MELEK OLMAMA GEREK YOKTU
“Yazıyooor… yazıyorrr… Otel cinayetini yazıyor,” On yaşlarında, kısa bahçıvan pantolonunun askısı bir omzundan düşmüş bir çocuk kalabalığın ortasında bağırıyordu.
Kolunun altına sıkıştırdığı gazeteler buruşmuş, kenarları terle ıslanmıştı. Gözlerinde heyecan, yaşına sığmayan bir ciddiyet vardı. Çalıştığım mağazanın önüne çıkmış sigaramı içiyordum. Tam önümden geçerken seslendim. “Çocuk, ver bakayım bir tane.” Çocuğun uzattığı, yer yer buruşmuş gazeteyi açmamla ağzımdaki sigaramın yere düşmesi bir olmuştu. “Belgin.” Cinayet haberi olan kadın Belgin ‘miydi yani? “Hilton Otelinde göğsünden iki kurşunla öldürüldü,” diyordu gazete. Bu nasıl olurdu ki?
Ah güzeller güzeli, afeti devran Belgin. Caddede yürürken arabalara kaza yaptıran Belgin. Bir bakışıyla, bir gülüşüyle ocaklar yıkan Belgin. İstanbul’un en ünlü hayat kadınıydı Belgin. Onunla bir kere birlikte olmak için adamların ne servetler harcadığını çok iyi biliyordum.
İstiklâl’e bir çıktı mı hayat dururdu adeta. Onu ilk defa mağazanın önünden geçerken görmüştüm. Sırtında vizon kürkü, maşalı saçları, kırmızı rujuyla mağazanın vitrinine bakarken göz göze gelmiştik. Kısacık bir an yetmişti. Gecem, gündüzüm, yediğim, içtiğim hep Belgin olmuştu. İstiklâl’e çıksa da görsem diye içimden dualar ederdim hep. Eğlenmeye gittiği gazinoların kapısında nöbet tutardım. Ne için? Sadece birkaç dakika göreyim diye. Hala aklım almıyordu. Daha iki gün önce burada kanlı canlı karşımdaydı. Masmavi kolsuz, memelerinin yarısını sergilediği, aşağıya doğru kabarık elbisesi incecik belinde ne de güzel durmuştu. Beyaz topuklu ayakkabılarıyla, caddede salına salına yürüyordu. Sarı dalgalı saçlarını geniş şapkasıyla örtmüş, kocaman beyaz çerçeveli gözlükleriyle etrafa çaktırmadan bakıyordu. Sonra aniden mağazadan içeri girmişti. İlk defa o kadar yakından görmüştüm onu. Parfümü başımı döndürmüştü. Ağzım dilim kurumuş, konuşmayı unutmuştum da patronum kaş göz yaparak uyarmıştı. Anında mağazanın kapılarını kapatmıştık. Girer girmez yaldızlı oymalı koltuğa kurulmuş, bacak bacak üstüne atmıştı. Çantasından zarif hareketlerle çıkardığı gümüş sigaralığından bir tanesini çekip dudaklarının arasına koyup beklerken bana bakmıştı. Patronum Belgin’in önünde el pençe divan dururken, önümdeki bu sinema perdesinden fırlamış sahneyi hayranlıkla seyrediyordum. Anlamıştım aslında sigaramı yak diyordu ama… Utanmıştım işte. Cebimdeki kibritle mi yakacaktım? Zaten patron hemen davranmıştı bile. Bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum. Nasıl duyayım ki? En mahrem hayallerimi süsleyen kadın tam karşımda oturuyordu. Şeytan diyordu git yanına, kızların o dayanamadığı bakışınla bak gözlerine. Anlat hayranlığını. Ne bileyim yap işte bir şeyler. Sonra da… Off, öl dese ölürdüm o an. Ama heyhat ne mümkün. Yakışıklıydım, boyum posum yerindeydi lakin sıradan bir tezgahtardım işte. Ona verecek hiçbir şeyim yoktu. Patronumun sesiyle sıyrıldım daldığım yerden. “Cengiz Bey, tayyör modellerimizi getirelim. Belgin Hanım bakacak.” Ellerim titreye titreye sırasıyla taşımıştım hepsini. Patron kıyafetlerden ziyade Belgin’in endamını överken ben sessiz kalmayı seçmiştim. Konuşsam sesimi bulabileceğimden emin değildim. Belgin kıyafetlere göz ucuyla bakıyordu. Daha çok bana vermişti dikkatini. Kalbim ağzımda atıyordu sanki. Gözlüğünü çıkarıp başının üstüne koyarken de sadece bana bakıyordu. Gözlerimi ondan asla ayıramıyordum. Gözlerini kısıp gülümsedi. O öyle bir andı ki, tüm sesler ve renkler sönmüştü. Buzlu bir camı eriten güneş gibi tüm hücrelerime işliyordu. Dikkatini tekrar kıyafetlere verdiğinde, unuttuğum nefesimi ancak alabilmiştim. Hiç yerinden kalkmıyor, sadece hangi elbisenin kalacağını söylüyordu. Patronum kendi özel viskisinden ikram etmişti. Daha o an aklıma koymuştum rujunun bulaştığı bardağı gizlice eve götürüp saklamayı. Neredeyse bir saatin sonunda, oturduğu yerden kalkıp çantasını kibarca koluna yerleştirdi. “Faturayı Necip Bey’in fabrikasına gönderirsiniz,” demişti. Aldıklarını da Hilton Oteli’ne göndermemizi istemişti. “713 Numaralı oda” demişti üstüne basa basa. Tam kapıdan çıkacakken dönmüş, biraz önce patronun el pençe eğilip öptüğü, pembe ojeli uzun tırnaklı bembeyaz elini bana uzatmıştı. İkilemde kalmıştım. Benim de mi öpmem lazımdı yoksa? Bütün bildiklerimi unutmuş, karşısında şaşkın ördek gibi kalakalmıştım. Tek kaşını kaldırıp yüzünde alaycı bir gülümsemeyle yüzüme bakmıştı. Elimi uzatmış, o zarif eli sanki asker arkadaşımla tokalaşır gibi sıkmıştım. İşte ne kadar aptallaştığımı siz düşünün artık. Ufak bir kahkaha atıp, akabinde yine o havalı yürüyüşüyle çıkıp gitmişti. Paketleri kendim götürmek istedim. “Şoförle göndeririz,” dedi patron ama içim elvermedi. Adını, otelin adresini, oda numarasını bana bakarak demişti ya, sanki benden istemiş gibi hissetmiştim. Hilton’un önüne vardığımda akşam güneşi binanın camlarına vuruyordu. Elimde elbise kutuları, kalbimde bir uğultu… Resepsiyona ismini söyledim. “Belgin Hanım sizi bekliyor” dedi görevli. O an kalbim bir anlığına durdu. Bekliyordu. Odaya çıktım. 713 numara. Kapı aralıktı. Yine de birkaç kere tıklattım. İçeriden o yumuşak sesi duydum. “Gel.” İçeri girince bir an duraklamıştım. O hep süslü, güçlü gördüğüm kadın… Şimdi bambaşkaydı. Saçları dağınık, makyajsız yüzünde yorgunluk vardı. Üzerinde siyah ince ipek bir sabahlık omzundan kaymıştı. Pencerenin önündeydi. Şehrin ışıkları yüzüne vuruyordu. Bir süre bana baktı, sonra hafifçe gülümsedi.
-Cengiz’di değil mi adın?
-Evet, elbiseleri getirmiştim.
-İyi etmişsin. İnsan yüzü görmek istedim biraz.
Bunu öyle sahi söylemişti ki içim titremişti. Kutuları sehpanın üzerine koydum. Odaya parfüm ve sigara kokusu sinmişti. Ama o an burnuma başka bir şey daha geldi. Yalnızlığın kokusu… Camın önünden ayrılıp kanepeye geçti. Yürüdükçe çıplak ayakları odanın yumuşak halısına gömülüyordu. Kanepeye kendini bir külçe misali bırakmıştı. Bacaklarını toplayarak, hemen yanında duran gümüş sigaralığından bir tane çıkarıp ağzına götürdü. Sehpanın üstünde duran çakmağa gözüm ilişince, cebimdeki kibriti es geçip eğilerek sigarasını yaktım. Parmakları ellerime değdi. “Teşekkür ederim,” dedi dumanını tavana üfleyerek. Sonra dudağının bir kenarı yukarı kıvrıldı. Konuşmaya başladı.
-Dışarıda herkes benden bahsediyor. Kimisi kahpe diyor kimisi melek. Hangisiyim sence?
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Ben… Melek olduğunuzu düşünmüyorum,” dedim sonunda.
Bir an bana baktı, sonra ufak bir kahkaha attı.
-Doğru melek değilim. Ama bazen, biri bana içten, yargılamadan, sadece “nasılsın?” dese,
Yani beni insan yerine koysa başka bir şey olmama gerek kalmazdı. Ne annemin kızı oldum
ben ne babamın prensesi. Ne kardeş ne de bir dost… Sadece Belgin olmayı bildim bu hayatta. Hem de çok iyi bildim.
Yüzünde acı dolu bir ifadeyle güldü. Devam etti sonra.
-Biliyor musun? Adım Belgin değil aslında. Gerçek adımı ben bile unuttum artık.
Göz göze geldik. O an kalbim sıkıştı. Elimi uzatsam dokunacak kadar yakındım. Benim yerimde başka biri olsa. Anladınız siz. Fakat bana içini açmıştı. En saklı yerini göstermişti.
İtiraf ediyorum otele giderken aklımdan olabileceklere dair bir sürü sahne geçmişti. Erkeğim ya, bana yakın davranmıştı ya… O kadar heyecanıma, çekinmeme rağmen hem de… Belgin’di o. Afeti devran Belgin beni beğenmişti. Oysa şimdi karşımda duran kadın, savunmasız küçük bir kız çocuğuydu sadece. Utanmıştım kendimden. Bizim diyebileceğim, payımıza düşense, yalnızca o birkaç saniyelik sessizlikti. Kapıya yöneldim. Bir anlık cesaretle aniden döndüm.
-Belgin Hanım, ben…
“Git artık,” dedi. “Git ama beni böyle hatırla.”
Çıktım. Asansörde aynada kendime baktım. Yüzüm kıpkırmızıydı. O gece gözümü kırpmamıştım.
Elimde gazeteyle kaldırıma çöküverdim. Ona elbiseleri götürdüğümün gecesi öldürüldüğünü yazıyordu gazete. Ah Belgin… Kim kıyardı ki ona? Belki o gece gitmeseydim, şimdi o da ölmemiş olurdu. Sinirden elimdeki gazeteyi buruşturup kenara fırlattım. Ama biliyordum. Bazı kadınlar ölmeden önce de ölüydü aslında. O anda yandaki plakçıdan Zeki Müren’in sesini duydum. “Şimdi Uzaklardasın, Gönül Hicranla Doldu”
Kafamı kaldırdım. Gökyüzü kurşun gibi ağırdı. Bir an, sanki otel odasındaki o sigaranın dumanı hala havada asılı gibi geldi. İşte böyle. Belgin’in kısacık ömrüne ben de bir anlığına sığmıştım işte. Ardında bir ömür unutmayacağım bir sızı, hatıra bırakmıştı bana.

