Tarih Yazımının Entelektüel Dinamiği
Tarih yazımı, insanlık onurunun ve bilgisinin geçmişle olan bağını kurarken, yüzyıllar boyunca bilgi felsefesinin en çetin ve temel tartışma alanlarından biri haline gelmiştir. On dokuzuncu yüzyılın pozitivist tarihçiliği, özellikle Leopold von Ranke’nin öncülüğünde doğa bilimlerinin kesinliğini ve metodolojisini model alarak, tarihin “gerçekte nasıl olduysa öyle” yani nesnel bir şekilde, hiçbir kişisel yorum katılmadan kaydedilebileceğini hararetle savunmuştur. Bu anlayışa göre tarihçi, geçmişin tozlu rafları arasında bulduğu belgeleri yan yana getiren, onlara müdahale etmeyen pasif bir gözlemcidir. Ancak modern tarih felsefesi metinleri ve özellikle R.G. Collingwood’un ufuk açıcı yaklaşımları derinlemesine incelendiğinde, tarihin asla dondurulmuş bir fotoğraf karesi gibi saf ve nesnel bir biçimde aktarılamayacağı; aksine tarihçinin içinde bulunduğu şimdiki zamanda, kendi soruları, kültürel birikimi ve kavramsal çerçevesiyle zihninde yeniden yarattığı son derece dinamik bir “felsefi inşa” olduğu gerçeği açıkça görülmektedir. Bu makale, tarihin neden sadece bir kayıt memurluğu ya da veri depolama işlemi olamayacağını, aksine tarihçinin geçmişi kendi zihninde nasıl diyalektik ve felsefi bir süreçle yeniden yapılandırdığını R.G. Collingwood, G.W.F. Hegel, Karl Marx, Oswald Spengler ve Arnold Toynbee gibi dev düşünürlerin perspektiflerinden yola çıkarak çok daha detaylı bir biçimde irdeleyecektir.
Pozitivist anlayışın en zayıf noktası, tarihin sadece belgelerde ve kalıntılarda hazır bir halde bulunduğunu, tarihçinin ise bu hazır parçaları birleştirerek mutlak nesnel gerçeğe ulaşabileceğini varsaymasıdır. Collingwood bu metodolojik hatayı “kes-yapıştır tarihçilik” olarak adlandırarak şiddetli bir eleştiriye tabi tutar. Ona göre bu yöntem, tarihçiyi kaynakların kölesi haline getiren, onu yaratıcılıktan ve eleştirel akıldan mahrum bırakan pasif bir derleme faaliyetidir. Oysa gerçekte hiçbir kanıt veya belge kendi başına konuşma yetisine sahip değildir; tarihçi onlara dokunana kadar derin bir sessizlik içindedirler. Bir belgenin, bir paranın ya da bir yazıtın “tarihsel bir kanıt” niteliği kazanması, ancak tarihçinin kendi şimdiki zamanının ihtiyaçlarından yola çıkarak o nesneye belirli, metodolojik sorular sormasıyla mümkün hale gelir. Örneğin, bir Roma yazıtı bir dil tarihçisinin elinde Latincenin gramer yapısının evrimini kanıtlarken, bir siyasi tarihçinin elinde Roma devletinin bürokratik hiyerarşisini aydınlatan bir meşale haline gelebilir. Buradan anlaşılacağı üzere tarihsel bilgi, dış dünyada keşfedilmeyi bekleyen bir “şey” değil, tarihçinin sorularıyla yoğrulan, onun zihinsel laboratuvarında inşa edilen aktif ve bitmek bilmeyen bir anlamlandırma sürecidir.
Eğer tarih, dış dünyada hazır bekleyen bir veri yığını değilse, onun nasıl yazıldığı ve zihinde nasıl şekillendiği sorusu Collingwood’un “yeniden canlandırma” doktrini ile yanıt bulur. Collingwood, tarihin doğa bilimlerinden en temel farkının, olayların sadece dışsal ve fiziksel yönüyle değil, onların arkasındaki “içsel” yani düşünsel yönüyle ilgilenmesi olduğunu vurgular. Bir bilim insanı bir elmanın neden düştüğünü yerçekimiyle açıklarken, bir tarihçi Sezar’ın Rubicon nehrini geçmesini sadece fiziksel bir hareket olarak değil, bu eylemin arkasındaki siyasi hırs, stratejik düşünce ve irade olarak incelemelidir. Tarihçi, geçmişteki aktörlerin karşı karşıya kaldığı seçenekleri, hissettikleri baskıları ve yürüttükleri mantığı kendi zihninde metodolojik bir disiplinle “yeniden yaşar”. Bu zihinsel süreç, sürekli bir soru-cevap diyalektiği ile ilerler; tarihçi geçmişe her yeni soru sorduğunda kanıtlardan aldığı yanıtlar onu yeni bir soru sormaya iter. Bu nedenle tarih hiçbir zaman “tamamlanmış” veya “son noktası konulmuş” bir bilim olamaz. Her yeni kuşak tarihçi, geçmişi kendi zamanının ruhu, değişen ahlaki değerleri ve güncel toplumsal sorunları ışığında yeniden sorgulayarak aslında geçmişi her seferinde yeniden inşa eder.
Tarihsel inşa sürecinin bir diğer görkemli boyutu, tarihçinin elindeki dağınık malzemeyi ancak geniş ve kavramsal bir çerçeveye oturtarak anlamlı kılabileceği gerçeğidir. G.W.F. Hegel, bu noktada tarih yazımını metodolojik olarak üçe ayırarak felsefi inşanın önemini zirveye taşır. Hegel’e göre “Orijinal Tarih”, yazarın bizzat tanık olduğu olayları kısıtlı bir perspektifle kaydettiği ilkel düzeydir. Ancak modern tarihçiliğin kalbi olan “Refleksif Tarih”, tarihçinin kendi zamanının ötesine geçme çabasıyla geçmişi yeniden yapılandırdığı aşamadır. Hegel, refleksif tarihçinin aslında kendi zamanının “tin”ini yani ruhunu geçmişe taşıdığını ve geçmişi o günün perspektifinden bakarak yeniden şekillendirdiğini savunur. Hegel’in en üstün aşaması olan “Felsefi Tarih” ise, tarihin rastlantısal, kaotik veya anlamsız bir olaylar dizisi olmadığını, aksine “Akıl”ın ve “Dünya Tini”nin kendi özgürlüğünü gerçekleştirme yolundaki rasyonel ilerleyişi olduğunu kavramayı gerektirir. Felsefi tarihçi, ampirik verileri toplar ama bu parçaları “Tinin kendini gerçekleştirme süreci” gibi devasa, tutarlı ve felsefi bir bütünün içine yerleştirir. Böylece tarih, sadece geçmişin bir dökümü değil, özgürlük bilincinin insanlık tarihindeki diyalektik ilerleyişinin zihinsel bir tasavvuru haline gelir.
Tarihçinin geçmişi inşa ederken kullandığı bu “büyük sorular” ve “kavramsal çerçeveler”, birbirinden tamamen farklı ama kendi içinde tutarlı tarihsel anlatıların doğmasına yol açar. Bu durumun en çarpıcı örneklerini Karl Marx, Oswald Spengler ve Arnold Toynbee’nin yaklaşımlarında net bir şekilde görebiliriz. Karl Marx, Hegel’in idealist temellerini tersyüz ederek tarihsel inşasını tamamen maddi üretim koşulları ve sınıf mücadeleleri üzerine bina eder. Marx için tarihi anlamak demek, soyut fikirlerin peşinden gitmek değil, toplumun ekonomik altyapısını, yani üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki o kaçınılmaz çatışmayı analiz etmek demektir. Onun kaleminde tarih, üretim biçimlerinin evrimi üzerinden yükselen felsefi bir çözümlemedir. Öte yandan Oswald Spengler, tarihin çizgisel ve sonsuz bir ilerleme olduğu fikrini reddederek, tarihi “morfolojik” bir yaklaşımla, yani biçimsel bir biyoloji gibi inşa eder. Ona göre tarih, doğa bilimlerinin neden-sonuç yasalarıyla anlaşılamaz; tarih sembollerin, duyguların ve kültürlerin dünyasıdır. Spengler her kültürü doğan, olgunlaşan, yaşlanan ve sonunda kaçınılmaz olarak ölen canlı bir organizma olarak tasavvur ederek tarihe döngüsel bir form verir. Arnold Toynbee ise tarihi ne maddi bir zorunluluk ne de biyolojik bir kader olarak görür; o, tarihi “meydan okuma ve tepki” mekanizması üzerine inşa eder. Bir uygarlığın yükselmesi ya da çökmesi, o toplumun ve liderlerinin doğadan ya da diğer insanlardan gelen zorluklara verdiği yaratıcı ve iradi yanıtlarla şekillenir. Bu büyük düşünürlerin her biri, tarihin “gerçekte nasıl olduysa” öylece ortada duran bir olgular yığını olmadığını, aksine seçilen felsefi bir merceğin (diyalektik materyalizm, kültürel morfoloji veya iradi meydan okuma) süzgecinden geçerek bir anlam kazandığını kanıtlamaktadır.
Tarihin, tarihçinin zihninde kurgulanan bir yapı olması, onun tamamen hayal ürünü veya bir roman gibi kurgu olduğu anlamına mı gelir? Bu noktada Collingwood, “Rasyonel Nesnellik” kavramını ortaya atarak tarihçinin sorumluluğunu belirler. Mutlak, tarafsız ve adeta bir kamera gibi hareket eden bir nesnellik insan zihni için imkânsızdır; çünkü her tarihçi kaçınılmaz olarak kendi dilinin, kültürünün, eğitiminin ve yaşadığı çağın önyargılarının bir ürünüdür. Ancak tarih, tarihçinin bu önyargılarının farkına varması, onları eleştirel bir süzgeçten geçirmesi ve her şeyden önemlisi elindeki somut kanıtlara sonsuz bir sadakat göstermesiyle nesnel bir kimlik kazanır. Tarihsel inşanın sınırlarını, geçmişten bugüne fiziksel olarak ulaşabilen izler ve kanıtlar çizer. Bu nedenle bir tarihçi, bir romancı gibi tamamen serbest değildir; o, mantıksal bir tutarlılık içinde, sunduğu her argümanı bir kanıtla desteklemek zorundadır. Netice itibarıyla tarih, dışarıda bir yerde keşfedilmeyi bekleyen ve fotoğrafı çekilebilecek sabit bir geçmiş değildir. R.G. Collingwood’un da vurguladığı üzere tarih bir “fotoğraf makinesi” eylemi değil, bir sanatçının fırçası veya bir filozofun mantığı gibi yaratıcı bir inşa eylemidir. Tarih; tarihçinin bugünün dünyasından sorduğu sorularla kanıtları adeta dile getirdiği, geçmişteki düşünceleri kendi bilincinde yeniden canlandırdığı ve olayların derinliklerindeki rasyonaliteyi, maddi çelişkileri veya kültürel ritimleri aradığı devasa bir entelektüel süreçtir. Geçmiş, bir bakıma ölüdür; onu mezarından çıkarıp ona “tarih” vasfını yükleyen yegâne şey, şimdiki zamanın zihninde yeniden var edilmesidir. Bu durum tarihin bir kusuru değil, aksine her yeni neslin geçmişi kendi gözleriyle yeniden okumasını ve ondan yeni anlamlar çıkarmasını sağlayan bitmek bilmeyen zenginliğidir.
Şaranur Yaşar

