HAYDAR ERGÜLEN/ SEVGİ SOYSAL: İSYANKÂR NEŞE

SEVGİ SOYSAL: İSYANKÂR NEŞE

-SEVGİ DUYGU-

Yıldırım Türker “İsyankâr Neşe” koymuş adını. Hem doğru hem de güzel demiş. İsyankarların çoğu gibi ‘evvelgiden’ ve yokluklarıyla dünyanın gerçekten de kederli, boş, ıssız, hatta gereksiz bir yer olduğunu düşündüren, yaşatanlardan bir neşe o. Neşe hali değil, neşenin kendisi. Tanıdım mı, yoo, okumak da tanışmak sayılırsa, kitaplarını gençliğimden beri okudum, sonra onunla ilgili yazıları, bazı kitapları, sempozyum kitaplarını, Tante Rosa’nın 1968’deki ilk baskısından başlayarak. İlk baskısında Sevgi Sabuncu’dur adı. Kitap yayımlandığında o 32 yaşındaymış ben de 12 yaşında bir okuru. Perçemim yoktu ama tutkulu bir okuru oldum. Bu fazla ‘şairane’ cümleyi de onun ilk kitabını cümle içinde kullanmak için kurdum. Tutkulu Perçem, 1962’de kendi olanaklarıyla yayımladığı ilk kitabı.

İsyanda neşe var, neşede ise isyankâr olmanın ruha, oradan da yüze, gözlere ve sözlere vuran ince alayı, bilge gülüşü ve bazen, anlamanın getirdiği hoşgörü bazen de anlamanın da bağışlatamadığı durumlar karşısındaki hayal kırıklığı… Uzun yıllar TRT’de birlikte çalıştığı, “TRT Ailesi”nden, romanımızın öncü adlarından Adalet Ağaoğlu, Sevgi’nin nerdeyse tüm hallerini hatırlıyor. Sevgi ile Sevgi Soysal başlıklı, içtenlikle yazdığı, sanırım Sevgi’yi anlattığı için de harflerin gözlerinin içi parladığı, sözcüklerin gülümsediği, eh cümlelerin de dayanamayıp zaman zaman makaraları koyverdiği yazıda, Soysal’ın yapıtlarını tek cümleyle ama harika biçimde özetliyor. Yapıtının yazarına ne kadar benzeyebileceğini de bu cümlede gösteriyor bize: Tutkulu Perçem, Tante Rosa’dan Hoş geldin Ölüm’e dek uzanan bir dizi, duygu-nükte-zekâ-direnç ve güne tanıklık buketi…”(Karşılaşmalar, Everest Y., Ağustos 2014, s.88). Ağaoğlu’nun 1984’te yazdığı bu cümle bana başka bir şeyi anımsattı. Çok soyadı değiştiren biri olduğunu Adalet Ağaoğlu da yazısının başında espriyle vurguluyor, “Sevgi Yenen-Sevgi Nutku-Sevgi Sabuncu-Sevgi Soysal ve Sevgi” Kendi soyadı, yaptığı üç evlilikten gelen soyadları ve Sevgi. Buna bence hem birbirlerine çok benzeyen hem gençlikleri, güzellikleri benzeyen kız kardeşinin adını da eklemeli. Sevgi çünkü en çok da Duygu. Neredeyse baştanbaşa Duygu. Sevgi Duygu.  

Adalet Ağaoğlu’nun tanıklığı yeniden. Hem kalabalıklarda hem yalnızlıklarda tanıdığı Sevgi: Kalabalıklarda neşeli, çılgın, nükteli, hınzır, zeki, bazen bir espri uğruna takazaları olan, okları bir kendine, bir karşıya savuran! Yalnızken, baş başaysanız: Romantik, kendine dönük, çok duygulu, fazla duyarlı, hatta biraz günah çıkarıcı-gereksiz yere-en beceriksiz Katolik!(agy., s.90) Sonra da bu ikisini karşıtlıklarda buluşturan bir sıfatlar silsilesi ile bir roman kişisi olarak düşler Sevgi’yi: Çok renkli, karmaşık; neşeli ve hüzünlü; şeytan ve melek; çocuk ve büyük; olgun ve çocuk; düşçü ve gerçekçi; gırgır ve ciddi; dürüst ve yalancı; çekinik ve dobra; utangaç ve cesur. Böyle bir roman kişisi olarak Sevgi’yi seçmek ister ama yazıyı bitirirken de şöyle söyler: Güçtür Sevgi’yi anlatmak, çok güç. Bir romanı yazmak bile, Sevgi’yi tam, olduğu gibi anlatmaktan daha kolaymış gibi gelir bana.(agy., s.98)

Umarım Adalet Hanım’ın bu cümlesini fazla kimse okumamıştır! Böyle dilek olmaz tabii, sanki kıskanıyormuşum gibi, olmaz da son yıllarda ünlü, özellikle de efsanevi, yaşamıyla da ilgi çeken yazar ve şairlerin romanlarını yazmak diye bir adet peydah oldu! Okumadım hiçbirini, o nedenle bir yorum yapmak istemem, yalnızca yeni bir gelişme diye belirtmek istedim. Bir de tabii, Adalet Hanım’ın dediği gibi Sevgi’yi anlatmak güçtür, sanırım. Bunca renkli bir kişiliği, zengin bir yaşamı, bir o kadar da hızlı, dolu, yoğun, çileli ve çoooook uzun yıllarmış duygusu veren, duygusu tümüyle gerçek olan, ne yazık ki kısa süren bir ömrü…Kim anlatabilir sahi, kim ve nasıl?

Ağaoğlu’nun Sevgi Soysal’da bulduğu özelliklerin bir bölümü, farklılıklarıyla başka kadın yazarlarda da bulunabilir. Sözgelimi direnç ve umut eylemi, Cumhuriyet dönemindeki tüm kadın yazarları buluşturur. Kadın olmanın iki kere direnmek anlamına geldiğini söylemek bile gereksiz. Hemen hemen tüm kadın yazarlarımızı az ya da çok okudum. Halide Edip’ten başlayarak Suat Derviş, Nezihe Meriç, Leyla Erbil, Füruzan, Pınar Kür, Tomris Uyar, Adalet Ağaoğlu, Tezer Özlü, Buket Uzuner, İnci Aral, Latife Tekin, Müge İplikçi, Ayşegül Devecioğlu, Ayfer Tunç, Şebnem İşigüzel, Gaye Boralıoğlu, Ece Temelkuran, Sema Kaygusuz, Şule Gürbüz, Nazan Bekiroğlu, Mine Söğüt’e  kadın yazarların daha zeki olduğunu düşünürüm. Okudum ve öyle düşündüm. Galiba direncin ve umudun bayrağını dalgalandıran rüzgarın adı neşe. “Neşeli ol ki genç kalasın dizesi boşuna söylenmemiş bence, neşeli ol ki zeki olasın demek anlamına da geliyor ki, zeka mı neşenin çiçeği, neşe mi zekanın ağacı, her neyse, ayrılmaz bir ikili, neşe ile zeka, tıpkı Sevgi ile Duygu gibi. Sevgi’de Duygu var, Duygu’da Sevgi. Zekada neşe var, neşede zekâ.

Evvelgiden pek çok yazar ve şair gibi, yazgısının dolu dolu yaşamak, topluma göre uçlarda yaşamak, iyiliği ve kötülüğü derinlemesine duyumsamak ve elbette olabildiğine yazmak olduğunun bilincindeydi ya da farkındaydı diyelim. Yapıtları yaşamını uzatanlardan. Tezer Özlü gibi, Nilgün Marmara, Didem Madak gibi ‘gencölen’, ama yapıtı hep yeni kalan. Tante Rosa (1968) örneğin. İkinci kitabı. Bu yıl tam 50 yaşında bir kitap. İlk kitabı Tutkulu Perçem’le (1962) birlikte, Sevgi Soysal’la pek de bağdaştırılamayan, ama sonraki kitaplarının ve siyasal tavrının hatırına hoş görülen ya da bağışlanan iki kitap. Daha çok da ‘ilk kitaplar, gençlik hatasıdır’ anlayışı uyarınca görmezden gelinmiş kitaplar. Şimdi olsa postmodern olarak adlandırılıp beğenilecek, deneysel olarak görülüp sevilecek kitaplar ikisi de. Ne yazık ki pek az eleştirmen tarafından görülmüş. Mehmet H. Doğan Tante Rosaiçin yüreklendirici olduğu kadar kitabın değerini de hakkıyla veren şu cümleleri yazmış: Tante Rosa’daki hikâyelerde, yaşamın sonradan sinsice konmuş bütün kurallarına, sınırlandırmalarına başkaldıran, içinden gelen dürtülere daha çok inanan bir insanı anlatır Sevgi Soysal.

Tante Rosa’nın Sevgi Soysal ve ailesindeki kadınların otobiyografisi anlamında ortakbiyografisi olduğu sıkça yazılmıştır. O da kimi yanıtlarında bunu kabul eder. Otobiyografiden çok Sevgi Soysal’ı ve ailesindeki kadınlarla beraber aslında tüm kadınları kapsayan bir ortakbiyografidir. Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır. Pek az kadının yapabildiği, ama pek çoğunun düşlediği, istediği, aklından geçirdiği eylemlerin de adıdır. Kitabın en çok alıntı yapılan, soru sorulan, üzerine konuşulan, yorum yapılan bölümündeki gibi, ‘bırakma’nın adıdır. Bırakmak, gitmek ve Yürümek. Belki de bu nedenle Yürümek’in (1970), bir bakıma Tante Rosa’nın devamı olduğu belirtilmiştir. Bırakma cesaretini kendinde bulan, gitme yürekliliğini gösteren ve özgürlüğünü yürümekte arayan, keşfeden kadının da bir adı daha olur böylece.

Tante Rosa üzerinden sorgulanan aslında çoğunlukla yapıtın yazınsal değeri değildir. Yalnızca toplumun değil, entelijansiya ya da henüz belirmekte olan sol hareket ya da devrimci aydınların, entelektüellerin bile, aslolan kadın erkek demeden işçi sınıfı öncülüğünde devrime ulaşmaktır deyip, kadın sorunu ya da kadın özgürlüğünü tali, ikincil sorun olarak devrimden sonraya ‘erteleme’ anlayışına edebi karşı çıkışıdır. Bir bakıma dünyadaki 68’le bizdeki 68’in temel ayrılık noktasıdır. Kadın, devrimden sonra özgürleşecektir! Tabii, romanda ya da birbirine bağlı 14 öyküden oluşan Tante Rosa’da tartışılan kadının devrimci rolü ya da konumu değildir. Kadın olmanın kendiliğinden bilinci ve kadın doğasının tezahürü de sayılabilecek ve kadınların genel değil, ortak talepleri, arzuları, düşleri, güçlü yönleri, zayıflıklarıyla örülmüş bir kadın olarak Tante Rosa, yetersiz de olsa bir karşı çıkmanın, tam olmasa da bir bilincin ve sonuna dek gidilmese de özgürlük arayışının, nihayet kadının kadın olarak varlığının fark edilmesinin adıdır. Suat Derviş’ten Leyla Erbil’e, şiirde Gülten Akın’a uzanan kadın özgürleşmesinin yazısı ve şiirine, Sevgi Soysal’ın da ilk katkılarıdır, sürecek ve Yürümek’le, Türk edebiyatında yol açıcı bir katkı sunacaktır. Burada genel olarak Türkiye’de kadın hareketi, kadın özgürleşmesi olarak sözünü ettiğim eylemler, etkinlikler, yazınsal katkılar, akademisyenler ve edebiyatçılar tarafından Sevgi Soysal’ın feminist olarak tanımlanıp tanımlanmamasından çok yapıtının feminist olduğu ya da feminist özellikler taşıdığı biçiminde değerlendirilecektir.

Kim bilir belki de ister seçim diyelim ister kısacık yaşamının olağanüstü yoğunluğu ve doluluğu, karşısına ‘hiçbiri’ şıkkını çıkarmıştır. Her şey ve hiçbiri, çoğunlukla aynı yerde, aynı yapıda ve aynı insanda buluşur. O kadar çok şey olunca, yapınca, hiçbiri diğerinden daha özellikli sayılmaz, adeta eşitlenir. Feminist, devrimci, sevgili, anne, yazar, muzip, duyarlı, isyankâr, özgürlükçü, merhametli, eşitlikçi, adil, neşeli, âşık, meraklı… Bu sıfatların çoğu da birbirine içkin olduğu için az çok belli bir profili tanımlar. Herhalde okurları Sevgi Soysal için bunlara başka ve yeni sıfatlar da eklemişlerdir, ekleyeceklerdir.

Bu sıfatlar ve özelliklerden sonra eklenmesi şaşırtıcı olmayacaktır sanırım, Sevgi Soysal yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı olarak yaşayageldiğimiz bu ülkede, ‘kahraman yaratmadan yazmayı da başarmış bir edebiyatçıdır. Roman ve öykü kişilerinin pek çoğu başaramamış, yenik kişilerdir ama mücadeleyi, direnmeyi ve umudu elden bırakmamışlardır. Nazım Hikmet’in ‘büyük insanlık dediği ve Turgut Uyar’ın da açlık çoğunluktadır dizesiyle hallerini beyan ettiği kimseler. Kişi değil, kimse. Sevgi Soysal’ın “yaratıcı cesaret”ine değinen Pelin Başçı, Soysal”ın kahraman olmayan, olamayan kişileri, kadın, erkek, çocuk-hepsi- bu yaratıcı cesaretin ürünüdürler. Soysal’ın edebiyatı sadece kahraman kavramına mesafeli durmaz, kahramanlık ideali üzerine kurulmuş verili kimlikleri, bunların insanları tutsak alışlarını da eleştirir.” (“Sevgi Soysal’ın ‘Ay’ı Boyamak’ aslı hikayesinde kimlik, cinsiyet ve temsili (permormatif) dönüşümler, İsyankar Neşe Sevgi Soysal Kitabı içinde, haz:Seval Şahin, İpek Şahbenderoğlu, İletişim Y., 2015, s.253)

Yaratıcı cesaret aynı zamanda tam da olması, söylenmesi gereken anda ve zamanda yapılan bir eylemse Sevgi Soysal bunun da hakkını vermiştir. Sevgi Soysal üstüne Bir Sevgi’nin Öyküsü(Kavram Y., 1990) incelemesini yazan A. Mümtaz İdil’in dediği gibi, Kahramanlığın moda olduğu, devrimciliğin mutlak kahramanlar yaratması gerektiği düşüncesinin egemen olduğu bir dönemde kahraman yaratmadan yazar Soysal.

Bir de Ankara’nın yazarıdır. Senden yardım umar her bahtı kara dizesindeki ‘bahtı kara’nın artık kendisi için söylendiği Ankara. İşte Sevgi Soysal’a yakınlık duymak, sevmek için şahane bir neden daha. Ankara’nın ‘şahane bir neden olmasını da ancak Ankara’da yaşayanlar ya da benim gibi lise ve üniversiteyi, yani güzel zamanların gençliğini orada yaşamış olanlar bilebilir. Eh bir de Ankara’nın şahane yazarları, Bilge Karasu’dan Vüsat O. Bener’e, Adalet Ağaoğlu’ndan Sevgi Soysal’a. Üstelik Ankara’nın hiç moda olmadığı zamanlarda, şimdi bir Ankara modası var biraz, onu yaşamak ve yazmak. Sevgi Soysal roman kahramanlarına yaptığını roman mekânlarına da yapar, Ankara aslında anamekândır ama, nerdeyse bir ‘anti-kahraman’ olarak durur Soysal’ın yapıtlarında, bkz. Yenişehirde Bir Öğle Vakti(1973).

Genç gittiği için değil yalnızca, hayatta olsaydı da genç kalacağına, genç düşüneceğine inandığım bir yazar. Yaşamını okudum, kitaplarını okudum, resimlerine baktım ve öyle düşündüm. Sanırım Sevgi Soysal için herkes de böyle düşünür. Yüzü yazdıklarından genç, yazdıkları ruhundan genç, ruhu hep genç. Yoksa ne Tutkulu Perçem’i ne Tante Rosa’yı yazabilir, yazmakla kalmayıp yayımlayabilirdi. İyi ki yayımlamış. Tutkulu Perçem’deki monolog mu diyalog mu olduğu anlaşılmayan ama daha çok aforizma tadı veren “İkili”yi okumak bile, onun zamanından genç olduğunu gösterir bence.

Sevgi Soysal’a çok benzeyen bir arkadaşımız vardı. Neşe Ozan. ODTÜ’den. O da Ankara görmüşlerden yani. Birkaç yıl önce yitirdik onu da. Devrimci bir ruh, devrimci bir güzellik. Çok çocuğa, yoksula, insana emeği, arkadaşlığı, iyiliği dokundu. Sevgi Soysal için Adalet Ağaoğlu’nun sıraladığı özelliklere ben de Neşe’nin iyiliğini ekliyorum. Benzemenin iyi olduğu haller ve insanlar da vardır. Benzemek sevindirir, sevdirir. Ben ikisini de çok sevdim.