyordu.
Kalbine, gerçek barışın başlangıcı mı yoksa yeni bir savaşın habercisi mi sokulmuştu, henüz belli değildi. Sadece Eda şimdilik rahatlamıştı.

