SESSİZLİĞİN POLİTİKASI VE YORGUN BEDENLER

LİNA YALINÇAY

FATİH KÖSE’NİN İLK ÖYKÜ KİTABI “AŞKIN SON GÜNÜ” ÜZERİNE

Aşkın Son Günü, görünürde sıradan hayatlar yaşayan ama içlerinde derin kırılmalar, yitiklikler ve bastırılmış arzular taşıyan bireylerin sessiz evrenlerini konu alır. Bu evrenlerde kahramanlar sık sık susar, suskunluklarıyla dünyaya bir tür başkaldırı ya da teslimiyet sergilerler. Bu suskunluk, yalnızca karakterlerin konuşmamaları değil, aynı zamanda toplumun dışına itilmişlerin, görünmeyenlerin ve anlaşılmayanların dili olarak kurulur. Köse, dilin boşluklarını ustalıkla kullanır; suskunlukları anlamsızlıktan değil, derinlikten gelir.

Yazarın öykülerinde dikkat çeken bir diğer unsur da bedenin yorgunluğudur. Beden, yalnızca fiziksel bir yorgunluğa değil; ekonomik, duygusal ve varoluşsal bir tükenmişliğe işaret eder. Kentin kıyısında yaşayan, işçi sınıfı mensubu bireylerin gündelik hayattaki ayakta kalma çabaları, bireysel acıları ve sosyal çöküntüleri bedenlerinde birikmiş ağrılar olarak yansıtılır. Beden bir anlatı aracına, toplumsal bir göstergeye dönüşür.

Fatih Köse’nin anlatımında zaman, lineer bir akıştan çok, bireyin deneyimsel ve duygusal katmanlarıyla derinleşen bir yapıdadır. Geçmiş ve şimdi arasında gidip gelen anlatılar, karakterlerin içsel dünyalarının çatışmalarını açığa çıkarır. Bu anlatı stratejisi, bireyin yaşamını bir “anlatı-mekân” olarak kurar: zaman, mekâna; mekân, hafızaya dönüşür.

Yazarın bu anlamda ‘Benjamin’ci bir zaman anlayışı kurduğu söylenebilir: her ân geçmişin yankılarıyla yüklüdür ve bu yankılar, görünürde sıradan olanın içine sızarak öyküleri metafizik bir boyuta taşır. Gündelik hayatın sıradan olaylarında bile yazar, derin bir ontolojik sorgulama yaratmayı başarır. Bu yönüyle, Aşkın Son Günü, realist bir temsilden çok, varoluşçu bir bakışı imler.

Köse’nin öykülerinde mekân sadece bir fon değil, karakterlerin psikolojik ve toplumsal konumlarını belirleyen bir unsur olarak öne çıkar. Ev, inşaat, otobüs durağı, hayvanat bahçesi gibi gündelik mekânlar; aidiyet, yalnızlık, sıkışmışlık ve beklenti gibi temaların yansıdığı alanlara dönüşür. Bu mekânlar neredeyse karakterleşir; bireyin iç dünyasındaki değişimleri görünür kılar.

Ev içi, çoğu zaman kadın-erkek ilişkilerinin çatışmalı doğasını, otoritenin ve sessizliğin nasıl iç içe geçtiğini anlatmak için kullanılır. Hayvanat bahçesi gibi mekânlar ise hem dış dünyanın absürtlüğüne hem de “öteki” ile karşılaşmanın sembolik alanlarına dönüşür. Köse, mekânları alegorik ve sembolik düzeyde okura açar; böylece gündelik olanla felsefi olan iç içe geçer.

Kitabın yeni adı olan Aşkın Son Günü, aynı zamanda içindeki anlatıların genel tonunu da özetler niteliktedir. Aşk, bu öykülerde idealize edilmiş bir duygudan çok, yorgunlukla, şiddetle, suskunlukla ve bazen nefrete yakın bir yorgun sevgiyle iç içedir. Aşk, karakterler için kurtuluş değil, çoğu zaman bir çürüme biçimidir; bir yere varamayan, hep yarım kalan bir arayıştır. Ancak yazar, bu sevgi biçimlerini romantize etmez. Aksine, onların içindeki toksik yapıları, sınıfsal eşitsizlikleri, cinsiyetçi kalıpları görünür kılar. Böylece Aşkın Son Günü, yalnızca bireysel ilişkiler üzerinden değil, aşkın kendisinin sosyal ve ideolojik bir olgu olarak sorgulandığı bir metne dönüşür.

Fatih Köse’nin dili sade, ekonomik ve yavaş akan bir nehir gibi içe doğru derinleşen bir biçimdedir. Abartıya kaçmadan, küçük ayrıntılarla büyük duyguları işler. Duygusal patlamalardan çok, duygunun sızdığı anlara odaklanır. Bu, metnin sessizliğe ve sükûnete verdiği değeri de destekler. Göstermeden anlatan bir edebiyatın temsilcisidir Köse; okura alan bırakır, boşluklarıyla konuşan bir metin sunar.

Öykülerinde bir tür tiyatral ekonomi de sezilir; karakterler arasında geçen diyaloglar, özellikle gündelik dille kurulmuş sahneler, sahneleme hissi yaratır. Bu da yazarın tiyatro kökeniyle bağlantılı bir biçimsel tercihtir. Metin, okura yalnızca okuma değil, izleme hissi de verir.

Aşkın Son Günü, bireyin içsel dünyasını, aile içi çatışmaları, sınıfsal baskıları ve yorgunlukları ince ve derinlikli bir anlatıyla işlerken, aynı zamanda bu küçük hayatların büyük anlamlar taşıyabileceğini gösteren bir kitaptır. Fatih Köse’nin ilk kitabı olmasına rağmen taşıdığı edebi seviye, onun ilerleyen yıllarda Türk öykücülüğünde önemli bir yere sahip olacağının da habercisidir.

Bu kitap, bize şunu hatırlatır: Edebiyat, büyük olayları değil, küçük anları yazdığında en çok konuşur. Çünkü insan, çoğu zaman o küçük anlarda, kendine en çok yaklaşandır.

LİNA YALINÇAY