MURAT ÖZSAN/METİN ARAS’IN BEKLENEN ÖLÜMÜ

METİN ARAS’IN BEKLENEN ÖLÜMÜ

O akşam dedesini, amcalarını ve yanları sıra gelen birkaç akrabayı beklemiyorlardı. Haberli bir ziyaret değildi. Annesi şaşkın bakışlarla onları içeri buyur ederken Metin odasındaydı. Aile büyüklerinin gıyabında aldığı karardan habersiz, Aynur’u düşünüyordu; dolgun dudaklarını, yüzünü boynuna gömdüğünde başını döndüren kokusunu… Semtin kızlarının alnına dökülen siyah kâkülüne, dudaklarını örten ince bıyıklarına hasta olduklarına inanıyordu. Ufak tefek maceraları da oldu. Fakat Aynur başkaydı. Çocukluk aşkıydı. Vakti zamanında ona asılan delikanlıları az hırpalamamıştı. Aynur da onun bu bıçkın hallerine tutkundu. Kentin içkili mekânlarından birinde garsonluk yaparak kazandığı paranın geçimlerine yetmeyeceğine karar vermişlerdi. İşin aslı onlara kalsa iyi kötü idare ederlerdi de babası evlenmelerine razı olmazdı. O yüzden meyhanenin sahibi Suat’a oranın güvenlik işini de üstlenebileceğini söylemişti. Güçlü bileğine, geniş omuzlarına güveniyordu. Hayır derse mecbur başka yerlere müracaat edecekti. Suat ağabeyi teklifini kabul ettiğinde ne kadar sevinmişlerdi. Artık Allah’ın emri peygamberin kavliyle Aynur’u istemeye gidebilirdi. Annesi dünden razıydı zaten. İki ablasından sonra onun da mürüvvetini görmeye can atıyordu. Aynur’u severdi de… Güzeldi, hamarattı, iyi aile kızıydı.

Metin salona geldiğinde herkes bir yandan çaylarını içiyor bir yandan da dedesi Ragıp’ı dinliyordu. Üstüne dönen bakışlardaki manayı anlamadı. Anlaması da beklenemezdi. Yaşı sekseni aşmış, zayıflıktan neredeyse iskelet halini almış adam, nihayet konuyu iki aile arasındaki kan davasına getirdiğinde bir süre nefeslendi. Pörtlek gözlerini torununa dikti. “Babanın kanı yerde kalmamalı,” dedi. Metin yaşlı adama şaşkın şaşkın bakarken küçük amcası Nuri “Doğru söylüyorsun baba,” diyerek dedesine destek verdi. “O Haluk puştundan abimin intikamını almalıyız. Bu da evladı olarak sana düşer.” Annesiyle göz göze geldi. Suratından onun da bunlardan haberdar olmadığını anladı.

“Onlarla barışmamış mıydık?” dedi.

Haklıydı. Annesinin anlattığına göre, yıllar önce Çelik ailesinden Suphi, halası Gülseren’i kaçırıp -evlenmeye mecbur kalsın diye- ona tecavüz etmiş, ancak bunalıma giren kadın bileklerini keserek yaşamına son vermişti. Bunun üzerine babası Refik de en büyük ağabey olmak sıfatıyla Suphi’yi öldürmüş, hapse girmişti. Cezaevinden çıktığında karısı ve çocuklarını almış, Afyon’a yerleşmişti. Ancak Suphi’nin kardeşi Haluk iki yıl sonra izini bulmuş ve çalıştığı mermer atölyesinden evine dönen Refik’i tenha bir sokakta kurşun yağmuruna tutmuştu. Yitirilen canlar iki aileyi uzun yıllar sürecek bir kan davasının eşiğine getirdiğinde araya giren hatırlı kişiler sayesinde barış sağlanmıştı.

Metin’i “Biz iki can verdik, onlarsa bir,” diye cevapladı dedesi. “Gerçek barış ancak Haluk öldüğü zaman sağlanır.” O halde annesinin dediği o kucaklaşmalar, iyi niyet sözleri neydi? Karşı tarafı aldattıklarını, aslında iki tarafın da birbirine fazla güvenmediğini anlaması uzun sürmedi. Çünkü Haluk da mahpustan çıkınca ailesiyle ortadan kaybolmuştu. Ancak geçenlerde İstanbul’da onu gören bir hısımları amcalarına haber uçurmuştu. O sırada aklına başka bir soru geldiğinden buna takılmadı. “Neden bu görevi aslan gibi amcalarımdan değil de benden bekliyorsun?” Dedesinin ağzını açmasına fırsat kalmadan amcanları atıldı.

“Çünkü o senin baban. İntikamını almak da sana düşer.”

“Suphi’nin senin gibi yetişkin çocuğu yoktu ki.”

“Yoksa babanın kanı yerde mi kalsın istersin?”

“Arkandan amma hayırsız evlatmış mı desinler?”

“Ailenin kararlarına karşı mı geliyorsun?”

“Törelere saygın da mı kalmadı?”

Üzerine mermi gibi yağan cümleler, onları onaylarcasına kıpırdanan dudaklar, sallanan başlar… Ragıp’ın “Bu iş sana düşüyor,” demesiyle sorular dindi, başlar sabitlendi. Göz küreleri ona döndü. Ve büyük amcası Raci tabancayı Metin’in önündeki sehpaya koyuverdi. “İşte babanın emaneti!” Suphi’yi öldüren silah karşısında duruyordu.

O baktığı kaderiydi aslında; Aynur’la mutluluğa veda, öldürme ve ölme sırasına girme… Tutacakları evi, kaç çocuklarının olacağını hatta isimlerini bile belirlemişlerdi. Evlatları onlar gibi burada kısılıp kalmayacaktı. Büyük bir şehre göçecek, büyük adam olacaklardı.

Başını kaldırdığında gözler hala üzerindeydi. Aklından geçenleri dile getirmek yerine onlara sessizce baktı. Oldum olası çok düşünür, az konuşurdu. Gerçi düşüncelerinin genişliği de serseri ruhunun elverdiği kadardı ancak. Tabiatını iyi bilen amcaları, ailede her sözü kanun kabul edilen dedesine -otoritesi bir yana Metin ona hem babalık hem de dedelik eden adama hiç karşı gelmemişti- sesini çıkarmayacağına, bu görevi üstleneceğine emindiler.

Tabancayı eline aldığı anda annesinin gözü kararır gibi oldu, çay tepsisini elinden düşürüverdi. Kendisi de yığılıyordu ki iki koluna girip koltuğa oturttular. Kolonyayla bileklerini, şakaklarını ovdular. Önce kocası şimdi de oğlu. İçi fena halde sıkışıyordu. Fakat o da Metin’e çizilen yazgıya karşı koyacak tabiatta biri değildi.

“Anneni merak etme,” dedi Ragıp. “Tüm ihtiyaçları karşılanacak. Zaten ablaların da burada. İstanbul’a vardığında…” Gerisini dinleyecek halde değildi. Bedenindeki fırtına yüreğinin kıyısını fena dövüyordu. “Ya Aynur?” dedi. Sorusu karşısında dudaklar bir süre kilitli kaldı.

“Hele bu iş hallolsun. Mahpustan çıktığında düğünüzü de yaparız.”

“Kayıp canlar eşitlensin, oturur konuşuruz. İsterlerse kan parasını da öder, bu sefer gerçek bir barış yaparız.”

Hiçbirisinin yüzüne bakmadı. İçinden geçmedi. Tabancayı beline sokup ayağa kalktı, “İşe gitmeliyim,” diyerek odadan çıktı. Kimse onu durdurmaya kalkmadı. Kaderini sindirmeye ihtiyacı olduğunun farkındaydılar.

Sokak lambalarının cılız ışığı içinde büyüyen karanlığı aydınlatamıyordu. Gömlek cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Dumanla birlikte havanın nemini de çekti ciğerlerine. Yol boyu yerinden oynamış kaldırım taşlarına denk geldikçe altında birikmiş yağmur suları pantolonunu batırdıysa da kaderine benzeyen bu duruma ne sitem etti ne de dikkatini verdi. Meyhaneye kadar aklında bin bir soruyla yürüdü.

İçeriye adım attığında, gidip kıyafetlerini değiştireceğine olduğu yerde dikilip kaldı. Garson Fehmi ondaki durgunluğu fark edince yanına yanaştı, “Hayırdır?” dedi. Patronun gelip gelmediğini sordu. Odasındaydı.

Suat koltuğunda geriye doğru kaykılmış, kafası geçen ay iki sokak öteye açılmış meyhaneyle meşguldü. Müşterilerine, garsonlarına musallat olur muydu? Gerçi böyle şeylere pabuç bırakacak adam değildi. Bir yeltenmeye kalksınlar hele!

Kehribar tespihini parmaklarının boğumları arasında usul usul dolandırırken Metin giriverdi odaya. “Gidiyorum abi,” dedi. “Hakkını helal et.” Suat, zihninde dolananlara kendisini öyle kaptırmıştı ki, bu sözleri yeni açılan mekâna geçiyormuş gibi algıladı. Hırsla ayağa kalkıp gözlerini gözlerine dikti. “Hiçbir yere gidemezsin!” Metin gibi boylu olmasının yanı sıra kemikliydi de. İkisinin kapışması odada sağlam bir şey bırakmazdı herhalde.

Patronunun aklından geçenleri nereden bilecekti. Kendisine destek çıkıyor sandı. Gözlerini yere indirdi, “Keşke,” dedi. O an Suat işin içinde başka bir şey olduğunun ayırdına vardı. Sesi yumuşadı. “Nereye gidiyorsun?” Metin içini kolay dökebilen biri değildi. Cevap vermek yerine omuz silkti.

Suat genç adamın bu huyunu iyi biliyordu. Ne de olsa elinde büyümüştü. Babası çocukluk arkadaşı, can dostuydu. Yoksa onun gibi lise ikiden terk, elinden hiçbir iş gelmeyen, eski zamanlardaki İstanbul külhanbeylerini andıran birisini garson olarak işe alır mıydı? Üstüne bir de mekânın güvenliğini -bu tam Metin’e göreydi işte, fakat buna ihtiyaç olup olmadığı tartışılabilirdi- ona emanet etmişti. Ama bütün bunlar sadece baba yadigârı olması sebebiyle değildi. Metin’i severdi de… Aslında oldukça iyi bir sesi vardı. Anne tarafından geçen, elindeki tek beceri buydu. Anneannesinden kalan udu da fena çalmazdı. Düzgün bir eğitimle iyi bir sanatçı olabilirdi. O yüzden Suat’ın baştaki teklifi müşterilere şarkı söylemesiydi.

Meyhanelerde her gece sahne almak ha? Delikanlılığın kitabında yazar mı böyle şeyler? Ancak dost sofralarında, o da kafası iyiyse icra ederdi yeteneğini. Sesi yüreklere lezzetli bir hüzün doldururdu. 

Köşedeki masaya kurulan sofraya yerleştiklerinde “Anlat yeğenim,” dedi. “Canını bu kadar sıkan ne?” Sözcükler ağzından -yarım yamalak da olsa- ancak ikinci bardakta dökülebildi.

“Yapma ya! Sizinkiler onlarla barışmamış mıydı?”

“Barışmamışlar.”

Akşamın gölgeleriyse bardağına dördüncü dubleyi doldururken söze dönüştü. Suat’ın lokmasını çiğneyişi onu dinlerken ne kadar sinirlendiğini belli ediyordu. “O amcan olacak adamlar kadar şerefsizlerini tanımadım. Görülen o ki dedeni de ikna etmişler.” Neye ikna ettiklerini sordu; Haluk’un ölmesine mi, öldürme işini kendisinin yapmasına mı? “Senin öldürmene,” dedi. Sonra rakısından büyükçe bir yudum aldı. “Ee, ne yapacaksın?” Metin kendisini on üç yaşında yetim bırakan adamdan nefret ediyordu. Ama babasını da Suphi’yi de öldüren gerçekte töre değil miydi? Barışılmış, acılar geride bırakılmışken bunları yeniden alevlendirmenin anlamı neydi? Söyleyeceği çok şey vardı elbette. Fakat ailesine -özellikle dedesine- karşı koyamayacağına göre bu saatten sonra bunları uzun uzun konuşmanın yararı yoktu… Aslında neden kabul ettiğini -amcalarının peş peşe sıraladıkları laflardan mı, dedesinin bakışlarından mı, erkekliğine bok sürdürmek istememesinden mi- kendisi de bilmiyordu.

Metin ceketinin düğmesini açıp da belindeki silahı göstermeden önce Suat sonucu tahmin etmişti zaten. Yine de “Razı oldun ha?” demekten alamadı kendini. “Evet,” dedi.

Kararından dönmeyeceğini anladığında Suat’ın dudaklarında tatsız bir kımıltı belirdi. Sigarasını yaktı, derin derin birkaç nefes çekti. Metin’e baktıkça babasının kaderini görüyor, içi parçalanıyordu. Suskunlukta meze dolaplarının bitişiğindeki masaya yerleştirilmiş pikaptan Müzeyyen Senar’ın nağmeleri yükseliyordu.

“Ya sonra?” dedi.

“Sonra mı?” Hapse girecek, cezasını çekecekti.

“Peki daha sonra?”

Bu defa dedesinin sözlerini aktardı. “Aynur’la evleneceğim.” Bunu söyledi fakat laflarına kendisi de inanmıyordu. Kafasındaki sesi susturmak için rakıya uzandı, bardağını doldurdu.

“Bak aslanım… Kanlını vurduktan sonra teslim olma sakın. Hapse girersen yerin yurdun belli olur. Çıktığında seni yaşatmazlar. En doğrusu ortadan kaybolmak.” Kaçmak aklına gelmemişti. “Kimseye güvenme. Ananı ya da Aynur’u görmeye falan da kalkma. Buraları unut! Cep numaranı da değiştir. Birine haber ileteceksen beni ara.”

“Nereye gideceğim?”

“İşini bitirdiğinde doğruca Ankara’ya… Orada bana can borcu olan bir arkadaşım var. Gece kulübü işletir. Onu bulup selamımı söyle. Sana iş verecektir.”

“Ankara’nın kalabalığında kaybolacağım yani.” Patronuna baktı. “Ne zamana kadar?”

 “Hayatta kalman için ne kadar süre gerekiyorsa.”

“Belki de ömür boyu,” diye geçirdi içinden.

Suat geceyi daha fazla koyultmak istemedi. “Bakarsın barış olur gerçekten.”

Acı acı gülümsedi. “O zaman düğünü de yaparız.”

Konuyu bu noktada kapattılar. Bazı masalardan kahkaha sesleri yükseliyordu. İmrenerek izledi tasasız hallerini. Daha birkaç saat önce onun hayatı da onlardan farksızdı.

Kahveler geldiğinde kendi dünyasına dalmıştı. Düşünceleri onu efkârlandırıyordu. Müzeyyen Senar sanki nağmelerinde onu anlatıyor gibi geldiğindendi böyle hissetmesi.

Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime

Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım istikbalime

Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime 

Yüreğine çöken ağırlık tırnaklarını mora, yüzündeki çizgileri kızıla boyuyordu. Belki de hafiflemek ihtiyacıyla başladı şarkıyı mırıldanmaya. Kendini öyle kaptırdı ki ne pikabın kapatıldığını ne de müşterilerin sessizliğe bürünüp onu dinlediğini fark etti. Hüznü kısa zamanda tüm masalara bulaştı. Bir bardak içenleri dahi sarhoş etti.

“Her şey olacağına varır aslanım, merak etme sen,” dedi Suat. Üstüne gelen selle taşan nehir neden bir gün durulup yatağında akmaya devam etmesindi… 

Meyhaneden ayrıldığında kafası oldukça dumanlıydı. Dalgın dalgın yürüyordu. Başını kaldırdığında ayaklarının onu Aynur’a sürüklediğini gördü. Odasının ışığı yanmıyordu. Bir an uyandırmak, “Gidiyorum,” demek geçti içinden. Yapamadı. Sulanan gözlerini elinin tersiyle silerken “Bütün bunlar ne kadar saçma,” dedi. İsyanını zapt etmekte zorlanıyordu. Hani neredeyse dedesinin kapısına dayanıp silahı geri verebilirdi. Ama hiçbirisini yapmadı. Eve gidip üstündekilerle yatağa uzandı ve kısa sürede sızdı.

***

Ertesi gün ancak öğlen kendine gelebildi. Nuri amcası sabah uğramış, halini görünce “Ayıldığında dükkâna uğrasın,” demişti. Sofrada karnını doyururken annesi karşına oturdu. Yüz çizgilerinin derinliğinden, gözlerinin kızarıklığından gece uyumadığı anlaşılıyordu. Kocasının başına gelenler yüreğinde bütün ayrıntılarıyla duruyordu. Daha onu sindirememişken şimdi de oğlundan beklenen görev… Hayata öfkesi daha da kabarmıştı. Dünden beri bir şey yemediği halde açlık hissetmiyordu.

Annesine tatlı tatlı bakarak, “Bana bir şey olmayacak, endişelenme,” dedi. Aklına başka söz gelmedi. Kadın ona öyle kuvvetle sarıldı ki, Metin hiç bırakmasın istedi. Ömrü o kollarda duyduğu huzurla, sıcaklıkla geçsin. Annesinin gözlerindeki önleyemediği damlaları görmedi. Daha doğrusu görmek istemedi.

Hırdavatçı dükkânına vardığında, amcası arka tarafına yaptırdığı camekânlı bölümde masasına yaydığı gazeteyi okuyordu. Raci amcasıysa ortalarda yoktu. Nuri gözlüğünün üstünden yeğenine baktı. Oturması için karşısındaki koltuğu işaret etti. 

İçinde Haluk’un resmi ve para olan şişkin zarfı uzatırken Nuri gülümsedi. Fotoğraf on yıl önce çekilmişti ama tanınmayacak kadar değişmiş olamazdı nasılsa. “İhtiyacın olursa yine göndeririz. Hapiste de hiçbir şeyini eksik etmeyiz, merak etme,” dedi. Metin başını salladı. Suat’la konuşmalarından söz etmedi.

Ziyaretine gittiğinde Ragıp torununun elini avuçlarının arasına aldı, “Seninle gurur duyuyorum,” dedi. Gözleri parlıyor, dudakları titriyordu. Dedesine kızmak geçmedi içinden.

***

İstanbul’a vardığında onu Recai karşıladı. İlk durakları Laleli’deki oteldi. Eşyalarını odaya bıraktıktan sonra Zeytinburnu’na, Haluk’un çalıştığı deri atölyesinin oraya gittiler. “İşte şurası gardaş.” Yakındaki bir kahveye oturdular. Recai, yolda bir dükkândan aldıkları haritayı masaya serdi. Otelin ve atölyenin olduğu yerleri kalemle işaretledi. Otele mesafesi çok uzak sayılmazdı. “Evi nerede?” diye sordu Metin.

“Bilmiyorum,” dedi. Buraya bir iş için geldiğinde tesadüfen görmüş, amcalarına haber vermişti. Metin ceketinin cebinden Haluk’un fotoğrafını çıkardı, görse tanıyıp tanıyamayacağını sordu. “Tanırsın,” dedi.

Akşam Kumkapı’da, deniz kıyısında salaş bir meyhaneye gittiler. O güne kadar sadece filmlerden ve dizilerden bildiği İstanbul’daydı. Sahildeki binaların suya yansıyan ışıkları, ışıkları kesen vapur izleri, martı sesleri… Bardaklarını tokuştururlarken hava, rakı ve deniz kokuyordu. Recai, memleketinin burnunda nasıl tüttüğünü anlatırken, Metin’in aklı Aynur’daydı. Suyun kıyıda yarattığı kırışıklıklar gözünün kenarındakilerde eriyordu. Konu Zeytinburnu’na geldiğinde dikkati hısmına yöneldi.

“Orası karanlık işlerin döndüğü bir yer,” dedi Recai. Kaçak yaşayan insanlar, faili meçhul olaylar… Bunları Haluk’u kolayca halledebileceğini ima etmek için mi anlatıyor yoksa laf olsun diye mi konuşuyor anlayamadı. Sormadı da… Kalkarlarken “Bir sıkıntın olursa ararsın,” dedi Recai. Metin teşekkür etti. 

Günlerce uzaktan izledi Haluk’u. Çıkışta ne yapar, kimlerle takılır, evine kaçta gider, hepsini öğrendi. Ancak bir türlü eyleme geçemiyordu. Bir insanı vurmak onunla kavga etmeye benzemiyordu. Bunaldığı zamanlar başını alıp yürümeyi adet edindi; sokaklar, parklar, evsizler, dilenciler, seyyar satıcılar… Akıllarından ne geçirdiklerini merak ederdi. Bazen de boğazı iyi görebileceği bir yere oturup hiçbir şey düşünmeden manzarayı seyrederdi. Amcaları sabırsızlanıyordu. “Halledeceğim,” diyordu telefonda. “Zamanı gelince…”

Ancak vakit geçtikçe Haluk’u öldürmek ona giderek daha zor gelmeye başladı. Bir yandan cebinde silahıyla onu izliyor, bir yandan da amcalarına, dedesine daha fazla söyleniyordu: “Hangi devirde yaşıyorsunuz, kan davası mı kaldı? Kız beni bekliyor, biz evleneceğiz barklanacağız, bir sürü hayalimiz var. Yemişim kan davanızı! Çok hevesliyseniz gelin siz halledin.” Artık çekip gitme noktasına gelmişti ki kader denen iblis ona bu fırsatı tanımadı.    

Yine böyle peşinden gittiği bir akşam, geçtikleri sokakta onlardan ve lambanın sarı ışığında hareket eden gölgelerinden başka bir şey yoktu. “Tam zamanı,” dedi içinden. Fakat -daha önceki seferlerde olduğu gibi- tabancayı bir türlü hasmına doğrultamıyordu. Derken Haluk birden geriye döndü, onu gördü. Kısa bir an bakıştılar. Gözü silaha kaydığında irkildi. “Dur, yapma,” dedi. Metin’in eli sanki bu komutu bekliyormuş gibi namluyu ona çevirdi.

Kollarını havaya kaldırdı. “Parayı al, beni bırak.”

“Paranı istemiyorum.” 

“Ne istiyorsun?”

Refik Aras’ın oğlu olduğunu öğrendiğinde olduğu yerde titremeye başladı. Barıştan söz etti. Tepki vermediğini görünce yalvardı. “Sonu yok bu işin. Yarın sıra sana gelir! Böyle yaşamak kolay mı sanıyorsun? Vazgeç!” Bir yandan da yardım umarcasına gözlerinin etrafı kolaçan edişi, kıpırdanmaları… Metin de onun kadar gergindi. Neden adını söylemişti, neden kaçıp gitmemişti? Her an sokakta birileri belirebilirdi. Silahı gittikçe ağırlaşıyordu. Arkasından bir ses duyar gibi oldu. Başını çeviriyordu ki hasmının elini indirdiğini fark etti. Belki de ona öyle gelmişti. Bunu ayırt edecek halde değildi. Birden panikledi, peş peşe bastı tetiğe. Mermiler Haluk’a isabet etti mi, öldü mü diye bakmadan hızla uzaklaştı. İnişli, çıkışlı yollarda koşarken her şey ardında kalsın istiyordu. Ondan çok uzaklarda… Yoruldukça adımları yürümeye döndü. Boğazı gördüğünde yabanıl otların arasına çöktü. Tere batmıştı. “Öldü mü acaba?” diye düşündü. “Neden arkana döndün ki!”  Karmaşık duygular içindeydi; dehşet, korku, bıkkınlık, kızgınlık… Bir sigara yaktı. Soluğunun hızından dumanı içine çekemeden tütünün dibi geldi. Sakinleşene kadar manzaraya baktı. Şehirden en kısa zamanda ayrılmalıydı. Ayağa kalktı, üstünü başını silkeleyip otele yöneldi. Odasına ulaştığında öyle yorgundu ki ağırlaşan gözkapaklarını daha fazla açık tutamadı, uykuya teslim oldu.

***

Otobüs Ankara terminaline girdiğinde güneş ufuk çizgisine yaklaşmıştı. Taksiciye Suat’ın adresi yazdığı kâğıdı uzattı. Şoför yola koyulduğunda dikiz aynasından ona baktı. Sırf pavyonda eğlenmek için mi Ankara’ya geldiğini merak etmişti. Müşterilerle çene çalmayı severdi. Ancak Metin’in düşünceli gözlerle camdan kentin toz rengi manzarasına baktığını görünce sormaya çekindi.

Çankırı Caddesine varışları, üstündeki neon ışıklı tabelada ‘İnci Night Clup’ yazan mekânın önünde Metin’in araçtan inişi, kapıdaki görevliyle konuşması, pavyonun sahibi Mümtaz’ın onu dinledikten sonra Suat’ı araması…   

Geniş çeneli, keskin bakışlı, seyrek saçları geriye taralı adam telefonu kapadıktan sonra onu baştan aşağı süzdü. “Demek kanlını öldürdün. Makine yanında mı?” Neden sorduğunu bilemedi. Niyeti tabancasını ondan almaksa buna razı olamazdı. İşini bitirdiğinde denize attığını söyledi. “İyi yapmışsın,” dedi. “Madem Suat kardeşim göndermiş, başımla beraber.” Yakınlarda küçük, gözden uzak bir oteli vardı. Orada kalabilirdi. Kimliğini vermek zorunda da değildi. Metin her şey için teşekkür etti. Şef garson Umman’la tanıştırdı onu. “Metin kardeşimiz bizimle çalışacak. Ona burayı anlat.” Hemen o akşam başladı işe.

Çoğu yabancı uyruklu konsomatrisler, garsonlar, komiler, şefler, müzisyenler, sazcılar, oyun havaları eşliğinde sahnede kıvıranlar, tip tip müşteriler, loş ışıklar, konfetiler, 35’likler, viskiler, şampanyalar, donatılan masalardan yayılan kahkahalar, tokuşturulan kadehler, kırıtmalar, ufak öpücükler, bacaklara dokunmalar, sarılmalar, “Ay balım… Canım… Çıkınca çorbacıya gidelim mi? Tamam aşkım… Geleceğim hayatım…” lafları…

Metin bütün gece mekânı ağzı açık izledi. Öyle ki sabah dört gibi müşteriler kalkıp da beyaz ışıklar yandığında hala etkisindeydi. Halini gören Umman “Âleme hoş geldin,” dedi. Gülümsedi. Günler sonra ilk defa memleketi, davası aklından çıkmıştı.

Otele döndüğünde rüya gibi geçen geceyi düşündü. Ortamın cazibesi, yediğine içtiğine para vermemesi, ömrü hayatında görmediği birbirinden afet kadınlar. Ancak aklına Haluk’un gelmesiyle tadı kaçtı yine.

Birkaç gün sonra Suat ağabeyi arayıp da Haluk’un ölmediğini, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldığını, ameliyatının iyi geçtiğini söylediğinde birden ciğerlerindeki tüm havayı bıraktı. “Ohh!” O heyecanla -sesli olarak- onu ziyarete gitmeyi, özür dileyip gerçekte öldürmek istemediğini, hapse girip cezasını çekmeye hazır olduğunu söylemeyi düşünürken “Sakın ha!” dedi Suat. Haluk’un ailesi ayağa kalkmıştı. İntikam lafları ediliyordu. “Hele ortalık bir durulsun.” En doğrusu beklemek ve yerini belli etmemekti. “Durulur değil mi?” diye sordu. “Ölmediğine göre,” dedi Suat.

Telefonu kapattığında yüz çizgileri gevşemişti. Her şey düzelebilir ve memleketine, Aynur’una dönebilirdi. Yeter ki dedesi ve amcaları karşı tarafla anlaşıp bu saçma davayı sonlandırsın. “Bir süre daha buralardayım,” diyen sesi umut doluydu.

Çalışanlardan duydukları ve gözlemledikleriyle yavaş yavaş pavyon dünyasının sırlarına vakıf oldu: Konsların “Gelirim,” laflarının yalandan ibaret olduğuna, pavyondan kadın çıkarılamayacağına, kimi müşteride loş ışık hastalığı olduğuna, ceplerine ince bir para girdi mi soluğu burada aldıklarına, bol paralıları yolmak için yapılan ‘cinleme’ gibi antin kuntin numaralara, müşteriye harbi, konslara -masa sahibi çakmazsa- kofti içki verildiğine, kiminin -öpüleceğini bile bile- tüm mal varlığını burada yediğine, masa bozan, bu yüzden birbirine düşman kesilen konslara, yaşanan kıskançlıklara, çıkan kavgalara, havada uçuşan şişelere, tabaklara…

Pavyonun güvenlik görevlilerinden biri olmaktan hoşlanmıştı. Gözdağı veren bakışlarıyla, ses tonuyla, heybetiyle müşteriler üzerinde caydırıcı bir etki bıraktığı patronunun gözünden kaçmadı. İkisi de memnundu.

Orası dışında pek bir sosyal hayatı yoktu. Tabii dokunamayacağını bildiği, her yerlerini sergileyen afetlere baktıkça kabaran erkekliğini söndürmek için Ulus’un üçüncü sınıf hayat kadınlarıyla geçirdiği zamanları saymazsak… Gündüz vakitlerinde kale içindeki dükkânları dolanır, kalenin en yüksek noktasından Ankara’yı seyrederdi. Manzaraya bakarken İstanbul Boğazı’nı anımsardı. Oradan şehrine kayardı aklı. Aynur’u düşünürdü. Çok özlemişti. Nasıldı acaba? “Barışınıza sıçayım!” Suat ağabeysininse tek bildiği “Sakın kimseyi arama,” diye tembihlemekti. Amcaları ara sıra ondan haber olup olmadığını soruyordu çünkü.

Fazla konuşmaması, işini iyi yapması, güvenilir tavırları, sakinliğiyle mekânda çalışan herkese kendini sevdirmişti. Metin de onları sevmişti. Ancak Umman ağabeysinin yeri ayrıydı. Her aklına takılanı ona danışıyordu. Görmüş geçirmiş, kalender, enteresan bir adamdı. Karısıyla, çocuklarıyla doğru dürüst birlikte olamadığına üzülür, zaman zaman “Herkes bir şekilde ekmek yemek zorunda. Biz de gece âlemini seçmişiz,” diye kendi kendine söylenirdi. Oranın neşe kaynağıydı bir yandan da. Ortalıkta sarf ettiği laflarla herkesi eğlendirirdi: “Dünyanın en büyük uyuşturucusu kadındır. O da bizde fazlasıyla var. Şunlara baksana. Hepsi âlemin taşı… Senin şarap çanağına sıçarım! Lan façası bozuk… İçimdeki manyağı uyandırtma bana! Öyle bir dünya yok!”

Mesai saati akşam başlasa da Metin giderek daha erken geliyordu. Sonunda mekân açıldığı an damlamaya başladı. Yapılan hazırlıkları izler, garsonların konslarla telefon konuşmalarını dinlerdi. “Canım naber. Kötü mü oldun sabah? Dedim ben sana, bak… Akşama görüşürüz. Ilık bir şeyler ye. Bugün geliyon inşallah…” Âlemin büyüsüyle zamanın nasıl aktığını anlamıyordu. Burası ona her şeyi unutturuyor gibiydi.

Peri pavyonda çalışmaya başladığında Metin altı ayını devirmiş, bu hayata iyice alışmıştı. Çok güzeldi. Aynur’u andıran bir yanı vardı. Onu görünce yarası depreşti. Âlemin eğlencesinden çok onu izlemeye başladı. Kötü kötü kadınları becerirken, kaleden Ankara’yı seyrederken aklına o geliyordu.

Aldığı alkol dozundaki artış Umman ağabeysinin gözünden kaçmadı. “Hayırdır?” diye sordu. “Yok bir şey abi,” dedi. Mekânda içini -az da olsa- açtığı tek kişiydi. Metin’in bunaldığını düşündü. “Gündüzleri azıcık gez toz,” dedi. “Başında benim gibi karı dırdırı da yok.” Güldü. “Yaparım abi,” dedi.

Tam o günlerde tatsız haberler peş peşe geldi. Haluk kalp krizi geçirmiş ve ölmüştü. Ölümü İstanbul’daki o geceden uzun zaman sonra ve başka bir sebeple gerçekleştiyse de adamın ailesi bundan Metin’i sorumlu tutuyordu. Bu yetmez gibi Suat ağabeyi konuşmalarından birinde ona Aynur’u isteyenler olduğundan bahsetti. Ayrıca kızın babasının Metin hakkındaki düşünceleri de hiç hayırlı değildi. Bunları duyduğunda içi cız etti. Sorduğuna soracağına pişman oldu. Bir daha da konuyu açmadı. Gelecekle ilgili bütün umutları, hayalleri birdenbire parlaklığını yitirivermişti. Canı fena halde sıkıldı. 

Derken bir akşam patron odasına çağırdı onu. Peri’ye takıntılı bir müşterinin kadına rahat vermediğini, günlerdir çıkışta arabasıyla takip ettiğini söyledi. Adam belalı birine benziyordu. Peri huzursuzdu. “Bir süre senle gitsin gelsin.” Böylece onun daha yakınında olmaya başladı.

Bir sefer almaya gittiğinde “Farklısın,” dedi Peri. “Nasıl yani?” diye sordu. Herkes ona yiyecek gibi bakarken Metin’in tavrı onlarınkine benzemiyordu. “Varlığımın farkında,” diye düşündü. İçine hoş bir ferahlık yayıldı. Gülümsedi. O da karşılık verdi. Aynur’dan bahsedebilirdi ama geçmişte bırakmaya çabaladığı duyguları açmak istemedi. O günden sonra ufak ufak sohbet eder oldular.  

Akşam için mekânda hazırlıkların yapıldığı bir gün Metin ortalıkta geziniyordu. Kadınların giyinme odasının yanından geçerken kapı hafif aralıktı. İçeriden gelen konuşmalara kulak misafiri oldu. “Hayırdır yani… Kuzenim cezaevinden çıkınca beni öldürecekmiş. Öyle bir şey var mı ya… Keyfimden mi çalışıyorum burada?” Göz ucuyla baktı. Kadınlardan birisi Peri’ydi. Metin’i fark edince kapıyı kapattılar. Gerisini duyamadı.

Kafasındaki hayaller bu işittikleriyle başladı: “Onu bu bataklıktan kurtarmalıyım.” Kurduğu hayaller birbirine eklendikçe Peri’ye daha fazla kapıldı. Birlikte yeni bir hayat kuracaklardı. Hele biri mâni olmaya kalksın. Göbeğinden işetirdi vallahi!

Aynur’u düşünmek içini hala acıtırken Peri’ye karşı hissettiği şey aşk değildi. Onu çeken kadının yüzündeki masum ifade, cinsel cazibesi olabilirdi. Belki de tutunacak bir dala, hayatına anlam katacak bir şeye ihtiyacı vardı. Ve Peri buna çok uygundu.

“Seni bu hayattan kurtaracağım,” dediğinde Peri önce şaşkın baktı ona. Sonra ince kaşları yukarıya kalktı. “Kimi nerden kurtarıyosun zübük!” Şaşırma sırası Metin’deydi. Kekeleyerek sarf ettiği birkaç lafı kaba sözlerle yanıtladı. “Def ol git! Bir daha etrafımda dolanma,” dediğinde ne söyleyeceğini bilemedi. Peri’ye güvenmekle ne büyük bir hata yaptığını düşündü. Uzaklaşırken “Orospu,” diye mırıldandı dişlerinin arasından. Yumruklarının sıkılığından tırnakları avucuna batıyordu.

Bu olay âlemin yüreğindeki ışıltısını bir parça soldursa da işini aynı disiplinle sürdürüyordu. Neyse ki Peri’yle gidip gelme vazifesi sona ermişti. Onunla gözlerini buluşturmuyordu. Bakışlarındaki ifade zaten bozuk sinirlerinin tellerini iyice geriyordu çünkü.

O günlerde bir akşam İstanbul’dan üç müşteri geldi mekâna. Ankara ortamını merak ediyorlarmış. Şefe “Bizi eğlendirin, hesap önemli değil,” dediler. Kıyafetleri, ayakkabıları, saatleri, her yanlarından zenginlik akıyordu. Konsların biri gidip diğeri geliyor. Kafalar iyi, garsonlar vızır vızır, arada boş bardakların götürülüp getirildiğinin farkında değiller, sigara ve çiçek satıcıları memnun, şefin yüzü gülüyor… Derken biri Peri’ye takıldı. Okşamalar, orasını burasını mıncıklamalar, “Hadi beni rahatlat,” lafları. Peri kalkmak istedi, bırakmadılar. Şef aldırmadı, patronun keyfi gıcırdı. Metin’inse suratı bomboktu. “İpin ucu kaçtı,” dedi içinden. Dudaklarında kemirilmedik yer kalmamıştı. Sonunda dayanamadı takım elbiseli olanın karşısına dikildi. “Kadını rahat bırak.” Adam onu itti. “Siktir git.” Küfürler, yumruklar, garsonların araya girme çabası, Peri’nin bakışları… Birden Metin’in gözü döndü, tabancasını çekti. “Gebertecem lan seni.” O sırada diğer güvenlik görevlileri kollarına yapıştı. Silahı elinden alıp onu yaka paça patronun odasına götürdüler.

Olanları duyan Mümtaz Bey’in suratı karardı. Tabanca elinde odada öfkeli birkaç tur attı. Sonra Metin’e döndü, “Burayı batakhane mi sandın lan!.. Polisi başımıza bela mı edecen?” Suratına birkaç yumruk attı. “Kafana sıkmadıysam Suat’a dua et!” Adamlara döndü. “İyice ıslatın bu çakalı. Sonra da atın dışarı.” Acımasızca inen yumruklara, tekmelere karşılık vermedi. Olduğu yerde kıvrılıp kaldı… Kendine geldiğinde boş bir arsadaydı. Her yanı sızlıyordu. Üstü başı yırtılmıştı. Ağır adımlarla otele gidip bavulunu aldı, kalacak başka yer aradı.

Cebinde fazla para yoktu. Bir karar vermeliydi. Ankara’da kalmak istemiyordu. Başka bir şehre gidebilirdi. Âlemi öğrenmişti nasıl olsa… Ev özlemi de artmıştı öte yandan. Suat ağabeyiyle konuşmak, akıl sormak istiyordu. Fakat aramaya utanıyordu Yüzünü kara çıkarmıştı. Bu kararsız günlerde kalenin en yüksek noktasından Ankara’ya bakıyordu. Karanlıkta manzara boğaza daha çok benziyordu.

O günlerde Suat ağabeyi çaldırdı telefonunu. Çekine çekine açtı. Adamın sesinde üzgün bir ton vardı. Ancak konuşma Metin’in korktuğu gibi olmadı. O konuya hiç girmedi. Hatır soran birkaç laf sonrası dedesinin vefat ettiğini söyledi. Uykusunda ölmüş, cenazesi dün kaldırılmıştı… Hemen annesini aradı. Bunca zaman sonra sesini duyduğunda kadıncağız çok heyecanlandı. Ağlamaktan ikisi de doğru dürüst konuşamadılar. Telefonu kapattığında aklı daha da karışmıştı.

Düşünce bulutları bir hafta sonra büyük amcasının onu aramasıyla dağıldı. “Nerelerdesin hayırsız?” Niyeti sitem etmek değildi. “Anlaşmaya hazırlar. Adam kalpten gitti zaten. Seninle, bizimle bir alakası yok! Vallahi… Hapsi falan dert etme. İyi bir avukat tutarız. Çok yatmazsın. Aynur ne kadar ağladı arkandan… İnsan hiç aramaz mı? Neyse sen gel, o işi hallederiz.” Üç gün sonra orada olacağını söyledi amcasına.

***

Hırdavatçı dükkânının girişine asılı çıngırağın sesini duyduklarında Nuri ve Raci arka taraftaki büroda günün hesaplarına bakıyorlardı. Vakit geç olduğundan yanlarında çalışan delikanlı evine gitmiş, giderken de kapıyı kilitlememişti.

“Bu saatte kim ki?” diyen Nuri koltuğundan kalktı. Kalın bacaklarını sürüye sürüye ilerledi. Dükkân kısmının lambası kapalı olduğundan loş ışıkta dikilen adamın kim olduğunu bilemedi. “Buyur?” Gelen kişinin elektrik düğmesine uzanmasıyla ortalık aydınlandı. Ve o an Nuri’nin yüzünün rengi attı. “Metin!”

“Evet, benim.”

“Sen yarın gelm…” derken kendini hemen toparladı. “Hoş geldin.” Yeğenine sarılmaya yeltendi, ondan karşılık bulamayınca vazgeçip kolundan tuttu. “Gel içeri geçelim.” Raci büronun kapısında ayaktaydı. “Vay yeğenim sen ha!” Sesinin tınısı sözcüklerindeki sıcaklığa uymuyordu. “Özlettin kendini kerata.”

İki kardeş bir an göz göze geldi. Ardından koltuğa kurulan yeğenlerine ikram edecek ne var diye etrafa bakındılar. Demlikteki çay bitmişti. İsterse kahve yapabilirlerdi. Ya yanına atıştıracak bir şey… En iyisi bir lokantaya gidip yemek yemekti. “Açsındır,” dedi Raci. Amcalarının deminden beri telaşla koşturmalarını izleyen Metin “Hayır,” dedi soğuk bir sesle. “Buraya sizinle konuşmaya geldim.”

İsteksizce karşısına oturdular. Sessizlikte duvar saatinin tıkırtısı duyuluyordu. Metin dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdi fakat yakmadı. Sokağın karanlığı gelip gözlerine oturmuş gibiydi. Bakışları amcalarını huzursuz ediyordu. Sonunda Nuri dayanamadı. “Haber versen seni karşılardık,” dedi. Gülümsemeye çalıştı. “Neyse artık… Hadi anneni de alıp bize geçelim.” Ayaklandıklarında Metin yerinden kıpırdamamıştı. Sigarayı eline aldı. Parmaklarının arasında çevirirken “Depoya gidiyoruz,” dedi.

Nuri birden irkilince gözlüğü burnundan kaydı. Düşüyordu ki yakaladı. Yerine geri yerleştirirken “Depoya mı?” dedi.

“Evet.”

“Evladım bu da nerden çıktı şimdi?” dedi Raci. “Yarın hep birlikte…”

Metin büyük amcasının sözünü kesti. Yüzünde gülümsemeden başka her şeye benzer bir ifade vardı. “Evladım ha!.. Beni öyle mi görüyorsun?”

“Tabii ki. Benimkilerden bir gram farkın yok.”

“Onları da böyle kolay harcardın yani!” Sigarayı ortasından kırdı.

“O nasıl söz!”

“Sen babanın yadigârısın bize.”

“Babam demişken…” Elini cebine atıp tabancasını çıkardı. “Bunu tanıdınız mı?”

İkisinin gözleri de yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Nuri yutkundu. Bir şeyler söylemek istedi, ama ne diyeceğini bilemedi.

“Kaldır şunu! Böyle şeylerle şaka olmaz,” dedi Raci. Sesine olabildiğince otoriter bir ton vermeye çalışmıştı. Ancak Metin bunu tınmadı. Haluk’a bir türlü doğrulamayan namlu şimdi hiç nazlanmıyordu. “Beni daha fazla öfkelendirmeden dediğimi yapın.”

Çaresizce boyun eğdiler. Dükkân kapısını kilitleyip, ışıkları sırayla söndürerek malzeme raflarının ilerisindeki büyük depoya gittiler. Dipteki kapalı sandıkların yanına vardıklarında amcalarına üzerine oturmalarını söyledi. Elinin hareketleriyle de kollarını kaldırmalarını işaret etti.

Denilenleri yaparken bu durumun hiç hayırlı bir yere gitmediğini düşündü Raci. Hele az önce sigarayla yaptığı hareket hâkimin kalem kırmasına benziyordu. İçi ürperdi. Ne yapıp edip karşısındaki delinin elinden o silahı alması lazımdı. Aksi gibi telefonu da bürodaki masada kalmıştı. ‘Keşke mesaj atabilseydim,’ diye geçirdi içinden: Metin dükkânda. Silahlı. Hayatımız tehlikede… Göz ucuyla Nuri’ye baktı. Bu salağınki yanında mıydı acaba? “Bak yeğenim,” dedi. “Bu acayip fikre nasıl vardın bilmiyorum ama…”

 “Şu kan davası denen saçmalığınızla hayatımı mahvettiniz,” diye bağırdı Metin. Gözlerinde nefret vardı. “Ya siz? Keyfiniz yerinde güzel güzel yaşıyorsunuz.”

“Hepsi dedenin yüzünden,” diye inledi küçük amcası. “Haluk diye tutturdu.”

“Neyse ki sen akıllı davrandın öldürmedin,” dedi Raci. “Sana telefonda da dedim ya anlaşmaya hazırlar.”

“Ama kuşlar öyle demiyor.” 

“Na-nasıl yani?”

“Diyorlar ki, amcanlar seni göt korkusundan çağırdı. Sonra da bunu kanlılarımıza duyurdu.” Sıkılı dişlerinin arasından konuşurken tabancayı da amcalarına doğru sallıyordu. “Onlar beni öldürecek, siz de rahat bir nefes alacaktınız!”

“Zannettiğin gibi değil,” dedi Nuri. Sesi titriyordu.

“Değil mi?.. Bu konuda bir yalan daha edersen tabancayı o koca kıçına sokar mermiyi boğazından çıkarırım.”

“Ama…”

“Kes sesini! Suat ağabey bana hepsini anlattı. Her şeyden haberim var. Ne istediniz lan benden?”

Raci’nin bakışları ara ara az ötedeki rafta duran keskin ağızlı baltalara kayıyordu. Metin bunu fark edince sinirli sinirli güldü. “O yürek var mı sende?”

Raci anlamamış gibi “Ne yüreği?” dedi.  

“Beni aptal mı zannediyorsun?” diye tısladı. “Yerinden kıpırdayanı mıhlarım.”

Nuri’nin kumaş pantolonunun kasık kısmında beliren ıslaklık yavaş yavaş paçasına doğru ilerliyordu. “Sakın bir delilik yapmaya kalkma.”

“Barışmak için inan çok çabaladık,” dedi Raci. “Haluk kalpten öldü, yine de ne istiyorsanız, kaç para derseniz verelim, dedik. Ama ikna olmuyorlar.”

“O halde aranızda kura çekin. Hanginiz kaybederse onu vursunlar.”

“Öyle deme! Bizim hiçbir günahımız yok!”

“Hadi oradan! Her şeyiniz yalan. Aynur’u da halledecektiniz güya. Kadın evlenmiş bile!”

“Haklısın. Çok hata yaptık. Ama söz hepsini yoluna koyacağım. Gerekirse bütün varımı yoğumu veririm. Nuri de öyle.” Nuri heyecanla başını salladı. “Yine olmazsa valiye, belediye başkanına, şehirde başka kim varsa hepsine gideriz.”

“Yani sizi affetmemi istiyorsunuz.

“Evet,” dedi Raci. “Bundan sonra dava bizim. Kimse kılına dokunamaz. Bak yeminle…”

“Güven bize.”

“Yeter!” Metin kendisine yaltaklanan adamlara tiksinerek bakıyordu. Gözlerinin akı kırmızıya dönmüştü. “Hem kan istiyordunuz hem de kimsenin size bulaşmamasını değil mi?. Ama o iş öyle değil böyle olur.”

“Yapma, yapma, yap…”

“Hayırrr!”

İki el silah sesi deponun her yanında yankılanırken çatıdaki kuş korkuyla havalandı. Kanat çırparak bir süre gökyüzünde dolaştıktan sonra geri döndü. Her yer eski sessizliğine gömüldüğünde sokakta beliren gölge usulca ilerledi, karanlığa karıştı.