GADAMER İLE SANATI ANLAMANIN OLAYLARI
Gadamer’in hermeneutik fenomenoloji yaklaşımına göre sanat eserini anlamak bir olaydır. Olay bir gerçekleşmeyi ve hareketi ifade eder ve sonu belli değildir. Bu nedenle, Gadamer için anlam önceden belirlenmiş bir içeriğe göndermede bulunmaz. Anlam bir temsil meselesi değildir. Anlamın olay olması onun açık uçlu yapısını ve hareketini vurgular. Felsefe, tarih boyunca, ağırlıklı olarak özü, tözü, ideayı, formu, ilkeleri ya da kökeni arayarak sabit olanı bulma çabasında olmuştur. Düşünce yaygın olarak soyutlamalar biçiminde ilerlemiş, değişmeyeni aramış ve durağan olana yönelmiştir. Bu eğilimin çağdaş felsefe tarafından farklı şekillerde sorgulanmasıyla olay ontolojisi gündeme gelmiştir. Gadamer olay ontolojisini benimseyen düşünürler arasındadır.
Sanatın, Gadamer düşüncesinde özel bir yeri vardır. Gadamer, kendi “hakikat” anlayışını sanatla ilişkilendirir, ona göre sanat eseri yalnızca bir duyum değil, aynı zamanda yaşamla doğrudan ilgili ve onu dönüştürme gücüne sahip bir hakikattir. Gadamer’e göre özellikle sanatın anlaşılması bir olaydır, çünkü sanatın anlaşılması, zaman ve mekâna göre değişir ve eser ile her karşılaşmada farklı bir şekilde gerçekleşir. Sanat eseri tamamlanmış, bitmiş bir “nesne” değildir. Sanat eserleri sabit değildir, yorumlanmalarındaki açık uçluluk nedeniyle eserler devam etmektedir. Sanat eserleri karşısında yaşanan anlam olayları spekülatif bir harekettir, hiçbir zaman tamamlanmaz. Anlama, sürekli devam eden bir süreçtir çünkü eserler cereyan eder. Anlamak, metodolojik bir etkinlik değildir.

HANS–GEORG GADAMER
Gadamer’in hermeneutiği, yazarın niyetini bağlayıcı bulmaz, bu nedenle onu açığa çıkarmayı amaçlamaz. Eser bir kez yaratıldığında, yazardan bağımsızlaşır ve gelecekteki anlamlarına açılır. Bir eserin zaman içindeki farklı sunumları ona farklı anlam olanakları verir. Eşzamanlılık (contemporaneity) da Gadamer için önemli bir kavramdır. Eşzamanlılık bir eseri geçmişten bugüne uzanan zamansal boyutuyla anlamaya yöneliktir. Gadamer, eserin orijinali ya da belirli bir sunuma ayrıcalık tanımaz. “Her tekrar, eserin kendisi kadar özgündür” der. Örneğin, bir müzik eserinin her sunumu, aynı orkestra tarafından çalınsa bile, farklı ve tekrarlanamaz bir olaydır. Bu nedenle, bir müzik partisyonu hem yorum hem de sunum açısından büyük bir çeşitlilik barındırır.
Eşzamanlılık, anlamın zaman ve mekân içinde sürekli değişen anlam hareketini yansıtır. Örneğin Bach’ınGoldberg Varyasyonları’nın yazıldığı günden bugüne yorumlanmaları ile Japonya’da ya da ülkemizde dinlenişleri arasında farklar olması kaçınılmazdır. Barok eserleri, yüzyıllardır dinlenen aşina bir müzik türü olarak dinlemekle onları ilk kez duyulan yabancı, garip ve yorucu bir müzik olarak dinlemek farklı anlam olaylarıdır. Bu farkları Gadamer’in geliştirdiği “ufukların kaynaşması” bağlamında ifade edersek; bizim türkülere aşina müzik ufkumuzla bu aşinalığı taşımayan bir müzik ufkunun Bach’ın ufku ile kaynaşması farklı anlam olayları olacaktır.
Bir hermeneutikçi olarak Gadamer yorumlama üzerine düşünür. Gadamer “doğru” bir yorumu hedeflemez. Onun için yorum mevcut bir orijinali hedeflemek değildir. Yorum daha ziyade esere katılım meselesidir. Bir eseri anlamak için o eserin anlamını “duymaya açık” bir katılım gerekir. Sanat eserleri her zaman anlam fazlası taşır. Gadamer, sanat eserinin bir iddiada bulunduğunu söyler. Bu, eserin bir şey temsil etmeden kendini sunmasıyla ilintilidir. Bu nedenle, sanat eseriyle bir “ben-sen ilişkisi” kurulabilir. Eseri “sen” olarak görerek onunla diyaloga girmek, onla karşılaşmak anlamına gelir. Eser bize bir “sen” gibi göründüğünde, bir talepte bulunur, bu nedenle eserlerle karşılaşmalar diyalojik modda gerçekleşir. Böyle bir karşılaşma ve ilişki ancak esere açık olmakla mümkündür.
Sanat eserleri yalıtılmış varlıklar değildir, onlar deneyimlerinin içinde oluşur. Bu anlamda içlerinde bulunan belirsizlikle geçmişten gelerek geleceğe yönelirler. Sanat eserleriyle karşılaşmalar sanat olayıdır, çünkü gerçek eserler tanıdık olanı sarsar ve insanları şaşırtır. Gerçek bir karşılaşma ancak hazır bulunuşlukla, bir başka deyişle yabancı olana açıklık ile mümkündür. Karşılaşma, anlamın ortaya çıktığı bir olaydır. Karşılaşmalar aynı zamanda kendimizle karşılaşmadır ve nasıl sonuçlanacağı önceden belli değildir. Bu nedenle, sanat eseriyle karşılaşma, yaşamsal etkileri olabilecek güçlü bir olaydır, çünkü sanat yaşam ile doğrudan ilintilidir.
Kısacası, sanat eseri, yaratıcısının niyetini aşan kendi bağımsızlığına sahiptir. Gadamer’e göre eser yalnızca geçmişten gelen bir ses olarak konuşmaz; aynı zamanda, bu bağımsızlık sayesinde yeni olarak ve şimdiye hitap ederek konuşur. Bu bağlamda, anlamın olay oluşu iki şekilde ifade edilebilir: Hem anlamın kendisi bir olaydır hem de anlama süreci bir olaydır. Örneğin iyi romanları her okuyuşumuzda farklı anlamlar yakalayabiliriz. Çünkü anlamda tamamlanmayan bir şey vardır; her zaman bir eksiklik ve daha fazlası söz konusudur.
Eserle oyalanmak, sanatla karşılaşmanın önemli bir yönüdür; çünkü bu oyalanma, karşılaşmayı yoğunlaştırır ve onu bir olay hâline getirir. Sanatla karşılaşmak, eserin özerk zamanına girmek ve bu zamanı kendine mâl etmektir. Van Gogh’un Japon sanatıyla karşılaşması sanat tarihindeki sayısız sanat karşılaşmaları arasında çarpıcı bir örnektir. Van Gogh, ilk bakışta kendisini fazla etkilemeyen Japon sanatı üzerinde oyalandıkça, onunla karşılaşmaya başlamıştır. Mektuplarında bunu şöyle ifade eder: “Bir süre sonra bakışın değişir, daha Japon bir gözle görmeye başlarsın, rengi farklı hissedersin”. Van Gogh’un bu karşılaşmalar sonucunda edindiği Japon gözü onun eşsiz sanatını biçimlendirmiş ve Vincent bize hiç tükenmeyecek karşılaşmalarımız için kendi eserlerini armağan etmiştir. Karşılaşma uzun süren bir olaydır. Yıllar, hatta ömür boyunca devam edebilir. Sanat tarihi bir anlamda da sanat karşılaşmalarının tarihidir.

PAUL CEZANNE-APPLES AND ORANGES
Gadamer’in sanatı anlamayı olay olarak görmesi, bizim anlamaya dair ufkumuzu açar. Anlamanın ne kadar uzun ve bitimsiz bir yol olduğunu D. H. Lawrence’ın elmanın anlaşılmasına dair sözleri ne güzel belirtir: “Cézanne, elmayı en iyi anlayan kişidir; çünkü bize elmanın ‘elmalığını’ göstermiştir”. Deleuze’un de ilgisini çeken bu sözler, bize elmayı anlamanın ve anlatmanın yalnızca tek tek insanlar için değil, insanlık için bile ne kadar uzun bir yolu olduğunu belirtir. Bu uzun yolda en ileri giden şimdilik Cézanne olmuştur. Elmayı anlamanın yolu bile henüz tamamlanmamıştır. Picasso’ya göre ise Matisse öldüğünde, rengi gerçekten anlayan tek ressam olarak Chagall kalacaktır. Rengi anlamak nasıl da tamamlanamayan bir uğraş, hatta bir başlı başına bir yaşamdır. Örneğin, Monet rengi anlamanın yaşamını yaşamıştır, diyebiliriz. Bizim de bir Monet’yi ya da bir Van Gogh’u anlamamız, eserleri üzerinde oyalanmalarımız ile başlı başına olay olacaktır. Anlamak olaylı bir çabadır.
Kaynaklar:

