ELİF & VAV
Boyama yapıyorduk. Taşırmadan. Odamın ortasında yüzükoyun yere uzanmış, önümüzde çizgilerden ibaret şekillerin olduğu boyama kitabı, dağılmış karışmış rengarenk boya kalemleri… Enes’le birleştirmiştik boyalarımızı. Sonra da güçlerimizi, çocuk aklımızı, çocuk öfkemizi, çocuk fikrimizi….
Aslında ben daha çok rastgele yerleştirilmiş sayıları birleştirmeyi sever, ortaya çıkacak resmi merak ederdim. 1,2,3,4….50. Kimi zaman bacası tüten bir ev, kimi zaman nehir kenarında balık tutan şapkalı bir çocuk, kimi zaman at, tavşan, koyun, kuzu… Enes henüz o kadar saymayı öğrenememişti. 1,2,3,4…10 önüm arkam, sağım solum sobe, saklanmayan ebe… O gece Enes saymış, biz saklanmıştık. Süt döküldüğünde, boyama kitabındaki renkler değiştiğinde, Elif o cırtlak sesi ile ağlama numarası yaptığında, annemle babamın bize – özellikle bana – “ uslu durun, yaramazlık yapmayın, kardeşinle ilgilen, “ dediğinde…
Neden kız kardeşim vardı ki? Çok sinir bozucuydu. Her şeyi, her hali, konuşması, ağlaması, yemek yemesi… Çok da numaracıydı. İstediği bir şey olmadığında kendini kıçının üzerine yere atar, ayakları ile tepinir, cırtlak sesi ile gözünden yaş gelmeden ağzı bir karış açık ağlamaya başlardı. Her seferinde ya annem ya babam ki genelde annem olurdu bu ;
“ Ne yaptın kardeşine?” diyerek beni azarlardı, onu kucağına alıp sakinleştirmeye çalışırken.
Ne yaptım? Elif ne yaptı diye sorsalar verecek cevabım vardı. Çoğu kez susardım. Söyleyeceklerime inanmayacaklarını, şikayet etme kardeşini diyeceklerini bildiğimden. Sırf şımarıklığından ağladığını ben o yaşımda biliyordum. Beni en çok kızdıran şey de neydi biliyor musunuz?
“Kardeşinle ilgilen, sen abisin, sen büyüksün, o küçük,” söylemleriydi. Aramızda iki buçuk yaş vardı sadece. İki buçuk yaş büyük olmak ilgilenmek için yeterliydi onların nazarında. Hayır dememek için, ona kızmak için, şikayet etmek için, odamın kapısını çarpmamak için, ağlamak için yeterince büyüktüm, aklım eriyordu, yapmamalıydım. Elif. Kucağında kendi kadar bebeği odamın kapısından bize bakıyordu. Kızlardan da kız kardeşlerden de nefret ediyordum. Kızlar belaydı. En azından benim kız kardeşim.
“Ona da boya verelim yanımızda dursun, oyalansın, “ (annemin dediği gibi ). İstemedi Enes. Onun kardeşi yoktu, ne kadar rahattı.
“Gitsin buradan,“ dedi. “Kızların ne işi var oğlum yanımızda, hem o daha bebek,“ Ben de ;
“ Git başımızdan,“ dedim. Ayağını sertçe yere vurdu. O ayağın sertçe yere vurulmasının ne demek olduğunu iyi biliyordum. Şımarık çığlığını odanın kapısında bırakarak ayaklarını yere vura vura içeri gitti. Çok geçmedi, daha büyük ve sert adımlı topuk sesleri döndü odaya. Azarı işittik. En çok da ben tabii. Sinsi sinsi odanın ortasına kadar gelen Elif, gözümün içine baka baka bebeğini sallarken süt dolu bardaklar devrildi. Beyaz süt, bütün renkleri karman çorman etti. Kırmızı, sarı, mavi, yeşil bütün renkler çamur gibi bir renk aldı. Yine azar işiteceğimi bildiğimden ortalığı temizlemeye çalıştım. Enes’le Elif birbirlerine düşman gibi bakarken birden Enes ;
“Aklıma bir şey geldi,“ Kulağıma eğilip fısır fısır planını anlatırken Elif’in derin iç çekişlerini dinliyordum bir yandan da. Tamam anlamında başımı salladım Enes’e. Çok akıllıydı arkadaşım.
“Birlikte saklambaç oynayalım mı,” dedim Elif’e dönerek. Kardeşim çok sevindi, ellerini çırptı. Gülerken son görüşüm oldu. Enes göz kırptı. O da gülüyordu. Salondan annemle babamın, misafirlerin kahkahası, heyecanlı neşeli konuşmaları duyuluyordu. Evimizde herkes mutluydu. Enes ebe oldu. Uzun koridorun ortasında, fotoğraflarımızın asılı durduğu duvara yasladığı kolunun üzerine gömdü başını Enes. Saymaya başladı. 1,2… Yavaş say dedim. Ne yapacağımı hem biliyor hem bilemiyordum. Sıkı sıkı elini tuttuğum Elif yanımda zıp zıp zıplıyordu. Sus işareti yaptım Küçük şeytan. 3,4…. Salona gidemezdim. Önce banyoya koştuk. 5,6…Saklanacak bir yer bulamıyordum. Sanki Enes hızlanmıştı. 7,8… İzinsiz girmemizin yasak olduğu annemlerin yatak odasına gittik. 9,10… Gözlerim ışıldadı. Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe. Koşarak çıktım yatak odasından. Enes duvarın önünde bana bakıyordu.
“ Tamam,“ dedim sevinçle. Annem dökülen sütlerin yerine, özenle doğranmış meyve tabağı getirmişti. Elma, muz, mandalina, portakal, dilimlenmiş üç tane meyve tabağı duruyordu masamda. Boyama kitaplarımız ıslandığından arabalarımı çıkarttım, döktüm odanın ortasına. Isırık aldığımız elma dilimlerimiz elimizde keyifle dizdik, yarıştırdık, çarpıştırdık arabalarımızı. Elif’siz hayat, oh ne rahat. Aklıma bile gelmiyordu.
“ Eneeeess hadi gidiyoruz oğlum “ Misafirler gitti, annem odaya geldi. Meyve tabaklarını alırken “odanı topla,“ dedi. Topluyordum zaten. Babamın sesini duyduğumda aklım başıma geldi.
“ Eliiifff, Eliiiffff “ ses gittikçe yaklaşıyor, ben korkmaya başlıyordum. Tam odamdan çıkacakken;
“ Elif nerede oğlum? “ Dilim tutulmuştu sanki. Açılıp kapanan kapıların sesi, annemin Elif, Elif diye seslenişi, başımı öne eğişim, babamın beni omuzlarımdan tutup sarsması, bacaklarımdan aşağı sızan sıcaklık. Bir anda babamla aynı boyda oluşum, göz göze gelişim, ayaklarımın boşlukta sallanışı. Annem beni kurtardığında, yerle tekrar temas ettiğimde koşarak annemlerin yatak odasına gittim. Babamın uzun iş seyahatlerinde kullandığı dolabın yanında duran valizin fermuarını açtım. Elif, tortop olmuş uyuyordu.
Tekrar bebek olmuş Elif. O zamanlar öyle demişlerdi anneannemle dedem. Valizin başında ne yaptığımı, ne düşündüğümü, ne hissettiğimi hatırlamıyorum. Yedi yaşında bir çocuk ne hisseder, onu da bilmiyorum. Sadece çok korktuğumu ve ağladığımı hatırlıyorum. Sabah anneannemle dedemin geldiğini bana ağlayarak sarıldıklarını ama kızmadıklarını hatırlıyorum. O geceden sonra annemle babamın hep dediği gibi artık ben “kocaman bir adam “olmuştum. Dedemin kucağında otururken anneannemin içerden gelen hıçkırıklarını duyuyordum. Bir daha hiç göremedim; ne annemi ne de kardeşim Elif’i. Uzak şehirde dedemlerde kalıyordum. Babam birkaç kez geldi. İlk geldiğinde koşup beline sarılmıştım. Babam gelmişti. O bana sarılamadı elleri doluydu. Anneannemin evimizden getiremediği eşyalarımla. Sonraki gelişinde elleri boş, gözleri doluydu. Dedem gibi beyazlamış sakallarına dökülen yaşları görmemem için mi yoksa oğlunun yüzüne bakamadığı için mi başını sürekli sağa sola döndürüyordu. Sonraki gelişi… Hatırlamıyorum. Önceleri telefon konuşmalarını gizli gizli dinliyor, konuşulanları anlamaya çalışıyordum. Mamayla besleniyormuş, altını bağlıyorlarmış. Evet, yürek dayanmazmış… Göz kaçırmalar, sorularıma oyalayan cevaplar, acıyarak bakan misafirler, ahla vahla başlayıp biten sohbetler, talihsiz çocuk diyen ağlamaklı sesler, kısık kısık konuşmalar.. Duymuyorum, anlamıyorum sanıyorlardı ama ben hepsinin benim için olduğunu biliyordum. Beni tekrar alacaklarına, evimize geri döneceğime uzun bir müddet inandım. Babamın hatırlayamadığım son gelişinde sanırım, bu inancımı da bıraktım. Her gece bir daha kardeşime kötü davranmayacağım diye dualar ettim. Zaman içinde anneanneme “anne” demeye başladım. Dedemse hala dedemdi. Nefret ettiğim kız kardeşimin büyüyeceği yerde tekrar bebek olmasına ben sebep olmuştum. Şimdi sabırla gerçek bir abi gibi büyümesini bekleyecektim. Bekledim. Büyümedi, hep bebek kaldı. Ben büyüyordum. Ama sanki bedenim büyümeme direniyordu. Kemiklerim geliştikçe bedenimde dayanılmaz ağrılar oluyor, derimden fışkıracakmış gibi hissediyordum. Liseyi bitirdiğim yıl artık sıkıntılarım dayanılmaz boyuta ulaştığında söylemek zorunda kaldım dedemle anneme.
İşte böyle doktor bey. Tedaviyi reddetme nedenim. Şimdi siz çok geç kalındığını, ameliyat olmam gerektiğini yine de pek bir şey değişmeyeceğini ancak bir avuç ilaçla hayatı biraz daha ağrısız, sızısız rahat geçirebileceğimi söylüyorsunuz.
“ Elif gibi dimdik olmak için, vav gibi eğilmek lazım,“ Dedemin kitaplarından birinde rastlamıştım bu cümleye. Gitgide yere paralel olmaya başlayan bedenim bana aczimi, haddimi bilmem, kibrimi silmem için yıllar içinde ceza veriyordu.
Elif adı gibi, geçmişteki gibi, dimdik dosdoğru hayatına devam edemeyecekse yaptığım kötülüğün karşılığında ben de vav gibi eğik yaşarım.

