MÜTESELSİL TEBESSÜM

KENAN SARIALİOĞLU’NUN ŞİİRİ VE FELSEFESİ ÜZERİNE

SİBEL K. TÜRKER


Yine de acı değil, acımış değil hocanın hayata bakışı ve şiiri. Öfkesi varsa bile bize göstermez. Şiirini kirletmez. Bir dervişin hüznüne ve rızasına sahiptir. Hem ayrılmış, ayrı kalmıştır sevdiğinden hem de eninde sonunda ona döneceğini bilir. Zaman, bu nedenle ayrılığın ve ümidin zamanıdır. Geçse de geçmese de birdir, bir ağa tutulmuştur derviş, ama ağ çözülecek ve onu serbest bırakacaktır. Bilir. Sırrın sırrı bâtında açan çiçektir.

Hoca’yla tanışıklığım ne yazık ki çok eski değil. Şunun şurasında o tuhaf, kabarcıklı, uğursuz bekleyişli 2019 yılının kasım ayıydı. Hiç unutmam, biri intihar etmişti canlı yayında. Genç bir adam delirmiş gibi kendini atmıştı korkuluklardan. Korkuluklardan korkmadan öte yana geçivermişti. Mülkiyelilerde Ankara’mıza gelmiş arkadaş Serkan Türk’le bu intiharı usul usul konuştuk masanın ucunda. Şaşakaldık dünyanın ilk intiharıymış gibi. Konu intihardan hep kitaplara uzanır. Gizli bir yol var sanki aralarında. İntihar ve yazmak, intihar ve kitap, intihar ve yazar ve şair… Ölüm yüklü karanlık bir gündü. Gün bile denemez. Küskün güneşin şöyle dilinin ucuyla yalayıp geçtiği, geceye çoktan yazgılı bir gündü. En sevmediğim ay, en sevmediğim varoluşum bu ayda, kemirgen bir ümitsizlik. O güzel çiçek, kasımpatı bile moruyla sarısıyla bir aldanış gibi. İnsanların kışa nasıl dayanabildikleri hep aklımı kurcalar. Hele ki kışın eşiğindeysem önümde canlı cenaze gibi uzanan dört ay, yüz yirmi gün kırp şubattan üç günü. Of… Bu hocanın Of’u değil, bu kahır ofu.

Masanın bir ucunda akil adamlar toplantısı mı vardı ne? Serkan tanıştırdı. Kenan Hoca, Atilla Aşut… Diğer isimler aklımda değil, kusuruma bakmasınlar, dağınık aklıma, olmayan gençliğime versinler. Ama görüntüleri anımsıyorum gayet açık bir biçimde. Ağırbaşlı ama istese çok genç, çok hayat dolu da olabilecek bir masa. Yıllar geçmiş ama sahiden de geçememiş. No pasarán. Yüreklerde devrim ateşi harlanmakta. Devrimcilerin huyudur, hep genç kalmak, yaşlandıran değil, yaşatan zamanın hükmünde kalmak, İbrahim gibi ateşin içinde olup da yanmamak. Yansa da şiir zaten bir zümrüdüanka değil midir? Ne gam…

Masada ben hariç herkes Trabzonluydu, hem de Ankara’da, hem de Mülkiyeliler masasında. İçimden Ankara’da bile Ankara’ya sahip olamamak duygusu geldi geçti. Öyle ya ben Trabzon’da bir masada otursam kaç Ankaralıyı bir araya toplayacağım? Ruhum, işlerim, yapıp ettiklerim, gönlüm, zihnim kesat. Belki de ben bir yerli olmamalıyım. Dünyalı bile olmamalıyım.

Havadan sudan değil, ekmek soğandan değil, şiirden yazıdan konuşuldu elbet. Hoca’yı tanıdığıma daha o an memnun olmuştum. Onca yıl tanımadığıma biraz da utanarak.

O uğursuz 19 sayısı geçti, yeni yıl pandemiyi getirdi dünyamıza. Hoca’yla haberleştik, hastalığın kara peçesi ardından. Kimse kimseye el veremezdi artık, kimse kimseyle buluşamazdı, yan yana duramazdı. İnsan insana bulaştırabilirdi ölümü, bunu deneyimledik. Birinin hapşırığı tıksırığıyla absürt bir biçimde buradan yollanabileceğimize kani olarak. Bir soluk korkusu düştü peşimize. Diğerinin soluğu korkumuz, ölümümüz oldu. Herkes kendi yalnızlık mağarasından ulaştı ötekine. Telefonu hem de mobil telefonu icat edenlerin ruhuna el-Fatiha okuyarak. Yirmi birinci yüzyılda erbaine çekilmek de ancak böyle olurdu. İmkânlı imkânsızlık.

Şanına yakışır bir sesli sözlü yalnızlık oldu. Herkesi görerek, duyarak, herkesle haberleşilen bir yalnızlık. Peş peşe ölüm sayılarının ardından çalgı çengi. Sonra yine sayılar, sayılar. Haberler. Sessizlik ve tefekkür. Ölüm bizi bulacak. Hangi ine saklansak da. Ölüm tuttuğu gibi ensemizden yakalayacak. Yeni varoluşçuluk diye bir felsefi ve edebî akım bekliyorum bu zaman kesitinden. Hoca’ya sormalı. “Hocam, bir felsefeci, bir şair olarak dünyanın içine battığı her felaketten bir düşünsel ve edebî akımla çıkıldığını söyleyebilirsek, bu küçük çaplı kıyamet sonrası ne bekleyebiliriz?” Bilmem, ne yanıt verir?

Hoca enseyi hiç karartmadı. Kısa kısa yazıştık hep. Ne virüs ne ölüm onun gündemi oldu. Korkmuştur hepimiz gibi, ama belli de etmedi. Masasında kâğıtlar, çeviriler vardı hep. Ara sıra fotoğraf yolladı. Onun dantel örtüler serili masasını hep dolu gördüm. Uğraşısı sabırlı ve derindendi. Usul usuldu ama yol alıyordu. Çevirdi, Türkçeye, dilimize. Ünlü şairler Türkçe şiir yazsaydı nasıl olurdu anladık. Öyle kendiliğinden, Türkçe konuşan, düşünen, hisseden bir Baudelaire gibi çevirdi. Kılçıksız iş denir buna. Baudelaire düşünsel ve ruhsal olarak acı çeken bir Türk şair olsaydı nasıl yazacaktıysa öyle yazdı Kenan Hoca. Dillerin bariyerlerini aşarak, yatağında akan dil nehirlerini insanlığın tek dili olan o sonsuz okyanusa dökerek. Bir nevi dilsizlik de diyebiliriz buna.

Ya kendi şiirleri?

İç Anadolulu bir kadın olan babaannem “yalığız” derdi. “Yalığız galdım gurbet illerde…” Yalağuz da bu mu demek? Yalınlıktan gelen yalnızlık. Tek olmak, bir olmak ya da kimsesizlik. Tek dostun yola düşen uzun gölgendir. Ah, insanoğlunun yegâne kaderi. Fakat Yalağuz’un da bir onuru var. Düşse de kalkar, ölse de dirilir. Yalağuz, hocanın söyleminde binlerce yıl öncesinden gelen bir destanın kahramanı gibidir.

Yine de acı değil, acımış değil hocanın hayata bakışı ve şiiri. Öfkesi varsa bile bize göstermez. Şiirini kirletmez. Bir dervişin hüznüne ve rızasına sahiptir. Hem ayrılmış, ayrı kalmıştır sevdiğinden hem de eninde sonunda ona döneceğini bilir. Zaman, bu nedenle ayrılığın ve ümidin zamanıdır. Geçse de geçmese de birdir, bir ağa tutulmuştur derviş, ama ağ çözülecek ve onu serbest bırakacaktır. Bilir. Sırrın sırrı bâtında açan çiçektir.

Ben bir tebessümün şiiri de diyebilirim onun şiirine. Bütün şiirleri yavaş yavaş yayılan bir tebessüm zinciri gibidir. Acı mıdır bu tebessüm? Belki. Yine de şiirinin erken olgunlaşmış bir çocuğun kalbine, bu kalbin gizli sözüne benzemesi onu saflıkla ışıtır. Benzersiz bir cevher gibi kayanın içine gizlenmiş, binbir emekle yerinden sökülebilecek bir maden.

Herkes yaşar, şiir bilir. Hocanın şiiri daha da derunu bilir. Bizim anlamamakta ısrar ettiğimizi, anlayamadığımızı anlatmakta direnir. Yol kıvrılır, patika dönenir, çoban yıldızı yükselir ufukta, Kenan Hoca dilsizliği dillendirir. Bilir, Tanrı konuşsa felaket olacaktı. Tanrı susmaya yazgılı. Şiir yaşantıyı da yaşamayı da aşmıştır çoktan. Varoluşun kucağında, kozasında bir tırtıl gibi bekler. Hayır, dünyaya fırlatılmamıştır o. Arzın rahminde, içinde, içrektir. Gitse de gitmiş olmayacaktır buradan. Burası gelinmiş yer de değildir.

Kenan Hocam. Bu kadarını yazmak size azdır, biliyorum. Daha söylenecek nice şey var. Siz bir şairden öte, şiirin kendi kendine söyleşmesisiniz. Sanki çok eski bir dostunuzla acelesiz bir sohbetin içindesiniz. Siz şiir yazıyorsunuz da şiir sizi yazmaz mı? Ne mümkün! Dizelere dökülensiniz, yırtılmış çarıklarla yollara revan olunansınız. Toprağın, suyun, ateşin ve havanın yasası gibi bir şiiri biz sizde tanıdık. Bir de yer çekimlisiniz, hepimizi düşürdünüz bir arza ki eyvah, rubailerin kadehleri kırılır da kırılır. Kalbimizi yoran güzelim dünya, yeniden ve yeniden yaratılır.

Yolculuğunuz daim, dizeleriniz sonsuz olsun. Beni sizle buluşturan hayata, bu el veren dostluğa şükürler olsun.

Sibel K. Türker