ORHAN AYTUĞ TOLU
ELİF KAYMAZLI’DAN EDEBÎ ZAMAN KAPSÜLÜ: NANA’YA MEKTUPLAR
Çeşitli dergi, blog ve mecralarda edebiyatın farklı türlerinde yazıları yayınlanan, Ordu doğumlu Elif Kaymazlı’nın ilk romanı “Kayıp Düşler Kitabı” 2016’da, ilk öykü kitabı “Fürade” 2021’de, son romanı “Nana’ya Mektuplar” ise Nisan 2025’te Dorlion Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabın başkarakteri Nana’nın İstanbul-Fransa-İtalya üçgeninde yaşadıkları, romanın konusunu oluşturuyor.
Kitabın ilk sayfalarında Nana’nın İstanbul’da bir hastanede tedavi gördüğü ve taburcu olma sürecinde şahit olduğumuz bellek kaybını okuyoruz. Bu sayfalardan itibaren çekmece, çanta, günlük ve mektup kutusu gibi zaman kapsülü niteliği taşıyan eşya ve kişisel belgeler Nana’yı karanlıktan aydınlığa, karamsarlıktan iyimserliğe, çöküşten iyileşmeye taşıyor. Kitabın kapak tasarımı romanın içeriğine ve sembollerin kurgu açısından taşıdığı öneme göre düzenlenmiştir.

Nana ile sevgilisinin (aslında kızı Aria’nın babası) Fransa-İtalya ve son olarak İtalya-İstanbul güzergâhında mektuplaşmaları okuyucuyla paylaşılıyor. Kurgusal bir karakter olan Aria, kitabın ön söz niteliğine sahip ilk bölümünde bu mektupları yayımlamanın -rahmetli annesi- Nana’nın hatırasına saygısızlık olabileceği kaygısını taşıdığını fakat anlatılanların sadece Nana’nın hikâyesi olmayıp her okuyucunun/insanın yazgısıyla ortaklaşabileceğini söylüyor. Bu bölümden sonra Aria’nın doğum ve yetişme, Nana’nın iyileşme sürecini annesinin aktarımından okuyoruz.
Nana, babasının işinden dolayı çocukluk yıllarında annesiyle birlikte Fransa’ya taşınmıştır. Babası, sürdürdüğü çarpık ilişkiden (annesini aldatmasından) dolayı evi terk eder ve Nana baba sevgisi ve ilgisinden eksik şekilde büyür fakat aynı çatı altındayken bile baba sevgisinden mahrum kalmıştır. Günün birinde bir arkadaş buluşmasında, Fransa’dan İtalya’ya gelen Nana, Andrea ile tanışır ve sonraki süreçte mektuplaşıp kısa süreliğine de olsa birkaç kez bir araya gelir. Gerek babasından kalan acı hatıralar gerek özel ilişkilerinde yaşadığı olumsuz deneyimlerin etkisiyle erkeklere güven duyma konusunda kaygılar taşıyan yaralı bir kadındır Nana fakat arabesk bir ruh hâlini taşımayan güçlü bir karakterdir.
Romanın ilk sayfalarında yer alan hastane sahnesinde Nana’nın yaşadığı bellek kaybının nedeni Andrea’nın intihar edeceğini bildiren mektubudur. Andrea ve geçmişe dair birçok izi kaybeden Nana, mektup kutusundan rastgele çektiği zarfları açıp okudukça geçmişini yeniden kurup anlamlandırıyor. Farklı zamanlarda okunan her mektup Nana’nın geçmişini ve bugününü bir bütün olarak resmeden yapbozun eksik parçalarını tamamlıyor. Bu yönüyle kutudan alıp okunan her mektup belleğin kapılarını açan birer anahtarın, kutu ise bu parçalanmış belleği birleştiren bir aracın sembolüdür.
Nana’yı ayakta tutan ve yaşamını anlamlı kılan; edebiyat, kızı Aria’ya bağlılığı, entelektüel birikimi ve Andrea’dan gelen mektuplardır. Nana; nitelikli bir okur, tercüman ve yazar olarak okuyucunun karşısına çıkıyor. Umut ilkesini diri tutan ve sevgiye önem veren bir insandır. Okuyucuyla paylaşılan günlük ve mektuplar romanın anlatıcısı olarak Nana’yı inşa ediyor. Bu inşa sürecinde okuyucuyla “bu arada”, “Size anlatmış mıydım?” ve “Siz bu soruların yanıtlarını biliyor musunuz?” tarzında sıkça ama yerinde sarf edilen ifadelerle üst kurmaca tekniği güçlü şekilde kullanılırken ilk bölümde Aria’nın belirttiği “ortak yazgı” okuyucunun hayatıyla kesişen açılımlarla devreye giriyor. Bu yönüyle okuyucuya seslenilen her ifade Aria’nın dile getirdiklerini doğruladığından Elif Kaymazlı kurguda tutarlılığı sağlıyor. Üst kurmacanın yanı sıra deneme türünün üslubu romana yansıtılıyor. Roman boyunca Nana’nın yaşam, varoluş ve duygulara dair sorgulayıcı yaklaşımı felsefî; Andrea’nın mektuplarında kullandığı dil şiirsel düzlemde gelişiyor.
Nana’nın yazgısında sevdiği/sevebileceği insanları kaybetmek vardır. Özellikle baba “kaybı” Nana’daki yaranın onarılması noktasında önemli bir yere sahiptir. Freud’un işaret ettiği “tekrarlama zorlantısı” Nana’da psişenin zamansızlığı olarak beliriyor; bu travmatik deneyim ve terk edilme acısı donmuş bir şekilde yetişkinlikte çözülüyor. Andrea ile geliştirdiği ilişkinin kökeni bilince çıkarılmamış bir hesaplaşmasının sonucu olarak kabul edilebilir.
Nana’nın okuduğu mektupların yanı sıra Andrea’nın Nana’ya gönderdiği günlüğünde romana yeni bir anlatıcı ekleniyor: Andrea. Nana ile Andrea’nın yazgısında ortaklaşan noktalardan biri Andrea’nın yetimhanede büyümüş olmasıdır. Hayatın anlamını sorgulayan, varlığını dünyada bir yere konumlandırmakta zorluk çeken, varoluşsal-içsel bir yalnızlığın acısını Nana’ya olan tutku dolu aşkıyla sağaltmaya çalışan biridir Andrea. Arşimet’e atfedilen, “Bana yeterince uzun bir kaldıraç ve onu yerleştirebileceğim bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım!” sözünün varoluş, anlam ve değer ilişkisi bağlamındaki karşılığı Andrea’nın Nana’ya duyduğu aşkta kendisini gösteriyor. Nana, Andrea’nın anlam arayan kişiliğinde yaşama dair güçlü bir dayanaktır. Faust’da geçtiği gibi Andrea için Nana’ya dair duyduğu aşk, “Dur geçme!” diyebilmenin eşsiz deneyimidir. Andrea’nın yolculuğu, Simurg’u görmeye giden otuz kuşun hikâyesi gibidir; otuz kuş can pahasına gerçekleştirdiği yolculuğun sonunda Sİmurg’u görür fakat Simurg kendileridir. Otuz kuşun Simurg olabilme tekâmülü Andrea’nın acıyla yoğrulan olgunlaşma öyküsüyle benzeştir.
Ağırlıklı şekilde Nana ve Andrea’nın anlatıcı olarak okuyucunun karşısına çıkması yaşamda neyin kurgu, neyin gerçek olduğu konusunda bir sorgulamayı geliştiriyor. Nana’nın sorduğu sorular ile Andrea’nın varoluşa dair kaygılarını içeren cümleler romanı bir kurgu metni olmaktan başarılı bir şekilde çıkarıyor.
Nana’nın yaşadığı her deneyim; insan yaşamındaki önemli eşik, yol ayrımı, kırılma, dağılma, parçalanma ve parçaları birleştirme süreçlerine denk düşüyor. Bu yönüyle Nana’ya Mektuplar, oluş hâlindeki umut eden, direnen, yaşama tutunan insanların ortak hikâyesinden müteşekkildir.
Günümüzün hız, haz ve anlam yitimi anomalisinde insanın parçalanma ve bütünlük inşa etme sürecinde anıların, sevginin ve yaşamın anlamının içsel ve aşkın açıdan taşıdığı önemi göstermesi noktasında Nana’ya Mektuplar, yüzeyde bir aşk hikâyesini işlese de hız ve tüketimin kuşattığı toplumsal yapıda benliği inşa etme yolculuğunu derinde ören bir romandır. Sürekli fotoğraf çekilen, zamanın tüketim nesnesine döndürüldüğü, dijital dönüşümün en mahrem alanlara kadar sirayet ettiği toplumsal düzende anı, bellek ve değerin varoluşu anlamlı kılmadaki etkisi Elif Kaymazlı’nın okuyucuya tuttuğu aynadan yansıyanlardır.
Yazarın metinler arasılık ve göndermelerle zenginleştirdiği kitap; insan-hayvan dostluğu, eril düzende kadın olmanın zorlukları, aile ilişkilerindeki bozulma, sistem ve insan eleştirisi, tarih ve felsefenin insan için önemi, pedagojik yaklaşım, kadınların yaşadığı benzer “oluş” süreçlerine dair açılımlara yer veriyor. Edebiyat-psikoloji ilişkisini kurmadaki başarı; metinler arasılık, geriye dönüş, üst kurmaca teknikleri; hikâye içinde hikâye geliştirme metnin kurgusundaki sağlamlığın ve yazarın kolaya kaçmadan yoğun bir emek sarf ettiğinin göstergeleri olarak okunabilir. Edebiyatın önemli yazarlarından ve filozoflardan yapılan her alıntı, müzik tarihinin önemli eserlerinden seçilen örnekler okuyucunun metinle bütünleşmesini sağlayan ögelerdir.
“Nana’ya Mektuplar” anlamlı bir hayatın nasıl yaşanacağı ve insanın her eşikte nasıl toparlanacağı, her insanın bir diğer insanın öyküsünde başkarakter olabileceği, geçmişin yeniden kurgulanmasının mümkün olduğu, her yaşama ait öykünün aşkın bir yapı içerip başka yaşama ait öykülerle kesişebileceği, acıların varoluş için bir yol anlamı olduğu gibi yaşamı sorgulayan, insanların sesini duyuran bir roman… Bu katmanlı kurgunun sonunda Nana, Andrea ve Aria’nın neyle karşılaşacağı ise okuyucu için bir sürpriz olduğundan “Nana’ya Mektuplar” okuyucusunu bekliyor.


