İLHAN GERİMTERLİ/ÜMİT; SOFRADAN KALKAN SON TABAK

Ümit: Sofradan Kalkan Son Tabak

“Her şey yalan bu gerçek! Açlığınız var mı?”

Bunu her söylediğinde, parmaklarının arasındaki Maltepe’yi aceleyle bastırırdı kül tablasına; sanki dumanı dağılırsa geriye kalan tek şey o çıplak sorusu olacakmış gibi. Yanımıza duruşu bile geçiciydi, eğreti otururdu. Gözümüzün ucuyla bakar “dert etme,” derdik geçiştirerek.

Aslında ne açlığımızı dert ederdik ne de onu. Biz hep toktuk; o ise hep eksik.

Ümit konuşurken hep yarım dururdu. Cümlesinin sonunu bir başkasına ikram eder gibi boşlukta bırakırdı. Büyüklerin elini tutarken başı biraz daha eğilir, gözleri yerden bir karış yukarı çıkmazdı. Bir şey verirken elleri titrer, acele ederdi; sanki dünya ona verilen her şeyi her an geri alacakmış gibi bir telâşla dağıtırdı elindekini.

Yazın en sıcak günlerinde bile koyu renk pantolonlarından vazgeçmezdi. Bazı günler belli bir saatte kaybolur, tam vaktinde geri dönerdi. O döndüğünde, odada keskin sigara dumanının arasına hafif, ekşimsi bir ilaç kokusu sızıverirdi. Gömleğinin kolunu hiç kıvırmazdı; kolunun iç yüzü, bir sırrı saklar gibi kumaşın altında terlerdi. Sanki hayat, herkesin görebileceği yerlerine cömert davranırken, sadece onun tenine sığmayan bir kederi gizlice kazımıştı. Bazen oturduğu sandalyeyi sessizce değiştirirdi; altındaki mindere bakmadan, kimseyle göz göze gelmeden. Bir lekeyi mi gizliyordu, yoksa bir acıyı mı, hiçbirimiz sormadık.

Evi hep havalandırırdı. Camlar ardına kadar açıkken sigarasını yakar, dumanı var gücüyle dışarı üflerdi. Ama içeride kalan şey duman olmazdı; birikmiş bir sessizlik sinerdi duvarlara. Masaya oturur, önündeki çay buz gibi olana dek tek kelime etmezdi. Sonra, uzak bir kıyıdan kendine seslenir gibi mırıldanırdı:

“Her şey yalan, bu gerçek…”

Bekârlığını savunmazdı; sadece açıklamazdı. “Kimsenin ömrüne yük olmaya gelmedim,” derdi. Ne günleri sayardı ne de kendi bedenini bir varlık olarak görürdü. Kendi gölgesini bile başkasının toprağına düşürmekten sakınan bir hali vardı. Bir çorba koyduğunda kaşığını en sona saklar, tabağında kalan o son lokmayı hep “yanlışlıkla” bir başkasına uzatırdı. Kendine ayırdığı tek pay, başkalarının doyduğunu izlemekti.

Bir süre sonra adımları kısaldı. Otururken ellerini dizlerinde, sanki onları orada tutmaya çalışıyormuş gibi sıkıca birleştirir oldu. Gülümsemesi değişmedi ama nefesi cam kırıkları gibi bölündü. Yardım teklif ettiğimizde başını hafifçe iki yana salladı; kelimeleri iyice tasarruflu kullanmaya başlamıştı. Artık dumanı dışarı üflemeye bile gücü yetmiyordu.

Son günler camlar gece gündüz açık kaldı. Çay hep yarım, kül tablası hep doluydu. En son sigarası söndürüldü ve bir daha yakılmadı. Cümlesi de öyle.

Bir sabah o kapı açılmadı. Kimse o meşhur soruyu duymadı.

İçeri girdiğimizde evde kusursuz bir düzen vardı. Sandalye yerindeydi. O koyu renk pantolonlar özenle katlanmış, sanki içindeki yara da onlarla birlikte paklanmıştı. Çay bardağının dibinde koyu bir tortu, masada ise bembeyaz bir kâğıt duruyordu.

Kâğıtta tek bir harf bile yoktu. Ümit, son cümlesini de dünyaya bağışlamış, söyleyeceklerini yanına alıp gitmişti. Oysa biz, o boş kâğıda baktığımızda onun tüm ömrünü okuduk. Hiçbir şey istememenin, hiçbir şey beklememenin o ağır ve dilsiz romanını.

O gün anlaşıldı: Ümit kimseyi aç bırakmamıştı. Sofradaki her tabağı doldurmuş, her gönlü bir şekilde gözetmişti. Ama kendisini, payına hiçbir şey düşmesine izin vermediği o dünya sofrasından sessizce kaldırmıştı.

“Her şey yalan bu gerçek!”

Artık bunu soran yoktu. Açlık, mahallede ilk kez bu kadar cevapsız, bu kadar çıplak kalmıştı.