Yasaklı Virgül
Tekirdağ’da rüzgâr, denizden şehre usul usul yürür; yaz sıcağına bile gölge bırakırdı. Kitabevi eski bir banka şubesinden bozmaydı; ahşap zemin her adımda gıcırdıyordu. Raflar duvarlara dayanmış gibiydi. Kapı açıldıkça tuz kokusu içeri doluyor, kahve termosundan yükselen buhar kitap kokusuna karışıyordu. Masamda su, birkaç kalem, çikolata kâğıtları… Bir de kırmızı kurdeleyle bağlanmış küçük bir üzüm salkımı — bir okurun hediyesi.
Kalabalığın içinden bir kadın çıktı. Saçları eskisine göre daha kısa, bakışları daha koyuydu: İlknur Temur. İsmimi söylemedi. Sadece kitabı uzattı, başparmağı ilk sayfada hazır bekliyordu. Yüzünde ne pişmanlık vardı ne gurur. İkisini de yanaklarının iç kıvrımına saklamış gibiydi. Kalemi havada unuttum. “Yazar” gibi değil; içimden lise kantinindeki Cenk’le konuşa konuşa baktım ona.
On yedi yaşındaydım. Pencereye yakın, rüzgârın girebildiği tek sırada otururdum. O gün sıramın altında ince bir kitap saklıydı: Fikrimin İnce Gülü. Sabaha kadar okumuş, çantama koymayı unutamayacak kadar o cümlelerin sesine tutulmuştum.
İlknur Hoca — hayır, içimde hep İlknur Hocamdı — sınıfa girer girmez yoklamayı aldı, sonra “kompozisyon defterleri” dedi. Defterler o yaşta bir tür kader beyanıydı; öğretmen, sayfana bakıp kim olduğuna karar verirdi. Benim defterimin arasında o kitap vardı. Hoca sıranın yanına geldiğinde, sayfaların hışırtısı kitapla defterin birbirine sürtünmesinden duyuldu. Eğildi. Aldı. Bir an sadece baktı.
“Bu kitap senin mi, Cenk?”
“Babamın, İlknur Hocam.”
Kapağı kapatmadı. Adını okudu.
“Bunu sınıfa getirme.”
“Neden, İlknur Hocam?”
Sesi yükselmedi ama sertleşti;
“Bu kitap yüzünden insanlar yargılandı.”
“Roman bu.”
“Biliyorum,” dedi. “Ama herkes bilmiyor.”
Sınıfın arkasından biri güldü. İlknur Hocam başını kaldırdı:
“Gülmeyin. Bu ülkede kitaplar da sicil taşır.”
Sonra bana döndü:
“Sınav senesindesin. Müfettiş gelir. Veli gelir. ‘Bu çocuk neden böyle şeyler okuyor?’ derler. Ben açıklama yaparım, sen değil.”
Kitabı masasına bıraktı.
“Yasaklamıyorum,” dedi, “ama bir daha burada görmeyeyim.”
“Edebiyat sınıfında olmaz mı, İlknur Hocam?”
Bir an durdu. İlk kez gözlerimin içine baktı.
“Edebiyat her yerde olur,” dedi. “Ama herkes her bedeli ödeyemez.”
Defterimi açtı. Başlığımı okudu: Yazar Olmak İstiyorum. Kırmızı kalemle altına yazdı:
“Zamanı gelmeden söylenen cümle, yazanı yakar.”
Sonra sesini kısarak ekledi:
“Önce okur olmayı öğren.”
O gün anladım sandım ki beni susturuyordu. Oysa sadece kuralları uyguluyordu. Bunu o yaşta anlayacak sabrım yoktu.
Yıllar sonra fark ettim: O gün yalnızca bir kitabı değil, zamanı yasaklamıştı bana. Adalet Ağaoğlu gibi bir kalemin bile yasaklanabileceğini konduramamıştım. Yasak denilen şey bana hep yüksek sesle bağıran bir otorite gibi gelirdi; sessizce, kırmızı bir kalemle yapılabileceğini bilmiyordum. Meğer bazı yasaklar cümleyi silmez, sadece duraklatırmış.
Okuldan sonra sahilde, taşların üstüne oturup kitabı bitirdim. Rüzgâr güllerinin gölgesi suya düşüyor, döndükçe içimde sıkışan şey gevşiyordu. O gece yemin ettim:
“Bir gün, kırmızı işareti virgüle çevireceğim.”
Sonrası uzun sürdü ama aynı hissin etrafında döndü. Yazdım, sildim, dosya yolladım, geri döndüm. “Güzel ama ticari değil,” diyen oldu. Hiç cevap vermeyen oldu. Yine de her defterin kenarına küçük bir virgül çizdim. Kırmızı değil; kurşun kalemle, silinebilir bir virgül.
Bir gün bir hikâye dosyası basıldı. Hayatım mucize gibi değişmedi; ama şehir, rüzgâr, kıyı… Sanki beni ilk kez “yerli” saydı.
Beşinci baskıda küçük bir kitabevi imza günü düzenledi. Derken o kadın geldi.
“Cenk,” dedi. “Tebrik ederim.”
“Teşekkür ederim, İlknur Hocam.”
Kitabı uzattı. Kapakta adım vardı. Üzerinde Kırmızı Çizginin Kırıkları yazıyordu.
“İsminizi yazayım mı, İlknur Hocam?” diye fısıldadım.
“İlknur Temur yazarsan sevinirim.”
“Hatırlıyor musun,” dedi sonra, “o gün elinden aldığım kitabı…”
“Unutmadım, İlknur Hocam.”
“Ben de unutmadım.” Dudaklarındaki çizgi derinleşti.
“O yıllarda bazı kitapların adı bile sınıfa ağır gelirdi.”
“Siz de korkuyordunuz.”
“Korkuyordum,” dedi. “Ama sadece kendim için değil.”
Ve ilk defa gülümsedi.
“Ben de gençken yazardım. Sıfır sayfaya bir başlık atarsın ya… Sonra okul, ev, maaş bordrosu. Başlık kalır, metin gelmez.”
İçimdeki kırgınlığın bir ucu eğildi. Kırmızı çarpının bir kolu sanki azıcık silindi.
“Neden söylemediniz?” dedim.
“Öğretmen kendini anlatınca ciddiyet dağılır sanıyordum.” Gözleri raflara kaçtı.
“Üstelik o yıllar… Yasaklı rafların üstünde hep toz olurdu. Toz almak bile tedirginlikti.”
Cümlesini yuttu. Bazen asıl itiraf, devam etmeyiştedir.
Kalemi elime aldım. Şöyle yazdım:
“Sevgili İlknur Temur’a…
Bir zamanlar cümlelerimin üstüne kırmızı bir işaret koymuştunuz.
Ben onu virgüle çevirdim ve devam edeceğim.
Devam etmeme sebep olduğunuz için teşekkürler.”
İmza bittiğinde masayı toplarken kat yerlerinden yıpranmış küçük bir kâğıt parçası buldum. El yazısıyla tek cümle vardı:
“Bir öğretmen, bazen kendi yazamadığı hikâyeyi, öğrencisinin defterinden okumayı öğrenir.”
Eve döndüm. Masama oturdum. Çekmecemi açtım; eski defterler duruyordu. Bir dosya açtım. Adını koyamadım. Sadece bir virgül çizdim.
Çünkü bazı cümleler bitmez.
Sadece duraklar.
İçinde kırmızı bir işaret taşıyan herkes, bir gün onu virgüle çevirmenin yollarını arar. Bugün Tekirdağ’da rüzgâr esti; kitapların arasından bir öğretmen çıktı, bir yazar, masanın köşesine bir virgül koydu.
Ve cümle devam etti.

