ŞARANUR YAŞAR
İnşa Edilmiş Bir Canavar: Toplumun “Öteki”ye Bakışı
Mary Shelley, Frankenstein‘ı 1818’de kaleme aldığında henüz yirmi yaşında bile değildi. Oysa o karanlık ve fırtınalı İsviçre gecelerinde, gelecek yüzyılın felsefi sorunsalını -insan nedir, anlam mümkün müdür, yaratıcının sorumluluğu nerede başlar ve nerede biter- hayrete düşürücü bir sezgiyle kurguya dökmüştü. Jean-Paul Sartre “varoluş özden önce gelir” dediğinde 1945’te Paris’te büyük bir yankı uyandırdı; ne var ki Shelley bu düşünceyi, herhangi bir felsefi manifesto kaleme almadan, cansız beden parçalarından dikilmiş bir yaratığın gözlerinin açılışında zaten göstermişti.
Sartre’ın formüle ettiği bu temel varoluşçu önerme şunu iddia eder: İnsan, önceden tanımlanmış bir öze sahip değildir. Bir zanaatkârın yaptığı gibi insanı tasarlayan ve ona anlam, amaç veren bir tasarı yoktur. İnsan önce vardır sonra ne olacağına bizzat karar verir. Bu radikal özgürlük, aynı zamanda ağır bir sorumluluk ve kaçınılmaz bir yalnızlık getirir.
Frankenstein’ın yaratığı bu felsefi koordinatların tam ortasında durur; önceden belirlenmiş bir doğadan, bir tarihten, bir topluluktan, hatta bir isimden yoksun biçimde varoluşa fırlatılmış anlam arayışında insanlık tarafından yadsınan ve nihayetinde bu yadsınmanın karanlığında kendi özünü kendi eliyle inşa etmeye mahkûm edilmiş trajik bir öznedir. Shelley’nin romanı bu anlamda yalnızca bir korku hikâyesi değil varoluşun kendisine dair çarpıcı bir felsefi metafordur.
Heidegger, Varlık ve Zaman‘da (Sein und Zeit, 1927) fırlatılmışlık kavramıyla insanın varoluşsal durumunu betimler; birey, kendisini tercih etmediği bir dünyanın içinde, tercih etmediği koşullar altında bulur. Doğduğu zaman, mekân, dil, beden ve toplumsal konum hiçbir onayı alınmadan belirlenmiştir. Sartre da aynı durumu çarpıcı bir ifadeyle aktarır, insan terk edilmiştir. Ne bir ilahi rehber ne nesnel bir ahlak yasası ne de evrenin dayattığı bir amaç onu yönlendirecektir. Her seçim kendi sorumluluğundadır ve bu sorumluluğun ağırlığı insanı bunaltır.
Victor Frankenstein ise bu felsefi tabloya korkunç bir somutluk kazandırır. Yaratık, gözlerini açtığında karşısında yüzü dehşetle çarpılmış yaratıcısını bulur; ardından o da kaçıp gider. Burada Shelley’nin kurgusu, fırlatılmışlığın edebî olarak en ham biçimini sunar, yaratık yalnızca terk edilmiş değil, aynı zamanda bakmaya bile tahammül edilemez bulunmuştur. Ona verilmemiş olan yalnızca bir anne ya da baba değildir. O kendini var kılacak, kendine anlam verilebileceğini fısıldayacak herhangi bir insanî temas, herhangi bir “sen buradasın ve bu iyi” sesinden de yoksundur. Üstelik Yaratık’ın fırlatılmışlığı sıradan bir insanın durumundan çok daha radikal bir biçimde belirsizdir. Normal insan bile doğduğunda dili, kültürü, anne-baba sevgisi aracılığıyla dünyaya nazikçe kabul edilir, yavaş yavaş sosyalleştirilir. Yaratık ise bu yumuşak geçiş olmaksızın, yetişkin bir bedenle ve hiçbir çerçeveleme sunulmaksızın bir anda varoluşa çıkmıştır. Onun “Ben neyim?” sorusu, insan türünün tarih boyunca sorduğu soruların en ağır ve en çıplak halidir çünkü bu soruyu yanıtlamaya yardım edecek hiç kimse yoktur.
Albert Camus, “saçma” kavramını şöyle tanımlar; anlam arayan insan bilinci ile anlam sunmayan sessiz evren arasındaki o derin ve kapanmaz uçurum. İnsan anlam ister, evren susar. Bu uyumsuzluk, varoluşun en temel ve en acı gerçeğidir. Camus, bu gerçek karşısında üç olası tepkiden söz eder; intihar (saçmadan kaçmak), inancın sıçrayışı (saçmayı bir üst anlama teslim etmek) ve başkaldırı (saçmaya rağmen yaşamayı seçmek). Gerçek yiğitlik ise üçüncüsündür.
Yaratık‘ın deneyimi bu üç seçenekle birden karşılaşır ancak hiçbirini gerçek anlamda özgürce seçme imkânı verilmez ona. O, De Lacey ailesini pencereden izlerken sadece sıcaklık ve bağlılık değil; insani bir düzene ait olmanın mümkünlüğünü keşfeder. Bu aile ona sessizce, anlam vardır ve buna katılabilirsin, demektedir. Ne var ki o kapıya girdiğinde dehşete düşürülür, kovulur ve ardından o küçük sığınak bile yaratıcısına olan öfkesiyle ateşe verilir. Camus’nün evreni burada tam anlamıyla somutlaşır, anlam teklif edilmiş, sonra elinden çekilip alınmıştır.
Yaratık’ın yabancılaşması ayrıca varoluşçuluğun en temel paradoksunu ortaya koyar, yabancılaşmanın nedeni ne saf bir kötülük ne de saf bir talihsizliktir. İnsanlar Yaratık’a karşı korktukları için zalim davranırlar. Ve bu korku, görünürde meşrudur, Yaratık gerçekten farklıdır, bilinmeyendir. Böylece Shelley, sosyal dışlamanın yalnızca kötü niyetten değil, insanın bilinmeyene karşı duyduğu o ilkel korkudan beslendiğini gösterir. Yaratık bu ağda ne kadar mücadele ederse etsin, çırpındıkça daha da içine çekilen bir balık gibidir. Anlam, ona açılmaz çünkü anlam toplumsal bir uzlaşıdır ve bu uzlaşıya o hiçbir zaman davet edilmemiştir.
Dil burada özellikle önemli bir yer tutar. Yaratık, De Lacey ailesini gözlemleyerek dili öğrenir ve dili öğrendikçe acısı da büyür. Çünkü dil, insanın diğer insanlarla anlam inşa ettiği araçtır. Yaratık bu aracı elinde tutar fakat onu işletecek bir muhatap bulamaz. Sözleri boşlukta yankılanır.
Bu yalnızlık, romanda yavaş yavaş bir kader hâlini alır. Yaratık, başlangıçta iyiliğe açık bir varlık olarak çizilir; fedakârlık gösterir, güzelliği fark eder, acımayı öğrenir. Waldman ve diğer karakterlerde bulduğu bilgi ona insanlığın ne denli zengin bir anlam dokusu inşa edebildiğini gösterir. Ancak Yaratık bu dokuya dışarıdan bakmaya mahkûmdur, hiçbir zaman içine giremez. Bu dışarıdalık onu, Simone de Beauvoir’ın öteki kavramıyla da buluşturur; Yaratık, tanımı itibarıyla ötekidir ve bu ötekiliği onun kendisi tarafından değil, onu reddeden toplumun bakışı tarafından belirlenmiştir. O, yaratık olarak meydana gelmemiştir, toplum onu yaratık hâline getirmiştir. Yalnızca dışarıda tutulmakla kalmaz, aynı zamanda dışarıda tutulduğunu bilmenin acısını da taşımak zorunda bırakılır; bu da ona sıradan bir dışlanmışlıktan çok daha derin ve yakıcı bir cehennemi yaşatır.
Victor Frankenstein’ın bu tablodaki suçu da salt ihmalden ibaret değildir. O, yaratma eylemini büyük bir hevesle üstlenmiş ancak bu eylemin getirdiği sorumluluğu, yarattığı varlığın karşısına çıkıp ona “sen varsın ve ben seninle birlikte bu varoluşu taşıyacağım” diyebilme cesaretini gösterememiştir. Victor’un asıl suçu tam da budur; kötü niyet değil, sorumluluktan kaçış. Sartre’ın terminolojisiyle söylenirse Victor, kötü niyeti değil kötü inancı somutlaştırır; kendini sorumlu bir özne olarak değil, bilimin ve tutkusunun nesnesi olarak görmeyi tercih etmiştir.
Sonuç olarak Frankenstein, iki yüz yılı aşkın bir süre önce kaleme alınmış olmasına karşın insanlığın kendine sorduğu en temel soruları bugün de aynı yoğunlukla taşımaktadır. Anlam nereden gelir? Bir varlık, ona değer atfedecek bir topluluk olmaksızın yaşayabilir mi? Yaratmanın sorumluluğu nerede biter? Shelley bu soruları yanıtlamak için değil, derinleştirmek için yazar ve okuyucuyu, Yaratık’ın o buzlu çöle uzanan izlerini sürerken kendi varoluşunun soğuğunu da hisseder hâlde bırakır. Belki de romanın asıl amacı buradadır. Yaratık’ın hikâyesi, uzak ve tuhaf bir kurgunun değil, anlam arayan ve bu arayışta çoğu zaman yalnız kalan her insanın hikâyesidir. Ve o yalnızlık, ne kadar korkunç olursa olsun, başkaldırıyı mümkün kılan yegâne zemindir.
ŞARANUR YAŞAR

