NECATİ TOSUNER ÖYKÜCÜLÜĞÜNDE ACI, BEDEN VE DİL
Necati Tosuner, 1960 sonrası modern Türk öyküsünün varoluşçu yazarlarındandır. Özellikle 1970’li yıllarda yaratılan öykücülüğün gelişiminde büyük katkılar sağlar. Necati Tosuner; Kambur (1972)’da yer alan “İki Gün” adlı hikâyesiyle TRT 1971 Sanat Ödülleri Başarı Ödülü, “Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi “ (1997) de yer alan “Armağan” adlı hikâyesiyle 1997’de Haldun Taner Öykü Ödülü, “Güneş Giderken” (1998) adlı hikâye kitabıyla 1999 Sait Faik Hikâye Armağanı, “Sancı Sancı…” (1977) adlı romanıyla 1978 TDK Roman Ödülü, “Kasırganın Gözü” (2008) adlı romanıyla 2008 Atilla İlhan Roman Ödülü, “Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı” (2013) adlı romanıyla 2014 Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödülü, “Elde Kitap” (2006) adlı deneme-söyleşi kitabıyla 2006 Ömer Asım Aksoy Deneme Ödülü ve “Arda’nın Derdi Ne?” (2010) adlı çocuk romanıyla da 2011 Türkan Saylan Jüri Özel Ödülü gibi çeşitli ödüllere layık görüldü.
Çağdaş Türk edebiyatının mühim kalemlerinden olan Necati Tosuner; roman, deneme, oyun ve çocuk kitapları da kaleme almıştır. Sadece kuşağı içerisinde ya da etkin olduğu 70’li yıllarda değil, çağdaş hikâyeciliğimizde iz bırakmış ve üslûp sahibi bir yazar olmuştur. Hikâyeci kimliğiyle öne çıksa da romanda da başarılı olduğu görülmektedir. Tosuner’in eserlerini yayımlamaya başladığı dönemler toplumsal açıdan çalkantılı dönemlerdir. O, bu yüzden bireyin iç dünyasına yönelmiş ve bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Toplumcular yeteri kadar solcu bulmuyordu beni, varoluşçular da altyapı olarak yetersiz buluyordu. Ben bireyciydim, ama benim bireyci olmak için Sartre falan okumama gerek yoktu. Yeteri kadar bireyci olmaya hakkım vardı benim zaten, bu toplumda yaşıyor olmaktan dolayı…” Bireysel tema ve konulara yönelmesinde toplumun içinde bulunduğu durum kadar yazarın küçükken geçirdiği kazanın yansımaları da etkili olur.
Necati Tosuner’in öykülerini okurken insanın aklında ilk beliren şey bir “hikâye” değildir. Olaydan çok bilincin hareketi önemlidir. Kahramanlar çoğu zaman yalnız, içe dönük kendine ve hayata yabancılaşmış kişilerdir. İnsanı merkeze alarak hikâyelerinin odak noktası yapan Tosuner, realist bakış açısıyla dikkat çeker. Sıradan ve basit insanları konu edinmesi ve gözlemci-gerçekçi yönüyle Sait Faik’ten etkilenir. İlk hikâyelerinde sıradan insanları ele alır ve daha sonra bireyin iç dünyasını yansıtır. Yalnızlık, çaresizlik, arayış, yazgı ve bunların içe işleyen sızısını dile getirdiği “Özgürlük Masalı” adlı ilk hikâye kitabı 1965 yılında yayımlanır. “Özgürlük Masalı” kişinin duyguların bulanıklığına gizlenmiş iç dünyasını gözler önüne sermektedir. Kambur (1972) öyküsünde ise; bir pencereden izlenen şimdiki zaman, öteki pencerenin önünden geçerken değişmekte; ilk gün son güne dönüşerek akıp gitmektedir. Necati Tosuner’in bu kitabında anlattığı hikâyeler çekinerek, gizlenerek, kaçarak, umuda dair bir küçük çıkış yapamadan yaşamanın hikâyeleri olarak görülmektedir. Yılgınlık içinde oyalanırken umut, bilinmedik bir yerden çıkıp gelir ve âdeta satırlara yerleşir.
Yazarın öykülerinin genelinde mekânın işlevsel olarak bir değer kazanmadığını, insanların içinde bulundukları ruh halleri, psikolojik durumlar ve genel olarak iç dünyalarına ağırlık verildiği için mekân tasvirlerinin yapılmadığını görürüz. Öykülerde olayların gerçekleşme zamanları genellikle kısadır. Necati Tosuner’in öykülerinde kullandığı kişi kadrosuyla ilgili söylenebilecek ilk söz onun erkekleri sayıca çok daha fazla kullandığıdır. Öykülerde erkek, kadın ya da çocuk olan kişilerin günlük hayatta her zaman karşılaşılabilecek, sıradan insanlar olmaları dikkat çeker. Ayrıca bu kişilerin yaşları üzerinde önemli bir şekilde durulmaz. Üslûp konusunda Necati Tosuner’in öykülerinde süslemelerle, söz sanatlarıyla yüklenmiş, ağır, ağdalı ifadelere rastlanmaz. Onun dili gibi üslubu da oldukça yalın, akıcı ve sadedir.
Bilinç akışı ve iç monologlar en belirgin özelliklerindendir. Öykülerinde geçen fiziksel engel, çoğu zaman varoluşsal bir metafor haline gelir. Gerçekçi bir anlayış benimseyen yazar, kendi gerçekliğiyle ve toplumun gerçekliğini bir araya getirerek farklı bir üslup benimser. Ortada belirgin bir olay, güçlü bir çatışma ya da net bir sonuç çoğu zaman yoktur. Buna karşılık metnin içinde dolaşan yoğun bir duygu hâli vardır: geçmeyen bir acı, bedene yerleşmiş bir huzursuzluk ve bu huzursuzluğun dille bulaşması. Tosuner’in öykücülüğü tam da bu noktada başlar. Tosuner’de acı, anlatılacak bir durum değil, anlatının kendisini kuran bir varoluş hâlidir. “Sancı.. Sancı…” da karşımıza çıkan bedensel ağrı, nedenleri açıklanan ya da çözülmesi beklenen bir sorun değildir. Aksine, anlatıcının dünyayla kurduğu ilişkinin asli biçimi hâline gelir. Okur, acının nereden geldiğini değil, nasıl sürdüğünü hisseder. Bu da Tosuner’in öyküsünü dramatik olmaktan çıkarır, metni sessiz ama ısrarlı bir deneyime dönüştürür. Bu deneyimin merkezinde beden vardır. “Kambur” öyküsünde beden, toplumsal bakışın ağırlığını taşıyan bir yüzeye dönüşür. Kamburluk yalnızca fiziksel bir durum değil, kişinin dünyada kapladığı yerin sürekli hatırlatılmasıdır. Başkalarının bakışı, karakterin sırtındaki yükü daha da ağırlaştırır. Tosuner, bu bakışı doğrudan eleştirmez; göstermez bile. Ama metnin içinde dolaşan tedirginlik, bedenin artık yalnızca kişiye ait olmadığını sezdirir. Tosuner’in bedenle kurduğu ilişki, onu anlatının bir nesnesi olmaktan çıkarır. Beden, öykünün zemini hâline gelir.
Düşünceler bedenden doğar, dil bedene çarparak ilerler. Noktalama işaretleri bir düzen kurmak için değil, nefes almak için kullanılır. Necati Tosuner, Türkçeyi son kertede kıskançlıkla koruyan bir yazar olarak bilinir. Uzatma yok, fazlalık yok, ne anlatacaksa en azla anlatmak vardır. Kendisinin bir röportajında söylediği gibi; “Yazarken, kalem nereye gidiyorsa bırak gitsin. Çağrışımların bizi ulaştırdığı yerden illede hoşnut olmamız gerekmez. Biraz kaygı duyabilirsek orayı yeniden yazma isteği için yeterli olabilir. Hepimiz aynı sözlük ve aynı dil kurallarıyla yaşıyoruz. Yazarın dili onun özel dilidir. Yazar olma anlatacak bir şey taşımaktır. Yazarın onu anlatacak bir dil kurması, anlatılanı farklı kılar. Değeri tek olmasıdır. Tek olmazsa, kalıcı olası da söz konusu da değildir.’’
Kendini dil konusunda böyle anlatır. Tosuner’in öykülerinde dilin tökezlemesi, aslında dilin dürüstlüğüdür. Anlatıcı, yaşadığı şeyi tam olarak ifade edemediğinin farkındadır. Dil yetmez, kelimeler eksik kalır. Ama tam da bu eksiklik, metni sahici kılar. Okur, anlatılanı anlamaktan çok, onun içinde kalır. Bu yönüyle Tosuner öyküsü, okunmaz; yaşanır. Modern Türk öyküsü içinde Necati Tosuner’i ayrı bir yere koyan da budur. Olaydan, mesajdan, gösterişten uzak duran bu anlatı, insanın kendi bedeniyle kurduğu zor ilişkinin edebî bir karşılığıdır.
Tosuner, acıyı büyütmez onu süsleyerek anlamlandırmaz. Acı zaten oradadır. Öykü, bu varoluş hâlinin dilde bıraktığı izdir. Belki de bu yüzden Tosuner okuru rahatlatmaz. Ama okuru ciddiye alır. Onu, kelimelerin arasındaki boşlukta bırakır ve suskunluğun ne kadar yorucu olduğunu hatırlatır.
Kaynakça
Arseven, Tülin (2004). “Necati Tosuner’in Öykücülüğü”. Hece Öykü. S. 3. s. 128.
Bostan, Burcu (2018). Necati Tosuner’in Öyküleri Üzerine Bir İnceleme. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi.
Demir, Fahrettin (2002). “Tosuner’in Öykücülüğü”. Cumhuriyet Kitap. S. 627. s. 6.
ALİYE GÖKÇE

