SELMA ÖZHAN VE “MERİZAT” ÜZERİNE
Eğitimciliği yanında yazın dünyasında var olmayı sürdüren Selma Özhan’ın yetişkinler için yazdığı Ayaz Vurdu Dut Ağacının Dallarına (2014), Hüzün Çığlığı (2017), Çekmecede Kaldı Sabah (2021) de yayımlandı. Ayrıca 8/11 yaş arası çocuklara dair dört çocuk kitabı da vardır. Son öykü seçkisi Merizat 2025 Şubat ayında okurlarıyla buluştu.
“Merizat” altı uzun öyküden oluşan bir ayna. Bu aynada, her karakterde kendi acılarımızın, sevinçlerimizin yansımasını buluyoruz. Yazar; olaylarla yüzleştiğimizde nasıl başa çıktığımızı, ilişkilerin karmaşıklığını, duyguların dipsiz kuyularını, acının ve yalnızlığın gölgesinde sürüp giden hayatların izlerini sade ama derin bir dille resmediyor. Öyküler, sosyo-psikolojik açıdan iki ayrı kategoriye ayrılabilir.
“Kenger Sakızı” bugün artık nadir rastladığımız memur ciddiyetinin simgesi bir karakterin portresiyle açılıyor.
“…Kütüphanenin birinde bir kadın memur çalışıyordu. Orta boylu, kül rengi saçlı, gözlüklü, koyu boşlukları saymazsak dişleri sarı, dudak kenarı benli, kahve tonlu göz çevresiyle sarılık geçirmekte olan birinin yüzü gibi kara sarı benizliydi…”
Çalışkanlığı ve okuma tutkusu, çevresindekiler tarafından hem hayranlıkla karşılanıyor hem de alay konusu oluyordu. “Münevver Hanım, sen olmasan bu kütüphane batacak valla!” O, babasından miras kalan bir disiplinle, kendini sadece işine adamıştı. Yazı yazarken başkalarının davranışlarından etkileniyor ama bunu asla belli etmiyordu. On parmağını ustaca kullanarak yazısını bitiriyor, kâğıdı daktilodan bir çırpıda çıkarıp ilgilisine teslim ediyordu. Arkadaşlarından gelen alaycı sözler ve bakışlar, onu rahatsız etse de eliyle ağzını gölgeleyerek tek bir cümleyle yetiniyordu: “Siz de ne çok uğraşıyorsunuz benimle…”
Bir kız çocuğuna, doğduktan kırk gün sonra adının konması, o çocuğun ailede istenmeyen bir misafir olduğunu fısıldıyor kulağımıza. Erkek çocuk beklentisinin hüsranı, bir karaya vurma hikâyesi gibi. Yaşadığı ortamın sakilliği, toplumdan uzaklığı, boş zamanlarında sürekli okuması, işine olan bağlılığı, onu tutunamayan bir karakter olarak resmediyor. Satır aralarında, derin bir varoluş sorunsalıyla boğuşan, kabuğuna çekilmiş bir kadın beliriyor gözlerimizin önünde. Münevver Hanım’ı bu hale sürükleyen etmenlerin merakıyla okurken hem gülümsüyoruz hem de derin düşüncelere dalıyoruz. Toplumsal ve psikolojik derinliği olan “Kenger Sakızı”, baştan sona kadar ilgimizi canlı tutuyor.
“Kanyak”
“Kerzi; belini, karnını tutarak iş yapıyor, ağrıyan yerinin neresi olduğunu kestiremeyince tam şuram ağrıyor da diyemiyordu. Ekin tarladan kaldırılıp harman sürülseydi, ellerine biraz para geçerdi o zaman. Doktora da gidebilirdi. (…) Buğday satılıncaya kadar canını dişine takacaktı.”
İş yaparken en başta gelen ama harcarken en son o kendini düşünen Anadolu kadınına tipik bir örnek karakter.
“Taş gibi yüreği vardır Anadolu kadının, her derde dayanır. Yeter ki evlatlarının yüzü gülsün. Toprak anadır, kadın da. İkisi de verir, ikisi de besler.”
“Bez Bebek”
Oğlan doğurmadığı için aşağılanan kadının hikâyesi. Bir annenin psikolojisini anlayabilmek için onun yetiştiği ortam, özellikle annesiyle çocukken yaşadıklarının etkisi üzerine, üç kuşak kadınların iç içe geçmiş, acı gerçekçiliğe örnek bir öykü.
“Merizat”
Kendi yaşadığı kıyıma anlam veremeyen, hepimizin yüreğini sızlatan küçük bir kızın öyküsü.
“Ağzının kenarındaki köpüklü tükürük suda kabarcıklar oluşturuyor, yosunlar titriyor, küçük balıklar yanından kayıp gidiyordu. Ayağın biri aşağı biri yukarı…”
Sırtını inançlara dayamış ataerkil otoritenin, dogmatik düşüncenin kadına ve kız çocuklarına layık gördüklerine bir başkaldırı… Bu öykü, okuyucuyu derinden sarsan, sessiz bir çığlık gibi yankılanan bir ağıt adeta!..
“Sahi Neyim Ben”
Çocukluğu yarım kalmış bir kadının, gece yarısı tekinsiz kent sokaklarında nelerle karşılaştığının merakını uyandırıyor. Anlatıcı “Sahi Neyim Ben?” diye kendine sorduğu gibi, okuyucuyu da aynı sorgulamaya itiyor. Bu öykü, toplumda kadınlığın sınırlarında gezinmenin hem heyecan verici hem de tehlikeli yanlarını gözler önüne seriyor. Toplumun dayattığı roller ve bireysel özgürlük arasındaki çatışma okuyucuyu derin düşüncelere sevk ediyor. Bu sorgulamanın içinde, dogmatik düşüncenin kadını kalıplara sokma çabası, bireysel özgürlüğün kısıtlanması ve kadının kendi kimliğini bulma çabası da kendini gösteriyor.
“Karşılaşma”
Eşiyle birlikte kır yürüyüşüne çıkan ve ansızın yağmura tutulup sığındıkları evde yıllar sonra köyüne dönen çocukluk arkadaşıyla karşılaşan Mehmet, bir yandan çocukluk arkadaşını bulmasının mutluluğunu yaşarken aynı zamanda yarım kalmış gençlik aşkı arasında sıkışıp kalması konu edilmiş.
“Bu evler, zamanın yıprattığı hatıraların dokusunda yeniden şekillenip tıpkı zihnin sisleri arasında parlayan solgun yıldızlar gibi ona yaklaştı.” Yetmişlerin gençleri aidiyetlerine göre birbirine düşman ettiği o yılların çatışmalı günlerine sürüklüyor bizi.” (s.58)
“Ilık Islaklık”
“Zihnimiz, anılar söz konusu olduğunda oyun oynamaya meyillidir. Öyle ki, yıllar önce yaşanmış bir olayı mı hatırlarız yoksa olaylardan kalan izleri mi?” (s.77)
Yağmurlu Ankara sokaklarında geçmişin ayak izlerini arayan yaşlı kadınla dünü bugüne ekleyen hikâyesinin peşinden sürükleniyoruz. Ben diliyle anlatımın içtenliği, kadınla bütünleşiyor, Cebeci’nin sokaklarını onunla birlikte geziyoruz.
Merizat öyküleriyle okuyucuyu derin bir içsel yolculuğa çıkarırken dogmatik düşüncenin gölgesinde yaşamların acı gerçeğini de gözler önüne seriyor.
Selma Özhan’ın yaşanmışlıktan esinle oluşan öykülerinin odağında yine kadınlar var. Bu öyküler kişilerin iç dünyasına yapılan derin bir yolculuk… Yaşamı sorgulayan, varoluşun labirentlerinde kaybolmuş ruhların hikâyeleri. Bu öykülerde, kişisel yaşama tutunma çabası, varoluşsal sancılar ve içsel hesaplaşmalar okuyucuyu kendi benliğiyle yüzleşmeye davet ediyor.

