Bundan Sonra Hiçbir Şey İstemeyeceksin
Yeni fırından çıkardığım keki özenle dilimliyorum, bir yandan da aklım WhatsApp mesajlarımda; “Evi rahat bulacaklar mı? Kek yeter mi? Poğaça da yapsam mı? Önden kahve mi pişirmeli? Hangi fincanları çıkarsam?”
Telefonumdaki Spotify’da çalıyor: “Henüz daha küçük bir kız iken anneme sormuştum, nasıl olacağım ben diye. Güzel olacak mıyım, zengin olacak mıyım?”
“Sen bundan sonra da hiçbir şey istemeyeceksin,” diyor annem, kapı eşiğinden. Yıllar önce Alaçatı’dan aldığı ahşap düğmeli, mavi el örgüsü hırkasını giymiş. Saçları hastanedeki halinden farklı olarak, bir yana düzgünce taranmış.
Keki bırakıp ona dönüyorum. Hayaletimsi değil, gayet somut görünüyor, sadece hafif bir şeffaflık var çevresinde; sanki çok sert göz kırpsam duvar kağıdına karışacakmış gibi.
“Rüyalar, hayaller ve gerçek dünya arasında sınır yoktur,” diye yazmıştı Emily Brontë. Sayfalar arasında gezinirken bulduğum bir dipnot, belki de kendi el yazım. Kitabıma doğru bakıyorum, masada açık duruyor. ‘Rüzgârlı Tepeler’in yıpranmış sayfaları arasında, annemin el yazısıyla kek tarifi:
“Şekeri biraz daha fazla koysaydın, tadı daha iyi olurdu.”
Arada rüyamda görürdüm de eşiğin önünde onu görmek… Bıçağım elimden düşüyor.
“Oralardan gelinmez sanıyordum.” Eşikten içeri adım atmıyor. Hayattayken hiç olmadığı şekilde sakin. Telaşını ve hareketliliğini özlediğimi düşünüyorum.
“Dünyadan başka yer yok” diyor. “Ya da belki vardır, ama ben kendimi hep burada buluyorum; senin mutfağında, kitaplığında. Bazen de senin kapının önünde.”
Kitaptaki bir satır canlanıyor zihnimde: “Keşke onunla konuşabilseydim! O, benim tek tesellim, varlığımın nedeni.” Heathcliff’in Catherine için söylediği sözler, şimdi ben ve annem için geçerli sanki.
“Rüzgârlı Tepeler’i tekrar okuyorum, içinde bu kek tarifini buldum” diyorum ona. “Senin tarifin.”
“Yeterince şeker koymamışsın. Hiçbir zaman koymazsın.”
“Doktor diyor ki…”
“Doktorlar!” Elini umursamazca sallıyor. “Onlar hayattan, zevkten ne anlar? O makinelerle zoraki yaşattılar beni. Kaderinden fazla yaşamak, yaşamak mıdır?”
Telefonumdan şarkı sözleri yükseliyor: Que sera, sera… Olacak, kaderde ne varsa. Geleceği görmek elimizde değil. Que sera, sera… Olacak, ne olacaksa.
Sessizce duruyoruz. Komşunun çocuğu sokakta bir şeyler bağırıyor. Bir motosiklet sesi uzaklaşarak kayboluyor. ‘Rüzgârlı Tepeler’in sayfaları kendi kendine çevriliyor, oysa pencere kapalı.
“Neden buradasın?” diye soruyorum.
“Sen çağırdın beni” diyor basitçe. “Masa örtüsünü ütülerken, Kennedy Caddesi’nde verdiğimiz o büyük yemek davetlerini düşündüm; keten örtüyü ütülememe yardım ederdin…”
“Ütüyü de hiç sevmem bilirsin, biraz baştan savma oldu ama…”
Omuz silkiyor. “Sen kendi tarzınla yapıyorsun. Ama yaparken hâlâ beni düşünüyorsun, o halde ne fark eder ki?”
Tezgâha yaslanıyorum. “Tekrar gelecek misin?”
“İster misin gelmemi?”
“Bazen” diye itiraf ediyorum.
Memnuniyetle başını sallıyor. “O zaman gelirim. Ama başta söylediğimi hatırla.”
“Bundan sonra hiçbir şey istemeyeceğimi mi?”
“Evet. Çünkü benden gereksinim duyduğun her şeye zaten sahipsin. Gülümseten çocukluk anıları, saatlerce okuduğun romanlar, kolay tarifler. Hikâyeler. Hatta çarşafların köşelerini katlama şeklin bile! O da benim.”
Şarkı devam ediyor: “Şimdi kendi çocuklarım var, soruyorlar annelerine nasıl olacağım diye. Yakışıklı olacak mıyım, zengin olacak mıyım?”
Dönmeye başlıyor, sonra tekrar bakıyor. “Bu arada kek fena değildi. Sadece biraz şekeri eksikti.”
O gittikten sonra telefonuma bakıyorum. “Otoparka park ettik, beş dakikaya sendeyiz” mesajı…
Hareketleniyorum, aniden dolabın en tepesindeki gözden, annemden kalma porselen tabağı çıkarıp, kek dilimlerini yerleştiriyorum. Kapı çalıyor…
Kapıyı açmadan önce şeker kavanozunu alıp, kekin üzerine biraz daha serpiyorum. Romanın son satırı yankılanıyor zihnimde: “Ve şaşırıyorum, insanların hayaletlerden nasıl korktuklarını düşünürken…”

