HESAPLAŞMADAN ÇOK SANKİ BİR İÇ SERENAT
“Bana bir düş gerek, — sonu boşa da çıksa…”
Necati Tosuner
Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi, Necati Tosuner’in ilk kez 1997 yılında yayımlanan öykü kitabıdır. Bu inceleme, eserin Alakarga Yayınları tarafından Eylül 2025’teyayımlanan 5. basımı esas alınarak hazırlanmıştır. Kitap, tematik ve biçimsel düzeyde birbirine eklemlenen yedi bağımsız metinden oluşur.
İncelemenin amacı, eseri tema, anlatıcı yapısı, üslup, teknik tercihler ve edebiyat içindeki konumu bakımından eleştirel bir okumayla değerlendirmektir. Tosuner’in öykücülüğünde belirgin olan içsel anlatım, bilinç merkezli yapı ve incinen özne inşası, bu kitap özelinde tartışılacaktır.
1944 doğumlu Necati Tosuner, erken yaşta geçirdiği kazanın da etkisiyle edebiyatında bireyin iç dünyasına, yalnızlık hâllerine ve varoluşsal sıkıntılarına odaklanan özgün bir yazın çizgisi oluşturmuştur. Türk edebiyatında özellikle kendini anlama ve anlatma ihtiyacını merkeze alan, kısa ve vurucu öyküleriyle öne çıkan Tosuner, anlatıyı olaydan çok öznel deneyim ve algı düzleminde kuran bir yazar olarak konumlanır. Öykü, roman, deneme ve çocuk edebiyatı alanlarında ürünler vermiş; Sancı… Sancı… (Türk Dil Kurumu Roman Ödülü, 1978), Kasırganın Gözü (Attilâ İlhan Roman Ödülü, 2008), Salgında Öyküler (Yunus Nadi Öykü Ödülü, 2023) gibi eserleriyle kendine özgü bir anlatı sesi oluşturmuştur. Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi, bu anlatı dünyasının öykü formundaki en yoğun ve bütünlüklü örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Eserde yer alan Armağan adlı öykünün 1997 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü’nde birinciliğe değer görülmesi, kitabın edebî niteliğinin eleştirel düzeyde de güçlü bir karşılık bulduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Eser, farklı anlatıcıların iç dünyalarına yönelen öykülerden oluşur ve belirgin bir ana olay örgüsüne ya da tek merkezli bir kurguya yaslanmaz. Olayların nesnel akışından çok bireyin dünyayı nasıl deneyimlediğine odaklanır. Bu doğrultuda metinler, gündelik yaşam içindeki karar anları, ilişkilerdeki kopukluklar ve çağrışımlarla ilerleyen bellek katmanları etrafında örülür. Yalnızlık, aidiyet sorunu, bireysel özgürlük arayışı ve kimlik inşası, bu yapının ana düşünsel eksenleridir. Anlatıcılar, kendi yaşamlarını anlamlandırmaya çalışırken sık sık duraksar, geri döner ve çelişir.
Mekânlar; ev, aile toplantıları, sokak ve okul gibi alanlardan seçilmekle birlikte, fiziksel arka planlar olarak kalmaz; karakterlerin yaşantılarıyla anlam kazanan deneyim alanlarına dönüşür. Zaman ise çizgisel bir ilerleme izlemez; geçmişin şimdiyle iç içe geçerek bilincin içinde yeniden kurulduğu kişisel bir zamansallık olarak kurgulanır.
Bu düzlemde şiirsellik, doğrudan bir “şiir yazma” niyetinden ziyade bilincin ritmini olduğu gibi aktarma arzusundan doğar. Yazar, kelimenin kesinliğine duyduğu güvensizlikle anlatıyı açıklamaktan çok sezdiren bir yöne çeker. Okur, bu dil aracılığıyla anlatıcının zihnine girer; onunla birlikte duraksar, tereddüt eder ve suskunluğu paylaşır.
Kitaba ismini veren son öykünün başına ve sonuna eklenen şiirler de bu akışın doğal uzantıları olarak işlev görür. Bir düşüncenin düğümlendiği, kelimenin yetersiz kaldığı noktada ortaya çıkan bu şiirler, Tosuner’in dili bilinçli biçimde sınırlarına dayamasını sağlar. Düzyazıyla sürdürülemeyen içsel gerilim, mısraların derinleştirici gücüyle daha çıplak ve savunmasız bir hâl alır.
Öte yandan, aynı öyküde fenomenolojik bir bakışla kurulan anlatı, karakterlerin birlikte yaşadıkları olayları kendi algılayışları doğrultusunda aktarmasına dayanır. Tekil ve kesin bir hakikat sunmak yerine, algının kişisel karakterini öne çıkaran çoklu bakış açısı kullanılır. Bu sayede okur, tek bir doğruya yaslanma konforundan çıkarılarak farklı algı biçimleriyle yüzleştirilir. Yan karakterler ise ana anlatıcıların iç dünyasını görünür kılan işlevsel figürler olarak anlatıya dâhil edilir. Yazarın eski eşi ve Üsküdar Amerikan Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmış olan Leman Dinçer Tosuner’in tanıklıklarıyla derinleşen bu bölüm, eseri hesaplaşmadan çok bir iç serenat tonuyla tamamlar.
Öykülerde dikkat çeken bir diğer izlek, umudun tüm kırılganlığına rağmen varlığını sürdürmesidir. Ancak umut merkezde değildir; bağırmaz, vaat etmez, kurtuluş sunmaz; yaşamı sürdürebilmenin inatçı bir direnci olarak metnin bütününe yayılır.
Bu noktada eser, yaşanmışlık duygusunu güçlü biçimde hissettiren bir anlatı kurarken, kurguyla gerçeğin iç içe geçtiği bir düzlem de oluşturur. Hayat ile edebî inşa arasındaki sınırın bilinçli biçimde belirsizleştirilmesi, bireyin toplumsal yapılara uyum sağlama zorunluluğu ile kendi içsel arzuları arasındaki çatışmayı canlı tutar.
“Bahçenin ortasında, birbirlerine özellikle yakın olmayı seçmiş gibi duran iki ağaç vardı. Daha çok da şeftali ağacına benziyordu. Çiçekleri, ‘Ben şeftaliyim!’ diyordu. Yok, yanılmıyordum. Göz kırpıyordu.” (s.30)
Tosuner’in öykülerinde yazmak, estetik bir tercih olmaktan çok varoluşsal bir zorunluluktur. Anlatıcılar, geçmişle hesaplaşan; dış dünyaya karşı saydam, içten bakıldığında parlak ama en ufak darbede dağılmaya açık bilinçler olarak kurulur. Bu kırılganlık, yazma edimini ayakta tutma ve dağılmayı geciktirme pratiğine dönüştürür.
Eserde baskın anlatıcı türü birinci tekil şahıs anlatımıdır. Bu tercih, kitabı olay merkezli olmaktan çıkararak algı temelli bir yapıya taşır. İç monologlar, kesik cümleler, tekrarlar ve duraksamalar, anlatıcının zihinsel süreçlerini doğrudan metnin biçimine yansıtır.
Dil bilinçli olarak sade tutulmuştur; ancak bu sadelik yüzeysellik anlamına gelmez. Üç nokta, ara sözler ve kesintiler, düşüncenin tamamlanmamışlığını görünür kılar. Noktalama işaretleri, bilincin yarım kalmışlığının dilde bıraktığı izler hâline gelir.
“Masanın orta yerinde bir kitap duruyordu. Tabakların… bardakların arasında, fırından yeni gelmiş bir ekmek gibi —yine de sakince—duruyordu. Sanki, niçin sakin olmaması gerekiyordu?” (s.29)
Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi’nde anlatının nasıl kurulduğundan çok, bu kurma biçiminin neyi mümkün kıldığı sorusu öne çıkar. Tosuner’in anlatımı, bireysel bir iç döküş alanı açmakla kalmaz; anlatının sınırlarını daraltarak anlamın yoğunlaştığı bir estetik alan yaratır. Bu yönüyle metin, anlatılamayanın da taşıyıcısı hâline gelir. Dolayısıyla eser, belirlenen temaların ve teknik tercihlerinin ötesinde, Tosuner’in edebî tavrının bütünlüklügörünüm kazandığı bir eşik metin olarak okunabilir.
Bu bağlamda kitap, Necati Tosuner’in Türk edebiyatındaki konumunu belirginleştiren temel metinlerden biri olarak değerlendirilebilir. Tosuner, 1970’lerden itibaren özellikle öykü alanında, toplumcu gerçekçi anlatının baskın olduğu bir edebiyat ikliminde, olayın geri plana alındığı, bilince ve algıya yaslanan bir yazınsal çizgi geliştirmiştir. Bu yönelim, onu hem modernist anlatının uç noktalarından hem de geleneksel gerçekçi öykü anlayışından ayıran özgül bir ara konuma yerleştirir. Yazarın metinlerinde toplumsal olan, doğrudan temsil edilen bir tema olmaktan ziyade, bireysel bilincin iç gerilimlerinde dolaylı biçimde hissedilen bir arka plan işlevi görür. Anlatının yükünü olaydan çekerek dile, suskunluğa ve boşluklara devreden bu estetik tavır, Tosuner’i Türk edebiyatında küçürek öykünün ayırt edici temsilcilerinden biri hâline getirmiştir.
Bu yönüyle Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi, anlatının yükünü olaydan çekerek bilince devreden estetik tavrıyla, Necati Tosuner’in edebiyatındaki en yalın ve en yoğun eşik metinlerden biri olarak okunmalıdır.

