BUSE SEVİNDİK İLE RÖPORTAJ

KORKUNUN VE TUTKUNUN OYUNCUSU : BUSE SEVİNDİK

Beyazperdede ve tiyatro sahnesinde canlandırdığı güçlü kadın karakterlerle tanınan Sevindik, 14 yıldır bünyesinde sürdürdüğü oyunculuk eğitmenliği ve yöneticilik görevleriyle yalnızca sahnede değil, sahne arkasında da üretmeye devam ediyor. Oyunculuğu bir meslek olmanın ötesinde, aktarılan ve çoğaltılan bir sanat hafızası olarak ele alan sanatçı; yeni kuşak oyuncuların yetişmesinde de etkin bir rol üstleniyor.

Tiyatro sahnesinde sergilediği “Cani” ve “Amy Hustoy” karakterleriyle yakaladığı dramatik derinliği, sinemada korku türündeki başrolleriyle farklı bir boyuta taşıyan Sevindik; psikolojik gerilimin, içsel karanlığın ve kırılganlığın sahnedeki karşılığını araştıran bir oyunculuk dili kuruyor. Bu arayış, onu şimdi sanat tarihinin en trajik ve en sarsıcı figürlerinden birine götürüyor.

Sanatçı, yeni oyunu ile Fransız heykeltıraş Camille’in çalkantılı yaşamına, dehasına ve görünür olma mücadelesine sahnede yeniden hayat veriyor. Claudel’in, büyük aşkı ve modern heykelin öncülerinden Auguste Rodin’in gölgesinde kalmış sanat serüvenini güçlü bir yorumla ele alan oyun; sanat, tutku ve yıkım arasındaki ince çizgiyi izleyiciyle buluşturuyor.

Çığ Dergisi olarak bu sayımızda Buse Sevindik ile güçlü kadın karakterlerin sahnedeki temsili, korku sinemasının psikolojik dili, oyunculuk pedagojisi ve Camille Claudel’in trajik ama çarpıcı dünyası üzerine konuştuk. Sahnenin karanlık ve aydınlık yüzleri arasında dolaşan bu derinlikli yolculuğa birlikte tanıklık ettik.

Merhaba, değerli Buse Sevindik. Öncelikle bize bu röportaj olanağını verdiğiniz için teşekkür ederiz. Oyunculuk kariyeriniz ile başlamak isteriz. Kariyerinizde güçlü ve kırılgan kadın karakterlerin ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Bu bir tercih mi, yoksa roller mi sizi buluyor?

BUSE SEVİNDİK:

Öncelikle bu kıymetli dergiye ve tüm emekçilerine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Sorunuza dönecek olursak; kesinlikle tercih çünkü repertuvarımızı oluştururken kadınların toplumsal ve bireysel anlamda yaşadıkları sorunlara eğilen eserleri özellikle tercih ediyoruz. Çünkü kadın hikâyelerini sahneye taşımak bizim için yalnızca sanatsal bir seçim değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluk. Kadınların sesi çoğu zaman kısılıyor ya da görünmez kılınıyor; biz de tiyatronun dönüştürücü gücüyle bu sesi duyurmayı önemsiyoruz. “Cani” ve “Amy Hustoy”da olduğu gibi yeni sezon oyunumuz Heykele Fısıldayan Kadın ‘Camille Claudel’ de bu hedef doğrultusunda kadın temalı güçlü bir hikâye sunuyor. Seyircilerimizden önceki oyunlarımız için çok pozitif dönüşler aldık. Erkek izleyicilerden de empati kurabildiklerini ifade eden oldukça güzel yorumlar geliyor. Çünkü biz meseleleri kadın bakış açısından işlerken, aynı zamanda evrensel bir dil kullanmaya özen gösteriyoruz. Böylece hem kadınların yaşadığı gerçekleri görünür kılıyor hem de izleyicilerimizi ortak bir duyguda buluşturuyoruz.

Kadın karakterleri oynarken sizi en çok zorlayan şey ne oluyor: toplumsal yük mü, psikolojik derinlik mi?

BUSE SEVİNDİK:

Aslında bu ikisini birbirinden ayırt etmem mümkün değil. Çünkü ruhuna üflediğim her bir karakterin psikolojik derinliğinde toplumun omuzlarına koyduğu büyük yükler var. Benim can verdiğim kadınlarım tek bir yerden vurulmamış hiç. Benim karakterlerimin yolları hep dikenli. En büyük dikenlerden biri de hep toplumun onların önüne koyduğu engeller ve baskılar olmuş. Karaktere can verirken her bir karakterin psikolojik ağırlığı benim omzuma attığım ağır bir heybe. O heybenin içinde ki en büyük ağırlıklardan biri de toplumsal öğeler.

Sahnedeki kadın temsiline Türkiye’de yeterince alan açıldığını düşünüyor musunuz?

BUSE SEVİNDİK:

Gerek özel tiyatrolar olsun gerek devlet tiyatroları olsun gerek şehir tiyatroları olsun kadın temalı işler elbette ki yapılıyor. Ona ek olarak kadın oyunları festivalleri de düzenlenmekte fakat ben her ne kadar yapılırsa yapılsın hep daha fazlasını görmeyi umacağım. Bu konuda beni tatmin edecek bir yoğunluğa ben kaynaklı hiçbir zaman ulaşılamayacak.

‘10. Köy: Teyatora’ ‘Cin Bebek’ ve ‘Tulpa’ gibi yapımlarda psikolojik yoğunluğu yüksek karakterleri canlandırdınız. Korku türü oyuncudan nasıl bir iç hazırlık istiyor? Sizi korku türüne çeken şey karanlık psikoloji mi, yoksa insanın gölge yanını araştırmak mı?

BUSE SEVİNDİK:

Öncelikle neden korku filmlerini oldukça fazla tercih ediyoruz sorusuyla başlamak gerekiyor. Seyirci kendisinin oluşturduğu güvenli bir ortamda ve dilediği zaman korku-tehlike unsurunu ortadan kaldırabileceğinin rahatlığı ile heyecan duygusunu yaşamak ve uyaranlarını dinç tutmak istiyor. Korku sinemasının alt türlerinin (psikolojik, paranormal, found-footage, splatter, canavar, zombi, vampir, katil (slasher) vb.) zenginliği ile dileğini ve istediği alanda haz duygusunu yaşamasını da kolaylaştırıyor. 

Bunların yanı sıra korku filmi izlemenin duygusal tepkilerimizi yoğunlaştırdığının, her zaman köşe bucak kaçtığımız korkularımız ile yüzleşmemizi sağladığının, savunma mekanizmamızı çalıştırıp olası tehlike durumunda daha hızlı karar verip tepki göstermemizi kolaylaştırdığının ve merak duygumuzu canlı tuttuğu gibi birçok şeye de hizmet ettiği kanaatindeyim. Bu sebeple kitleleşmiş bir korku/gerilim türüne oldukça bağımlı seyirci bulunmakta.

Türü fazlaca tercih etmemin sebebine gelecek olursak şayet; korku ve gerilim türünde başarılı bir film için doğru senaryo seçiminden sonra en kritik unsur doğru oyunculuktur. Çünkü korkuyu seyirciye hissettirebilmenin ilk koşulu, onların karakterle empati kurmasını sağlamaktır. Seyirci ne kadar kendini karakterle özdeşleştirirse karakterin yaşadığı olayları sanki kendi yaşamış gibi hisseder. Bu yoğun empati, filmin sonunda sorun çözüldüğünde veya tehdit ortadan kalktığında seyircide yaşanan negatif duyguların pozitif bir tatmine dönüşmesini sağlar; gerginlik ve heyecan, zevk ve tatmin duygusuna dönüşür. Yani izleyici bir tür duygusal boşalım, yani katharsis yaşar. Bu sürecin sağlıklı yürütülebilmesi için oyunculuğun doğal ve gerçekçi olması şarttır. Bu sebeple oyunculukta korku türü gerçekçi oyunculuk yönümü her daim taze tutmamı sağlıyor.

Yeni oyununuz Heykele ‘Fısıldayan Kadın’ nasıl doğdu? Camille Claudel gibi tarihsel ve trajik bir figürü oynamak sizde nasıl bir içsel süreç başlattı?

BUSE SEVİNDİK:

Camille ellerinde çamur, kalbinde devrim olan, aşkı ve ihaneti taşlara fısıldayan bir kadın. Camille Claudel, tek bir tanımın ötesinde bir karakter. Onu özel kılan, zamanının çok ötesinde bir sanatçı olması; yaratıcılığı, zekâsı ve yeteneği. Sanatı ve aşkı için dimdik duruşu, Rodin’e olan tutkusu, fedakarlığı ve hüznüyle sıra dışılığını bir arada taşıması. Ne yazık ki, hayatının son 30 yılını akıl hastanesinde geçirdi. Tüm hayatı tamamen trajedi temalı büyük bir yapboz. Bu yapbozun her bir parçası iz bırakan bir kişi ya da duygusunu temsil ediyor bende. Kimi parçasında büyük aşkı Rodin kimi parçasında onu mesleki anlamda desteklemeyen, onu görmeyen, duymayan annesi kimi parçasında çok sevdiği babası kimi parçalarındaysa kıymet verdiği kardeşi, hayatını adadığı sanatı, ailesindeki diğer kişiler, hayatına giren arkadaşları, hissettiği duygular, yaşadığı zorluklar ve niceleri… Tüm bu parçalar bir araya geldiğinde, onun hem kişisel hem de sanatsal mücadelesinin ağırlığını görebiliyoruz. Ben Camille’i, onu Camille yapan tüm yönleriyle sevdim.

Gerçek bir kişinin yaşam hikâyesinin sahneye aktarılması, projenin araştırma ve hazırlık süreci oldukça uzun sürüyor. Camille’i tanımak için onunla ilgili kaleme alınmış yabancı ve yerli yazılar, belgeseller, videolar, haberler, filmler, fotoğraflar, kendi eserleri ve akıl hastanesinde yazdığı mektuplar üzerinde çalıştım. Karakteri ne kadar iyi tanırsam, iç aksiyon olarak o kadar besleniyor ve duygularını seyirciye doğru yansıtabiliyorum. Camille ile ilgili her yeni bilgi öğrendiğimde omuzlarıma bir tuğla daha konduğunu hissettim ve şu an omuzlarım onun yaşamının ağırlığından kambur olmuş durumda. Bu sebeple Camille’in 78 yaşındaki halini canlandırırken postürü kambur, yılların yorgunluğundan elleri titrek ve sesi acı ile yankılanıyor. Duygusu çok ağır, gerçekten zorlayıcı bir rol. Acısını, çilesini, tutkusunu, yüzleşmesini en derin duygularımla onunla paylaşıp bir olabildiğim için her oyun gözlerimden yaşlar istemsizce dökülüp seyircinin kalbine ulaşıyor.

Ayrıca ilk kez bir heykeltıraş kadına can verecektim. Ve bu herhangi bir kadın sanatçı değildi. O ateş kadın Camille Claudel’di. Bu sebeple hazırlanma sürecinde hem mesleki olarak hem duygusal olarak hazırlanmam gerekiyordu. Sanat danışmanımız Sinem Şentürk’ten bir heykeltıraşın atölyedeki eserlerine yaklaşımı, eser üzerinde nasıl çalışması gerektiği, sanatçının vücut dili, heykeltıraş alışkanlıkları, modelaj kalemlerini tutuşları, eserleri ile nasıl bağ kurması gerektiği gibi konularda en ince detayına kadar aylarca düşünüp bunlar üzerinde uygulamalı olarak çalıştık. Bir heykeltıraşın önlüğünde el temizleme açısı bile bizim için aslına uygun olmalıydı. Biz Camille’i seyirciye en doğru şekilde anlatmak için hiçbir mantık hatasına izin veremezdik. Bu sebeple her konuda titizlikle çalışmamız gerekiyordu. Bu da aylarımızı aldı. 

Bu hazırlanma sürecinde heykeltıraşlık yaklaşımı ile birlikte yavaş yavaş duygusal sürecini de iç dünyamda doldurmaya başladım.  Hem duygusal hem de mesleki çalışmalar paralel şekilde ilerlemiş oldu.

Claudel’in yalnızlığı ile günümüz kadın sanatçısı arasında bir bağ kuruyor musunuz? Sizce sanat tarihinde kadınların görünürlüğü hala bir mücadele alanı mı?

BUSE SEVİNDİK:

Öncelikle Camille Claudel’in döneminde 19. yy’da kadınların sanat alanında var olabilmeleri neredeyse imkânsızdı. Sanat akademilerinin kapıları maalesef kadınlar için kapalı bir durumdaydı. Bu sebeple yetenekli birçok kadın geri planda kaldı. Çok azı sesini duyurabildi, çoğu ise tarihte kaybolup gitti. Romantizm, Realizm gibi sanat akımlarının değişmesi ve Sanayi Devrimi gibi toplumsal değişiklikler sanata farklılık ve farkındalık sağladı. Kadınlar ben de anlatmak istiyorum, ben de varım diyerek öğrenmeye, üretmeye başladı ve böylece sanatın dili kadın eliyle yeniden şekillendi. İyi ki şekillendi.

Camille ise ne yazık ki erken bir döneme fazla yetenekli olarak denk gelmiş bir sanatçı. Toplumun sanat alanında kadına söz hakkı tanımaması sebebiyle Camille, oldukça zorluk çekmiş bir figür. Uzun bir süre lağım kanallarında kil arayarak eser yaratmaya çalışmış bir kadın. Sanatına olan tutkusu olmasaydı yeteneği bu kadar olumsuzluk ve imkânsızlık karşısında kaybolup gidecekti. Tamamıyla dönemin zorluklarına karşı göğüs germesini destekleyecek tek şey azmi, sanat aşkı ve heykele olan sonsuz tutkusuydu.

Kadının olduğu her alan maalesef bir mücadele alanı fakat bugün Camille’in dönemine göre kadınlar sanatını icra etmede daha rahat ve daha görünür.  En azından sanat okullarının kapısı kadınlara ardına kadar açık. Kendilerini yetiştirip geliştirmede imkânlar daha fazla. Ayrıca bir eserin yüzlere, binlere, milyonlara ulaşması konusu çok daha kolay ve konforlu.

Claudel’in hikâyesi aynı zamanda sanat uğruna ödenen ağır bedelleri anlatıyor. Sizce büyük sanat büyük bedel mi ister? Heykele fısıldayan bir kadın mı yoksa sahneye haykıran bir kadın mı size daha yakın?

BUSE SEVİNDİK:

Kıymetli sorularınıza, biraz konuları açarak cevap vermek isterim. Camille’in tek isteği küçük yaşlardan itibaren âşık olduğu heykeltıraşlık sanatını âşık olduğu, üstat olarak gördüğü her anlamda hayranlık beslediği bir adamın yanında icra edebilmesiydi. Küçük yaşlarda başlayan heykel aşkını, Rodin’e olan aşkı ile birleştirip hayalindeki süreci devam ettirebilecekti. Fakat nereden bilebilirdi ki sanatının ve aşkının sömürüleceğini. Sürekli susturulmak ve baskılanmak zorunda kalacağını… Her anlamda tam bir hayal kırıklığı yaşayacağını… Onun tek suçu sanatını ve Rodin’i çok ama çok sevmekti ve bedelini de çok ağır ödedi.

Rodin’e olan hayranlığı ile başlayan süreç çok büyük bir aşka ve bağlılığa dönüştü. Güzel ve çekici olarak gördüğü her şey zamanla tamamen kabul edilemez bir kâbusa dönüşmeye başladı. Cıvıl cıvıl, aşkla parlayarak bakan iki çift gözün yerini yorulan, baskılanan, görülmeyen, duyulmayan bir kadın almaya başlamıştı ve bunun tüm sebebi tamamıyla büyük aşkı Auguste Rodin’di. Hayalindeki ile yaşadıkları arasında devasa bir uçurum vardı. Ne takdir görüyor ne seviliyor ne de sanatını istediği ölçüde haykırarak yapabiliyordu. Bu nedenle her ne kadar hala aşkını içinde taşısa da Rodin’e haykırarak veda etmek durumunda kalmıştı. Artık ne pahasına olursa olsun susmayacaktı, haykıracaktı. Yorulmuştu, bıkmıştı, yılmıştı. Fakat bu haykırışı son haykırışı oldu. Çünkü ölümüne kadar olan 30 senelik süreçte bir akıl hastanesinin soğuk odasında sadece dört duvar ile sessizce konuşacaktı. Hayatı boyunca “Ben buradayım,” diye haykırabilecek kadar güçlü bir kadın, ömrü boyunca hep susmaya mahkûm bırakılmıştı.

Bir çoğumuz Camille gibi önce fısıldamayı tercih ediyor. Bir gün geliyor biriken her fısıltı büyük bir çığlığa dönüşüyor. Ben haykıran, susmayan, durmayan tarafım. Ve durmaya, susmaya da hiç ama hiç niyetim yok. 

“Boyoz Akademi Sanat Merkezi” bünyesinde uzun yıllardır hem eğitmen hem yönetici olarak görev yapıyorsunuz. Bu çift yönlü sorumluluk sizi nasıl dönüştürdü? Akademi ile sahne üretimi arasında nasıl bir köprü kuruyorsunuz?

BUSE SEVİNDİK:

Film ve tiyatro yapım şirketi olmamızın dışında, hizmet binamız içerisindeki tiyatro salonlarımız ile farklı tiyatro ekiplerine ev sahipliği yapıyoruz.

Kendinize katmasını bilirseniz attığınız her adım bile bir ders niteliği taşır. 15 senelik bir sektör emekçisi olarak hayatımdan geçmiş binlerce öğrencim, binlerce seyircim hepsi birer öğretmenim. Sektörde olduğum sürece onlar bana katmaya ben de büyük bir zevk ile beni dönüştürüp geliştirmelerine izin vereceğim.

Akademi ile sahne üretimi arasındaki köprüye gelecek olursak; tiyatroda üretmek ve seyirci ile buluşmak maalesef gün geçtikçe zorlaşıyor. Bizim için salonlarımızın olması üretmek anlamında oldukça konforlu ve avantajlı. Bu sebeple Boyoz Akademi’ye ait 3 tiyatro oyununu da her ay birkaç kez seyirci ile buluşturabiliyoruz.

Biraz da özel hayatınıza dönmek isteriz. Sahne dışında Buse Sevindik nasıl biridir?

BUSE SEVİNDİK:

İş konusunda takıntılı, fazla disiplinli, işkolik diye tabir edebileceğimiz kadar çalışkan bir Buse Sevindik için sanat dışı çok mümkün olmuyor. Sezon ortası olduğu için sanat merkezimiz oldukça yoğun. Haftanın yedi günü sanatsal faaliyet bulunmakta. Onun dışında seyircilerimizden kopmamak adına haftanın bir ya da iki günü Boyoz Akademi’ye ait oyunlarımızı oynuyorum. Yaz aylarında ise yeni sezona hazırlandığımız için prova ve hazırlık süreçleri ya da film yapım sürecindeysek sahada film çekiminde oluyoruz. Kısaca on iki ay sanat hep hayatımızda. Nefes alma ihtiyacında bulunursam kış sezonu ise Uludağ’a kayak yapmaya, yaz ise çeşitli dalış bölgelerine ‘scuba diving’ yapmaya özen gösteriyorum.

Hayatınız boyunca tek bir karakteri oynamak zorunda kalsanız kimi seçerdiniz?

BUSE SEVİNDİK:

Kendini tekrar etmemek farklı farklı karakterlere hayat vermeyi istemek her oyuncunun hayalidir ya da bence olmalıdır. Benim şöyle bir avantajım var. Aynı zamanda film ve tiyatro yapım şirketimiz olduğu için arzu ettiğim karakterin kendi yapımlarımızda vücut bulmasını sağlamam çok daha kolay olabiliyor. Ben de bu tercihlerimi kendini tekrar etmeyen, zor ve ters karakterler olarak kullanıyorum.

Gelen her türden dış projeyi de “Ben karaktere ne katabilirim? Karakter bana ne katabilir? Konu daha önce oynadıklarımdan ne kadar farklı? Türdeş bir yapımda olsa içindeki karakter ne kadar farklı? Oyunculuğumu gösterebileceğim, zorlayıcı alanlar neler?” vb. soruları sorarak değerlendirmeye başlarım. Aynı türden işler bile olsa karakter olarak farklı alanlar deneyimlemek benim için çok ama çok önemli. Sürekli kendini bir adım öteye taşımak isteyen bir oyuncu kesinlikle kısır döngüde sıkışıp kalmak istemez, istememeli. Ters karakterler, nadir yapılmış işler ve oynanan karakterler benim kıymetlilerim. Ben de gelen proje tekliflerini değerlendirirken bir sürü sorunun cevabını bulup ona göre dönüş sağlıyorum. Çünkü yapacağınız her iş sizi en azından bir adım öteye taşımalı. Yoksa geçen tek şey zaman olur, siz yerinizde sayarsınız.  Bu sebeple böyle bir durumun olabilirliğini bile düşünmek benim için korkunç bir duygu.

Son olarak Çığ Dergisi okuyucuları için neler söylemek istersiniz?

BUSE SEVİNDİK:

Tekrardan kıymetli Çığ Dergisi ailesine bu güzel röportaj için hem kendim hem de Camille Claudel başta olmak üzere ruhuna üflediğim tüm kadınlar adına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.  Sizler gibi kıymet verenler sayesinde daha çok kişi Camille Claudel ve diğer kadınlarım ile tanışacak ve hayatlarına şahit olacak.

İzmir’de ikamet eden tüm tiyatro severleri “Cani” adlı oyunla Amerika’nın ilk seri katili olan “Aileen Wuornos”un gerilim dolu hikâyesine, “Amy Hustoy” adlı oyunla çoklu kişilik bozukluğuna sahip bir kadının tüm alter kişilikleri ile tanışıp trajikomik türden hayat hikâyesine şahit olmaya ve Heykele Fısıldayan Kadın ‘Camille Claudel’ ile de Camille’in sarsıcı ve çarpıcı hayat hikâyesine şahitlik etmeye bekliyoruz.

Tüm Saygı ve Sevgideğer Okuyuculara;

İyi ki Varsınız.

Sağ Olun. Hep Var Olun….