DİL DEVRİMİMİZ

FARUK DUMAN

Neden gerçek bir devrimdir Dil Devrimi? Gerçek bir devrim eninde sonunda dili de gerektirir de onun için. Dili yenilememiş bir devrim gerçekleşemez. Bu bir zorunluluktur. Yeni bir yaşam, yeni bir sınıfsallık, yeni bir dünya, yeni bir dil demektir. Bu da yazının içeriğini değiştirir. Artık yeni bir yaşam başlamış, yazarın dili de konusu da dönüp baktığı alan da değişmiştir. Artık kalıp yoktur. Yeni bakış açısı, yeni konu, yeni insan vardır. Dil başarmıştır bunu. Nurullah Ataç’ın dediği gibi, dil devrimi, gerçek bir devrim olduğu için, ılımlı da değildir. Ne de olsa ılımlılık, devrimciliğin karşıtıdır.

FARUK DUMAN

Dil devrimimiz kuşkusuz uzun bir sürecin, bir arayışın sonucudur. Daha 1800’lerin ikinci yarısında, özellikle yazılı dilin anlaşılmadığı apaçık görülmüştü. Basılı kitapların, gazetelerin, dergilerin ortaya çıkmasıyla birlikte. Dönemin Şemsettin Sami gibi dil ve düşün insanları yabancı sözcüklerin dilden çıkarılması gerektiğini savunuyorlardı. Demek oluyordu ki, dil, hele yazılı dil, Arapça, Farsça sözcük ve söz kalıplarıyla öyle boğulmuştu ki, anlaşılmaz, yapay, süslü bir ses kalabalığına, yani neredeyse yalnız “uzmanlarının” anlayabileceği bir bilmeceye dönüşmüştü. Böylece gazete eline geçse bile, Boğaz’ın bu yakasında oturan sıradan biri zaten “haber” alamıyordu.  

Ne yapmak gerekiyordu öyleyse? Abeceyi daha kolay öğrenilir duruma getirmek mi? Yabancı sözcükleri atmak mı? Yoksa yalnızca kalıpları atıp sözcüklere dokunmamak mı?

Yaşamın özüdür dil. Yaşam oradan çıkar, insan dille düşünür, sonra görür, gördüğünü adlandırır, tanımlar, söyler. İnsan dile öyle bağlıdır ki, onu bir organ saymak gerekir, dil -soyut dil- sakatlandığında bir organını yitirmiş olur insan, dolayısıyla düşünsel gücünü de yitirir. Neden? Çünkü dil onunla birlikte vardı, evrimsel bir şeydi, insan kendini yaparken, dili de kendisiyle birlikte yapmıştı.  

Doğasını yitirmiş anadil, yenilikler üretemez. Artık gücünü yitirmiştir de ondan. Düşünme, ölçme, karşılaştırma yetisi de alınmıştır elinden.  

Böylece bir üst-dil, bir sınıfsal dil yaratılmıştı. Kalıplara ve gösteriye dayalı bir iç-dil. Bu dilin belirli aşamaları vardı; yükselen, yükseldikçe halktan, halkın    Türkçesinden uzaklaşan, dili halkın elinden alan bir Türkçe. Türkçeden alabildiğine uzaklaşmış bir Türkçe. Ömer Seyfettin bunu kendi deneyimi açısından çok güzel anlatır: Türkçe sözcükler aydın sınıfı içinde öyle unutulmuş, daha doğrusu öyle öğrenilmemiştir ki, yazar İstanbul’un kenar semtlerine geziler yaparak o sözcükleri işitmek ister, işittiklerini not alır, Türkçeyi defterine yazarak yeniden, aslından öğrenmek ister.

Aslına bakılırsa, aydın zorunludur da buna. Yazdığını okutmak ister de ondan. Kime yazacaktır halktan başka? Yazdığı bir öyküyü, bir denemeyi, bir gazete yazısını halk okumayacak olduktan sonra kim okuyacaktır? Yine zaten kendisi gibi İstanbul’un, Bâb-ı Âli’nin sakinleri mi okuyacaktır yalnız?  

Vedat Günyol, buradan yola çıkarak, dilin o sınıfsal özelliğine varmıştır: Halk kendi yazarlarını buldu, der dil devrimi sonrasını anlatabilmek için. Halkın kendisi, içinden kendi yazarlarını çıkarabildi böylece, demek daha doğru olur belki. Devrimden sonra Karacaoğlan’ın, Pir Sultan’ın, Yunus’un dili geri gelmiş, İnce Memed’ler, Murtaza’lar yazılmıştır da onun için.  

Neden gerçek bir devrimdir Dil Devrimi? Gerçek bir devrim eninde sonunda dili de gerektirir de onun için. Dili yenilememiş bir devrim gerçekleşemez. Bu bir zorunluluktur. Yeni bir yaşam, yeni bir sınıfsallık, yeni bir dünya, yeni bir dil demektir. Bu da yazının içeriğini değiştirir. Artık yeni bir yaşam başlamış, yazarın dili de konusu da dönüp baktığı alan da değişmiştir. Artık kalıp yoktur. Yeni bakış açısı, yeni konu, yeni insan vardır. Dil başarmıştır bunu. Nurullah Ataç’ın dediği gibi, dil devrimi, gerçek bir devrim olduğu için, ılımlı da değildir. Ne de olsa ılımlılık, devrimciliğin karşıtıdır.