“YOLUN YOKUŞUNA” ÜZERİNE

MUSTAFA OĞUZ

VİLDAN KÜLAHLI TANIŞ’IN “YOLUN YOKUŞUNA” ÖYKÜSÜ ÜZERİNE İNCELEME

Öyküleri; Notos, Ecinniler, Sözcükler, Öykü Gazetesi gibi dergilerde yayımlanan Vildan Külahlı Tanış yazar ve metin odaklı incelemelere de imza atan bir yazar. Fakir Baykurt Öykü Yarışması, Berlin Gökkuşağı Kitabevi Öykü Yarışması, Halide Edip Adıvar Öykü Yarışması ve Uluslararası Yazarlar Birliği İlkyaz Genç Yazarlar Öykü Yarışmasında dereceleri olan biri. Yarışmalardan yarışmalara adlarını duyuran isimlerin sürekliğini pek göremeyiz ama Vildan Külahlı Tanış, bunu kırmış bir yazar. İlk kitabı Çizgide Bir Kukla’dan sonra Civarda Kaybolanlar adındaki ikinci kitabını okurları ile buluşturdu.

Bu yazımda yazarın bu kitabında yer alan “Yolun Yokuşuna” başlıklı hikâyesi üzerinde durmak istiyorum.

Hikâye, gece boyunca uyku tutmayan Tarık’ın duygu dünyasının anlatıldığı girişle başlıyor. O gecenin sabahı bayramdır. Yakın arkadaşı Halit, her bayram sabahı olduğu gibi erkenden kapısına dayanır, Tarık’ı zorla da olsa bayram namazına götürür. İnsanların arasına çıkmak istemeyen Tarık, Halit’in ite kaka götürmesiyle güç bela camiye varır. Namaz biter bitmez oradan çıkmak ister ama Halit, onu bayramlaşma halkasına dahil eder. Orada yüzüne bakmaya utandığı yeğeni Ali ile bayramlaşır, yüz yüze gelmekten korktuğu yeğeni annesinin evde beklediğini söyler, hikâye bu final sahne ile biter. 

Hikâye ile ilgili ayrıntılara geçmeden önce yazara bu hikâye ile ilgili sorduğum soruya ve cevaba yer vermek istiyorum: Suare dergide yayınlanan söyleşinizde; “Aslında her hikâye kendi hikâyesiyle geliyor. Kimisi bir fotoğrafla, kimisi bir duyguyla, kimisi kapı aralığından sızan bir kokuyla, bir fotoğrafla, bir mısrayla…  Dolayısıyla öykü kendi evrenini nasıl yaratmak istiyorsa biraz da onun peşinden gidiyorum.” diyorsunuz. Bu sözlerinizden hareketle yeni kitabınızdaki Yolun Yokuşuna başlıklı hikâyenizin hikâyesinden söz eder misiniz?”

Yolun Yokuşuna öyküsü bir duyguyla geldi, istemeden işlediğimiz günahların suçların bedelini nasıl öderiz? Buradan doğdu bu hikâye.”

Yazarın verdiği bu bilgiden sonra hikâyeye dönelim. İlmekli olay örgüsünden yararlanılan, tanrısal anlatıcı bakış açısıyla yazılan hikâyede mekânlar sınırlı. İlk mekân Tarık’ın yaşadığı evdir. İkinci mekân ev ile cami arasındaki yoldur, sokaklardır, son mekân ise bayram namazının kılındığı camidir. Tarık, Halit, Ragıp, Ali ve abla, hikâyenin kişi kadrosunu oluşturur. Hikâye akışı içinde kişilerin ayrıntılı bir betimlemesi yapılmadığı gibi mekânlar üzerinde de çok durulmaz. Yaklaşık yarım saatlik bir süre ile sınırlıdır olay zamanı.

Tarık ile Halit’in bayram namazı için camiye giderken yazar geri dönüş tekniğini kullanarak geçmişte yaşanan bir olayı anlatır. Tarık’ın istemeden işlediği günahı ya da kazayı öğreniriz. Tarık, Ragıp Abi diye hitap ettiği ablasının eşi ile ava giderler. “Çadır da var. Ateş de yakarız.” cümlesinden geceyi av bölgesinde geçireceklerini anlarız.

Yakın arkadaşı Halit gelmemiş, yeğeni Ali’yi yanlarına almamışlardır. Gecenin karanlığında araba aküsüne bağlı ışığın aydınlattığı bir yerde otururlarken, ampul cılız ışığını daha da kaybetmişken Tarık’ın temizlik yaptığı silah patlar, mermiler Ragıp’ın göğsünden vurulur. Tarık, enişte demeye dili varmadığı, çok sevdiği Ragıp Abisinin ölümüne yol açmıştır bu hatası ile. Ablası ve yeğeni Ali ile görüşmez hapisten çıktıktan sonra. Görmeye, yüzlerine bakmaya yüzü yoktur daha doğrusu.

Küçülen İnsan

“Ragıp Abisiz ilk bayramdı.” cümlesi ile başlayan hikâyenin odağını psikoloji oluşturur. Yaşadığı ağır travmadan kurtulamayan Tarık’ın ruh hâli hikâyenin başlarındaki “İnsan her şeye alışıyor da bir tek Ragıp Abi’sizliğe alışamıyordu demek.” cümlesi ile verilir.  Yaptığı telafisi olmayan hata ile yüzleşen, o olayla ilgili başta kendisi olmak üzere herkesi suçlayan, ablasından ve yeğeni Ali’den utanan Tarık, ağır bir depresyon yaşamaktadır. Vicdanı, hapisten çıkmış olsa da, kendine beraat vermez. “Yaşamak denirse” dediği bir hayat yaşar. Hep aynı şeyler söyleyip durduğu arkadaşı Halit, için döksün, rahatlasın anlayışı ile onun konuşmasını, psikolojik olarak rahatlamasını sağlar. Camiye giderken ve camide bu psikolojik sorunlarıyla baş başadır Tarık. Namazdan sonra hocayı dinleyen Tarık’ın ruh durumunu yazar “Tarık’ın yüreği koca avluya sığmadı. Hoca konuştukça bir nokta gibi küçüldükçe küçüldü.” cümleleri ile anlatır.

Hem olayın dramatikliği hem de yazarın Tarık’ın duygu dünyasını başarıyla anlatmasıyla hikâyenin sonu okurda bir duygu patlaması yapacak kadar yoğundur. Sinema kareleri izler gibi an be an izleriz son anları. Ali’ye görünmemek, onunla göz göze gelmemek için Halit’in arkasına saklanır. Ya Ali, onu görmek istemeyip de yüzüne bile bakmadan atlar geçerse korkusunu yaşar ama korktuğu ile karşılaşmaz. Ali, güç bela “Dayı” der. Ardından yaşadığı duygusal yoğunluktan konuşmakta zorlanarak söylemek istediklerinin gerisini bir çırpıda söyler: “Gelirken Topal’ın fırınından simit de alsın, dedi annem.”

Geçmişte Ali’yi alıp giderken ablasının söylediği “Topal’ın fırınından alın simitleri. Çayı demliyorum, siz namazdan dönene kadar sofra hazır olur.” sözleri Tarık’ın içini yakıp kavuran anılardan biridir. Yazar hikâyenin finalinde bu cümleyi kullanır.

Final cümlesinden sonra birkaç cümle daha kullanılmış olsa da bence hikâye burada bitiyor. Hikâyeye son noktayı koyan “Bir çift gözün yolun yokuşuna koyulduklarında kendilerini izlediğini biliyordu Tarık.” cümlesini okumasak da hikâyeyi kendi dünyamızda tamamlayabiliriz.

Hikâyenin Alt Dili

Kurgunun can alıcı noktası Tarık’ın temizlediği silahın patlaması, namlunun da tam Ragıp’ın göğsünü dönük olmasıdır. Tiyatroda bir kural vardır, bir sahnede silah görülürse o silah patlar. Ragıp’ın Tarık’a şaka yollu söylediği “Ablan av silahıyla bacaklarımızdan vuracak bizi.” sözü bir kaza ile gerçek olur.

“Kötü sözü söylemeyin, dua yerine geçer.” anlayışı vardır halk arasında. Yazar, bu sözün gerçekleştiğini gösterir bu olayla. Aynı zamanda ava gitmenin, silahı yanlış kullanmanın yol açacağı üzücü bir duruma da işaret eder. Bu işin uzmanı bir kişi, dolu silahı temizlemeye çalışmaz. Hikâyede o kritik an için “Parmağı istemsizce tetiğe dokundu.” cümlesini kullanmış yazar. Çok da yerine oturmayan, kurgunun en zayıf yeri burası. Silah kullanmasını bilen biri tetiğe dokunmanın ne demek olduğunu, neyle sonuçlanacağını bilir. Hele de namlu bir insana doğru ise. İstemsizce dokunmak nedir? Bu noktalar kurguyu tehlikeye atıyor.

Hikâyenin başkişisi Tarık olsa da başından sonuna hikâyeyi götüren, yıkılan Tarık’ı ayağa kaldıran, dermanının tükendiği yerde arkadaşını sırtına alarak camiye götüren, hayat ile kopan bağlarını yeniden bağlamaya çalışan Halit’tir. Her insana böyle bir arkadaş lazım dedirtecek kadar Tarık’a sahip çıkan, ısrarcı, inatçı, sağduyulu biridir. İdeal bir arkadaş tipi olarak çizer Halit’i yazar. Yer yer komik, eğlencelidir de… Tarık’a “git abdestini al da gel, benim abdestsiz kıldığıma bakma.” derken mizahi yönünü yansıtır. Bu sözü, tükenmenin dibindeki Tarık’ı yarım ağız da olsa güldürür.

“O gün o kadar ısrar etmeseydin başka bir bahanesi olacaktı. Kaderin saatini sen mi kuracaksın?  Olacağın önüne geçilmez.”  “Kendini düşünmüyorsan Ali’yi düşün. Babasından oldu, dayısından da mı olsun?” yaklaşımlarında olduğu gibi kaderi, kazayı, hayatı doğru yorumlayan, olaya akıl-mantık açısından sağlam yaklaşan biridir.

Hikâyede kişilerin adı verilir ama abladan hep abla diye bahsedilir. Abla, sevilen, saygı gösterilen, büyüklük gösteren, bağışlayıcı olanın genel adıdır. Yazar, ablanın genel karakteristik özelliğini hikâyenin sonunda gösterir. Olgunluk gösteren abla, kocasının katili olan kardeşini evine davet eder, bayramı gerçek bir bayrama çevirir. Hikâye aynı zamanda bayramın küskünlükleri, dargınlıkları sonra erdirmesi gerektiği mesajını da işler.

Tarık’ın tek başına yaşadığı ev için metinde, in ifadesi de kullanılır. Bu sözcük ile Tarık’ın içinde bulunduğu ruh hâli ile evin ev olmaktan, yaşanılan yer olmaktan çıktığı, evin “hayat” özelliği göstermediği vurgulanır.

Hikâye Dil ve Anlatımı

Yazar; “Deliyim lan” sözünde olduğu gibi akışta doğallığı sağlamak için sokak dilinden sözcüklere yer veriyor, “eni en, şeni şen çıktığı sokak”, “kaderin saatini kurmak” gibi alışılmadık söyleyişleri ile dilini zenginleştiriyor. Ne var ki “Cezaevinden çıktıktan sonra ilk kez karşılaştığı bu yüzlerde ne acımaya ne avuntuya benzeyen bakışları görmek istemedi.” cümlesi sorunlu bir cümle. Bir cümlede “ne… ne… “ bağlacı kullanılıyorsa cümlenin yüklemi olumsuz olmaz. Hem editörün hem de yazarın dikkatinden kaçmış bu cümle.

Hikâyede yer alan şu cümleye bakalım: “Hayat devam ediyor ha,” dedi. Tırnak içinde verilen cümlenin sonuna virgül konup sonra tırnağın kapatılması yanlış. Konuyla ilgili TDK sitesinde şu notu paylaşmış: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır. Örnek olarak verilen cümle şu: “İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” Tırnak içinde verilen konuşma cümlelerinde bu kural uygulanmalı. Konuşma çizgisi ile verilen cümlenin sonunda virgülden sonra “dedi” sözcüğü söylenebilir. Birçok yayınevi bunu kitaptan verdiğim örnekte olduğu gibi yanlış kullanıyor. Dil konusunda dikkatli bir okur olarak beni rahatsız ediyor bu durum açıkçası.

Bu hikâyeden bağımsız olarak şunu da söylemek istiyorum: Son zamanlarda bazı hikâyelerde diyaloglarda konuşma çizgisi kullanılmaz oldu. Konuşma tırnak işareti içinde de verilmiyor. Öylesine, düz bir şekilde. Hangisi konuşma cümlesi, hangisi normal anlatı cümlesi anlamak zor. Bir kargaşadır aldı başını gidiyor. Hem editörlerin hem de yazarların bu ve benzeri konularda daha dikkatli olması gerektiğini hatırlatmak istiyorum buradan. Bu konuda ortak bir yazım ve imla için TDK bağlayıcı olmalı..

Söz Sonu

Vildan Külahlı Tanış, günümüz hikâyesinin içinde olan bir isim. Hikâyelerinde yaşadığı dönemi, bu dönemin insanlarını, toplumda veya bireyde gördüğü yanlışları anlatıyor. Karakterlerini böyle bir dünyadan seçiyor. Olayları, zamanı, dönemi ve insanları gözlemliyor. Döneminin birçok hikâyecisi gibi. Diliyle, kurgusuyla yaşadığı dönemin hikâye sesini devam ettiren biri… Çağdaşlarıyla çektirilen toplu resimde yer alan hikâyecilerden biri. Olayı kurgulaması, anlatım biçimleri ve dile olan özgün katkıları ile bu kalabalığın içinden çıkıp kendi sesini, sözünü, olay örgüsünü ne zaman ortaya koyar, bilemiyorum. Bunu başarabileceği noktasında şüphem yok. Bunu sadece Vildan Külahlı Tanış ile ilgili söylemek yanlış olur. Dönemin hikâye yazarlarının hepsi için geçerli bu. Tek sesten özgün sese geçmeye daha çok ihtiyacı var günümüz hikâyesinin.

MUSTAFA OĞUZ