ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI ÜÇÜNCÜLÜK ÖDÜLÜ
ELVAN ARPACIK
ÖPÜCÜK AĞACI
Direksiyonu sağa kırdım. Hapşırır gibi aniden. Kendime şaşırdım ama sapmış da bulundum. Çeşitli zamanlarda önünden geçerken aklıma düşen, şimdi sırası değil diye geçiştirdiğim Küçükpınar Köyü sapağı. İçimi beklenmedik bir şey yapmış olmanın tedirginliği dolduruyor hafiften. Bekledikçe bekliyor insan, ertelenenlerin sırası gelmiyor düşüncesiyle rahatlatmaya çalışıyorum kendimi. Mola yerim, otobüslerin dizildiği tesisler değil, Küçükpınar Köyü olacak bu defa. En fazla on beş dakika uzaklıkta belki, şimdi daha da kısalmıştır.
Köye yaklaştıkça soğuk beton, derme çatma evler, dip boyası gelmiş saçlar gibi sırıtıyor yeşiller arasından. Her yer gibi burası da değişmiş. Ne aynı kalıyor ki… Boz rengin hâkim olduğu arazide gözlerim tütün tarlalarını üzüm bağlarını arıyor. Geçmişte kalan şeyler bana hep daha güzel gelir, bu da benim hastalığım. Ama bu kadar boz değildi hem de bahar gelmişken. Soluklarım sıklaşıyor. Kuruyan ağzıma su şişesini dikiyorum. Gözlerim radar gibi. Şu taraflarda olmalıydı.
Hah… valla duruyor, billa duruyor. Boyamışlar, pencerelere de ‘pvc’ takmışlar, üste de bir kat çıkmışlar. Park etmek için dikkat çekmeyecek bir ağaç altı arıyorum. Burası küçük yer, hemen gelirler kimi aradınız diye. Köyde kimse yok sanki. O zamandan başlamıştı göç. Tanıdık kimse kalmış mıdır? Kalsa bile ben unutuyorum dün yediğimi, onlar beni nasıl hatırlasın.
Kalbim pır pır. İşte burası! İçinde sevinçler, suskunluklar, çoşkular, öfkeler yaşadığım, gözyaşlarımı gizlediğim evin kapısı! Sessizliğe mahkûm etsem de unutulmamak için direnen anılarım bu kapının ardında. Vücut ısım artıyor. Terden üzerime yapışan tişörtü göğsümde yelpazenlendiriyorum. Bu oda, bu ev, bu müştemilat, bu hamam, evet ya hamamdı aslı.
“Kızım” demişti muhtar: “Sana burayı ayarladık; şimdilik idare et, daha uygun bir yere geçersin ileride. Bir ihtiyacın olursa bak; Selvi Hanım, ben, hepimiz budayız.” Korkuyorlardı gelen öğretmenin gitmesinden, çocukların öğretmensiz kalmasından.
Benim de öncekiler gibi meslek yaşamımı burada sürdürmeye hiç niyetim yoktu. Mecburi hizmeti, bir yolunu bulup bertaraf edemediğim için çaresizce gelmiştim.
Tahta kapıyı da pvc ile değiştirmişler. İnsanlar neden güzeli çirkinle değiştirir ki… Ana yapıya bitişik ama kendine ait girişi olan bu odayı o zamanlar sevmiştim. Hem mahremiyet hem güvence. Beni aileden biri gibi içlerine aldılar. Selvi Hanım’ın gurur kaynağıydım. Köyün öğretmeni Selvi Hanım’ın kiracısıydı ne de olsa.
Etrafa göz atıyorum. Perdeler sımsıkı kapalı olmasa burnumu cama dayayıp içeriye bakacağım ama kapalı işte.
Ocak duruyor mu acaba? Ben de ilk zamanlar banyo yapmak için o ocakta kazan kaynatmıştım. Belki şimdi şömine yapmışlardır. Ben birkaç ay sonra niş olarak değerlendirip içine raflar koyup kitaplık yapmıştım.
Belleğimdeki mezarı kazmaya başlıyorum, ah bu odadaki ilk gecem! Evden ayrı düşmenin hüznüyle kendi hayatımın kahramanı olmanın gururu arasında bocalayışım.
O zamanki solculuk anlayışımızın görev baskısı bir yanda, ailemi sevdiklerimi arkamda bırakmanın hasreti bir yanda… Tedirgindim. “Canım, biz bölgenin ileri gelenleriyle görüşeceğiz, doktoru, kaymakamı, hâkimi… Çabuk geçer mecburi hizmet yıllarımız” diyen, mezun olur olmaz evlenip şehirde kalmayı başaran o zamanki kankam Meral… Biz gittiğimiz yere kendi sınıfımızı da götürürüz, hepten köylülerle muhatap olmayız mı demek istemişti?
Benim tek göz odacığım. Bellek ilkleri nasıl da kayıt altına alıyor. Valla ilklere ve sonlara ayrıcalık tanıyor. Yaşamın kırılma anlarına, kilit taşlarına özel bir kontenjan ayırıyor. İlk gecemin sabahına köy yaşamının telaşıyla uyanmıştım. Horozları duymamıştım ama traktör sesleri, eşeklerin anırması, sürülerin çan sesleri…
Güneş odaya dolunca evin eskiden hamam olarak kullanılan kısmının benim için odaya dönüştürüldüğünü anlamıştım. Betona üst üste iki halı seriliydi. Duvarda asılı, çocukluğumun o çok sevdiğim, omzunda kiraz selesi taşıyan köylü kızı resimli takvim, yıllar sonra bana sıcak bir karşılama olmuştu.
Akşam hava kararmadan tavandan sarkan çiğ ampulden kurtulma derdine düşmüştüm. Mum yakarım da bunu yakmam diye mızıldanıp duruyordum. Sonra masaüstü eski bir karpuz abajur geçmişti elime, nereden geçtiyse…
Küçük şeyleri hatırladıkça ayrıntılar zenginleşiyor. Yavaş yavaş parçalar bir araya geliyor. Ama belleğimde kalanların, gerçekle yüzleşmesi bir çarpışma! Şimşek çakması gibi. Güzelse bulutlara çıkarsın acıysa kör kuyulara inersin. Nereden baksan 45 yıl olmuştur. Şimşekler ardı ardına çakacak sanırım, kalbimin gümbürdemesi gittikçe artıyor çünkü.
Her gece mektup yazmaya oturduğum masa, pencereye bitişikti. Karşı duvarda da yatağım. Şu perdeleri sımsıkı kapamasalardı… Aileme, ülkenin dört bir tarafına dağılan öğretmen arkadaşlarıma durmadan yazardım, kimilerine özel ulak.
Daha geldiğimin üçüncü günü, hiç unutmam, unutamam… Canlı bir eylül güneşi, başını çevreleyen kumral saçlarına vurmuştu. Açık çay rengi gözleriyle, sen misin köyün yeni öğretmeni merakı, saygısı ve belki bana öyle geldi ki memnuniyetiyle bakmıştı.
Saç takıntımı o başlattı. Bu yaşta hâlâ erkekte önce saçlara bakıyorum. O anda mecburi hizmetimi doldurmam için gün saymayı unuttum. Alışıverdim köye, seviverdim, kaynaştım köylülerle. Hamam odası yuvam, sırdaşım sığınağım oldu.
Her akşam bir komşuda toplanıyorduk. Soba çıtırtısına eşlik eden çiğdemler, dalından toplanmış meyveler, sacda iki dakikada yapılıvermiş gözlemeler, haşhaş ezmeli yufka dürümler, taze çaylar… Her gece kucağıma fısıldanan bu masalların sonunda, uykuya dalarken o üstümü örtecek miydi?
Üzüm bağları, tütün tarlaları buradan pek gözükmüyor. Top patlasa uyanmayacağım uykumdan, sevdamızı karanlığa gizleyerek yaşamak için kalktığım geceler. Gündüz sıcağına kalmamak için gecenin üçünde dördünde yola kervanlar gibi dizilen at arabaları, eşekler traktörler…. Lüks ışığında kırılan tütünler, köylülere dert, bana ay ışığı romansıydı. Onlar uykusuzluklarına söylenirken ben, pırlantalar işli lacivert kadife bir gökyüzünün yumuşaklığında kayboluyorum. Onlar parmaklarına yapışan sarı acı zifte ilenirken ben gecenin senfonisini dinliyorum.
Evi benimsedikçe benimsiyorum. Kişiliğim odaya iyice siniyor. Halıların üzerine birkaç minder atıyorum. Önceleri gözüme batan her şey onun varlığıyla ışıyıp gözümü okşuyor artık.
O yaz, okul açılmadan ön hazırlıklarım olacak bahanesiyle izne gitmemle gelmem bir oluyor. Güz yağmurları başladığında son dersi erken bitiriyorum, yağmurun keyfini çıkarmak istediğimden ıslanmamak için koşuşan çocukların neşesi dolduruyor küçük köy meydanını. İrileşen yağmur damlalarına ellerimi uzatıyorum kapıdan. Ellerim üşüyor, kalbim sıcacık. Mutluluğumdan neredeyse utandığım zamanlar.
Gidiyor sonra o. Dört kızdan sonra doğan oğlunun üzerine titreyen babasının, Osman Ağa’nın onu yurtdışında yüksek ihtisas yaptırma inadına içten içe öfkeliyim.
Önceleri mektuplar art arda geliyor. Daha elimdekini okurken bir sonrakini hasretle beklediğim satırlar… İhtisası iki yıl sonra bitecek. Sömestre arasını iple çekiyoruz ikimiz de.
Geceleri buluştuğumuz bağlarda tek başıma dolaşıyorum. Onu düşleyerek yaşıyorum geçmişteki heyecanlarımı. Kimseye görünmeden süzülerek gidiyorum buluştuğumuz bağlara, tarlalara… Sertleşen rüzgâr omzumdaki şalı uçuruyor o gecelerde. Kollarımla kendimi sarmalayarak onun sıcaklığını hissetmeye çalışıyorum. Onun dokunuşlarını taklit ederek, ellerimi koltuk altlarımdan yavaşça sıvazlayarak bel oyuğuma indiriyorum.
Mektupların geciktiği günlerin gecelerinde daha çok dolaşıyorum buluştuğumuz yerlerde. Daha çok gecikiyor mektuplar, satırlar başkalaşıyor. Bir çaresizlik dağlıyor yüreğimi.
Her şeyden çekildiğim günler… “Hocanım gel bu akşam”… hep yorgunum… uyurgezer bir halim var… Köylülerin ürettiği sofra şarabından bana hediye edilenleri gece gündüz içiyorum. Güce ihtiyacım olacak, dayanma gücüne…
Kaç gecedir öne sürdüğüm yorgunum bahanesine sığınamıyorum o akşam. Gitmesem olmaz, gitsem hiç kaldıramayacağım. Kadehi başıma dikiyorum, bir uğrar çıkarım diyorum. Kadınların neşesi kulağımda vınlıyor. “Oğlan geliveriyormuş gari ” diyor Bahtiyar kadın. Selvi Hanım, “Gılara deyi bir kız bulmuş, onu da getireceğimiş yanında diyor yorgun dizlerine vura vura. Amanın ben Alaman gelin istemem…” İçtiğim çay kezzap, bedenim kavrulan bir çalı oluyor, soluğum ciğerlerimde sıkışıp kalıyor.
Ertesi sabah güneşin zerresi uğramıyor odama. Bu pis hamam odasında boğulacak gibiyim. Beynimin içinde Klara diye davullar çalıyor, dağlar taşlar gökyüzü Klara diye çınlıyor, tütün yaprakları Klara diye zehir saçıyor.
Aşkımız bu kadar cıvıl cıvılken olup biteni beynim almıyor. O sonsuz bir maviliğe kanat açarken ben, lanet bir karanlığın içine yuvarlanıyorum. Bir türlü kıramadığımız babasının inadına beddualar yağdırıyorum. Hayat artık ondan yana. Onun kalbi yeni bir coşkuyla atarken ben, bu acının nöbetini geceler boyu tutuyorum. Kim bu işin suçlusu. Klara mı, ben mi? Yoksa hayat mı? O zaman da bu zaman da ömrümce bilemeyeceğim. Tek bildiğim mutluluğun “ce” deyip kaybolması.
Artık gözümde Klara güzel, ben çirkin. Bende olmayan her şey onda. O güzel, o şanslı, o becerikli ve o her şey…. Bense bir hiç.
Şimdi düşünüyorum da ne bekliyordum ki… Marina Abromoviç’le sevgilisi Ulay gibi Çin Seddi’nin karşı köşelerinden başlayarak bir buçuk ay yürüyüp tam ortada buluşup birbirimize veda mı edecektik!
Ertesi gün istifa dilekçemi vermek için ilçeye koşmuştum. Gitmek zorundayım, yoksa bırakır mıyım üçüncü sınıftaki öğrencilerimi. Beşe kadar okutmayı istemez miyim? Ama hasta annemin benden başka bakacak kimsesi yok!
Çalan telefonumla dağılıyor düşünceler… “Nerede kaldın yahu” diyor arkadaşım “biz geldik bile…” Hemen arabaya seğirtiyorum…
Birden çok susadığımı hissediyorum. Yola çıkmadan su şişemi köy çeşmesinde doldurmayı akıl ediyorum.
Ah bu çeşme! Onun, ben taşırım siz yorulmayın teklifiyle, çevreden sakındığımız arkadaşlığımızın ürkekçe başladığı çeşme! Neredeyse kova kova su taşıdığım için minnet duyduğum, adeta terapi olduğum çeşme!
Ve onu görüyorum! Buradayım buradayım, hatırladın mı beni diye bağırıyor, çeşmenin arka köşesine diktiğim yerden, dalları dört bir yana uzamış.
Suyun gürül gürül aktığı borunun yerine madeni bir musluk takılmış. Akşam güneşinde meradan dönen sürülerin başında toplandığı yalak nemli bile değil. Su ip gibi akıyor. Başımın üstünde gölge eden ağaca bakıyorum, o küçücük fidan olamaz bu, ama o işte! Beni ilk öptüğü yere diktiğim fidanım. O bile bilmiyordu. Söylememiştim. Belki evlendiğimiz gün, belki ilk çocuğuma hamileliğimde söyleyeceğim gizli mabedim, şimdi aldatılmanın abidesi olarak devleşmiş. Nasıl da bakmıştım sana günlerce, haftalarca, aylarca, rüzgarlardan koruyup, ta ki hayata sımsıkı tutunduğundan emin olana dek.
Suyu içince bir üşüme geliyor üstüme. Niye geldim şimdi buralara! Unutmanın huzurunu kolay mı buldum da şimdi hatırlamaya çalışıyorum. Hatırladıkça derinleşiyorum ama kayboluyorum da. Şimdi nerededir? Beni hiç sordu mu acaba? Çeşmeden ayrılırken bana sen hayat verdin dercesine dallarını uzatan ağacımın ikramı birkaç yeşil ceviz koparıyorum.

