SÜRGÜNDEN DÖNEN SESLER YA DA ŞEREF BİLSEL DİZELERİNE DÖRT CÜMLE CEVAP

ÖMER TURAN


 
SÜRGÜNDEN DÖNEN SESLER YA DA ŞEREF BİLSEL DİZELERİNE DÖRT CÜMLE CEVAP
 
 
yaz yaprağa çekiliyor yaprak toprağa
dünya kurtulmak için dönüyor

 
işte bu yüzden sevgili bilsel, hep kışa uğurluyoruz odaları.
odalar ki akşamdan sabaha insan iskeleti, derin mesafe, uslanmaz ağıt.
bu karmaşık döngüde, öyle böyle hayat ile ölüm dansı.
anlayacağın kurtulamıyoruz ama hüznün masasını da deviriyoruz.
 
toprak beyazdır
beyazdır uyku, dün gibi

 
doğru, kâğıtlara ve sürgünlere olgun izler bırakarak tazeliyoruz anıları.
beyazın aklı, uykuların uysal öğleni gibi, her şey gibi ve hatta dün gibi.
anımsıyorum, bir salinger cümlesindeki çocuklara ağlayan kadınları, evleri.
dokunmak için ne çok neden, ne çok ima birikiyor değil mi?
 
ellerimi saçıma götürünce
şehrin ışıkları sönüyor

 
bu kadar karanlığı saçımıza sürsek gecenin ağzından bir ıslık daha düşer şehre.
herkes birbirine bakıyor sevgili bilsel, en yaşlısından en yalanına.
çoğu zaman göz ucuyla, mucizelerle, az az zamirlerle; akşamdan yitme.
işliğimizdeki rüya desenli yokluk da bundan işte, nedense!
 
kendi boşluğundan kaçanlar
boğulmaya gider bir başkasına
 

ya da uzun uzun bakmak için açıyoruz bu boşlukları aramıza diyelim.
ve kimse bir şölenden döner gibi çıkmıyor kendi içerisinden.
çünkü yalnızlık, doğar doğmaz üfleniyor kulağımıza.
ah! sahi üşümek diyorlardı adına değil mi, şu postmodern akıllarıyla.
 
bu kalp beni sokağa çıkarmaz
çok sokak bu kalbe çıksa da
 

bir sokak daha yayılıyor atlasa ve yağmura; hep aynı konuklukla.
oysa yürüme özürlüdür aşklar ve atlar.
bunu bir kamu spotu gibi anla, gibi gülümse sevgili bilsel.
bizi boynumuzdan sabaha taşıyacak hiçbir şarkı kalmadı çünkü.
 
ben ne zaman yüzümü görsem
sular perişan kadınlar tedirgin

 
sonra, “bir kolye gibi boynumda” diyorsun ya yüzleştiklerimiz için.
bağışlanmayı bekliyoruz aslında, büyük bir coşku ile.
inkâr ile umut tek elden dağıtılıyor ve bizi aklayan anılar da yalancı.
buraya bir nokta koyalım şimdilik, sular ile kadınlar arasına.
 
evde ne var bilmiyorum ama aşk yok merhamet yok
mor bir ses dolanıp duruyor odaları

 
o evlerde rüzgâr, yanmış gaz kokusu ve daha neler.
yüreği ile gözyaşını aynı organ sanan anneler, vita kutuları.
ölüm bir gök gürültüsüyse eğer, yağmura ne diyeceğiz sevgili bilsel?
bu üzgün sesi de koyalım buraya, sahiplenen çıkar belki.
 
biz yoksulluğu doğuya gelin verdik ve
bir daha hiç kesilmedi saçları!

 
“kesilmedi saçları” ya da “kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi.”
paslı bir keser gibi kaldım sevgili bilsel, yol ile orman ağzında.
soruları çoğalta çoğalta bakıyoruz doğunun yüzüne, öyle bir güz ki.
çocuklar babalarından önce ölüyor orada.
 
biriktirir yüz
gidenlerin ardından kopan boşluğu

 
bir masa, iki kadeh, konuşalım şimdi geyiklerin kederini.
dile gelmemiş sözlerin ağırlığı vardır o yüzlerde hep, hep veda, hep mektuplar.
o mektuplar ki uzaktan uzağa.
sevgili bilsel, biz zaten gidiyoruz; yaza, bahara ama en çok da sarmaşığa.
 
dünyaya başlıyorsun!
evin gölgesindesin… ve…

 
o sokağı hiç geçmemiş, o uçuruma bakmamışız; yabancı!
sakallarımız hiç çıkmamış, huyumuza göre saçlarımız taranmamış; alıngan!
kendimize kalışımız, kendimizden gidişimiz ve günlerden hiç; soğuk.
sessizce dağılalım öyleyse, bu hikâyelerin kalbine girilmez.
 
gittim gençliğimin sınırında öldüm
tenhada bir göl kaldı

 
böyle dedin ya, nedense su çiçeklerini düşündüm, kirazlara inat.
yaşamın kritiğini yapadursun ölüler, masa sakinleri ve dünyaya doğru gidenler.
bak, victor hugo’dan çaldım şu sözü sevgili bilsel, sen ne dersin?
“yaşam bir sürgündür.”