Yazarların Washi Kâğıdıyla Şekillendirdiği Edebiyat
Lucia Cupertino – İtalya
*Türkçeye Çeviren: Mesut Şenol
Antik washi dekoratif kâğıdıyla büyük ve küçük evrenler kuran, Japon olarak dünyaya gelen sanatçı Ayumi Shibata’nın eserlerini son zamanlarda yakından tanıdım. Öylesine narin bir materyal kullanarak kentleri, manzaraları oluşturan mekânı, yavaş yavaş kullanılır hale getirip güçlendiren ve somutlaştırarak inşa eden bu sanat eseri karşısında gözlerim kamaştı. Bütün bunlar, bir yazarı yeni bir edebiyat gerçeğini şekillendirmesine götüren iç süreci gözümün önüne getirmektedir.
Shibata’nın eserlerine bakınca, benzerlerini bulduğum inşa edilmiş gerçeklik örnekleri şunlar: Calvino’nun ‘Görülmez Şehirler’i, Giono’nun ‘Ağaçları Diken Adam’ındaki yeşil dünyası, Amelia Rosselli’nin ‘Savaş Çeşitlemeleri’nin huzursuzluğu dizeleri, Halil Gibran’ın ‘Peygamber’inin bilgeliği ya da Blake’in ‘Şarkıların Deneyimi’nin vizyoner boyutu ile Agota Kristof’un ‘Defter Üçlemesi’nin esprili havası, Meksikalı şair Irma Pineda’nın ‘Kızıl Arzu’ kitabındaki kalbin yaşadığı heyecanlı yolculuğun son zamanlarda dile getirilen sesleri. Bu tablo ile karşılaşılmasının nedeni, edebiyatın en eski özelliklerinden birisinin, yeni dünyaların, iki önemli materyal olan gerçeklik ve imgelem üzerine kurularak oluşturulmasıdır.
Dünya edebiyatı; akımlar ve ortaya çıkan eserler açısından önemli ölçüde iç çeşitliliğe sahip olsa da bir klasikle karşı karşıya kaldığımızda şekillenen ve yeni bir dünya yaratan en iyi örneklerde, özellikle yazarın zihnine yerleşmiş imgelerden yola çıkan evrensel bir sesle yoluna devam etmektedir.
Belirttiğim üzere, imgeleme ek olarak, gelecek senaryolarını bulmak amacıyla bakışlarımızı gerçeğe, içinde olduğumuz tarihsel bağlama, günümüzün bize dikte ettiği zorluklara ve sorunlara çevirmemiz önem taşımaktadır. Bu açıdan, Andean ilçesinin sosyal-kültürel bağlamında yerini bulan, şiir fikrini destekleyen 1970’lerdeki Perulu edebiyat hareketi Hora Zero’nun ‘Acil Olarak Söylenecek Sözler’ manifestosunun çerçevesi, “gelmekte olan sosyal değişimi teşvik etmek için yazma” teklifini anımsatmaktadır. Onlar ayrıca, “Şiirleştirmek için bizlere bir felaket bırakıldı” şeklindeki bu kışkırtıcı ifadeyi yazmışlardır; yarım yüzyıl sonra bu mesaj korkunç bir şekilde, eskiden olduğundan daha fazla yerinde ve acil hale gelmiştir. Sanayi devrimi sonrası dönemde, savaşlarda, biyolojik çeşitliliğin yok edildiği, kadın cinayetlerinin, salgınların olduğu, insan ilişkilerinin bozulduğu bir çağda yaşıyoruz: Hem küresel hem de bireysel çapta büyük sorunlarla karşı karşıyayız ve çok-satınlanlarla kol kola yürümesi ya da eğlendirmesi amacıyla doğmamış edebiyat türü şimdiden bunu açığa çıkarmaktadır. Günümüz; dinleyebilen, egoyu ve etnik merkezciliği bir kenara koyan, daha alçakgönüllü, farklı bir entelektüel yaklaşıma ihtiyaç duymaktadır. Bu yaklaşım, içinde bulunulan tarihsel anın büyük çabaları ve daha fazla ortak aklı gerektirdiğini anlamaktadır. Çünkü kurtulmamız gereken çok sayıda zihinsel ve sosyal yapımız, yok olma riski taşıyan bilgilerimiz var. Bunlar yerine eylemlerimizle bu dünyada birlikte var olan farklı dünyaların çeşitliliğini korumak üzere direnmeye yardımcı olabiliriz.
Günümüzde, edebiyatın ve özellikle de onun en soylu ürünü olan şiirin risk altında olması kazara ortaya çıkmamıştır. Okuma olayı çok azalmıştır ya da en azından ruhsal ve sosyal gelişimimiz için hak ettiği önem gösterilmemektedir. Geleneksel olarak örneğin; okullar gibi kültürel mekânlar, çoğu zaman, Federico Garcia Lorca’nın söylediği gibi, bizi yalnızca şiirin okuru olmaya değil ama sevdalısı olmaya yöneltmesi gereken tutkudan uzaklaştırmaktadır. Dahası, İtalyan-Brezilyalı yazar Julio Monteiro Martins’in uzun zaman önce işaret ettiği üzere, (”Farklı bir Başarı Fikrine Doğru”, Sagarana Dergisi, Sayı: 44), edebiyatın kendisi kültür endüstrisi önünde eğildiği ve eser kendi iç değerleri yerine satışlar ya da günün yazarının popülaritesi gibi unsurlar tarafından değerlendirilmek zorunda kalındığında, aradaki bağlantı kopmaktadır. Pek çok tarafta ciddi geri gidişlere yol açan bir dizi çelişkiyle karşı karşıyayız. Ama bunların bizi nihilizme ve nostaljiye sürüklememesi gerekir. Bunun yerine bilinçli eyleme ve uzun dönemli dirence ihtiyaç vardır. Festivaller, okuma grupları, gençlerle resmi ve gayrı resmi toplantılar, okullarda online ve basılı dergiler ile makro düzeyde değil ama mikro düzeyde olan kopukluklara karşın toplum ve doğa ile daha gerçek ve güçlü bir bağ kurmak bir fark yaratabilir. Ne okuyacağımızı seçmekle başlayan pek çok hareket tarzı söz konusudur. Dikkatimizi ve zamanımızı bunlara yöneltmeliyiz. Sonuç olarak, Japon sanatçı Ayumi Shibata’nın özenli ve zahmetli kâğıt dünyasının bize öğrettiği şekilde yazmalıyız: çok çaba ve çalışmayla, toplumla paylaşmayla, sağlam bir sanatsal ve etik vizyonla sağlıklı bir ütopya niye bize uğramasın ki!

