NET
Atölyenin tavanı basık. Havasız. Küf kokusu baskın. Pencereler kapalı. İçerisi loş. Nizamettin kürsüde. Şişman. Terli. Ağzı köpürüyor. Kelimeler dökülüyor ağzından. Durmuyor. Kusuyor.
Süslü cümleler kuruyor. Uzatıyor. Lastik gibi. Mide bulandırıcı.
“Aziz dostlarım,” dedi Nizamettin. Kolları havada. Bir orkestra şefi sanki. Kötü bir şef. “Edebiyat, o sonsuz ummanın kıyısında, ruhumuzun en ince, en narin, en kırılgan titreşimlerini, kâinatın o muazzam ahengiyle, yıldızların tozuyla harmanlayıp, kelimelerin o sihirli, o büyüleyici dansıyla kâğıda nakşetmektir!”
Öğürdüm. İçimden. Kusmadım. Yuttum.
Defterimi açtım. Kalemim sivri. Ucu iğne. Kâğıt beyaz. Bekliyor.
Nizamettin devam etti. Susmuyor.
“Sakın ha!” diye bağırdı. Sesi çatlak. “Sakın ola ki o kuru, o yavan, o ruhsuz, o kemik gibi çıplak cümlelere sığınmayın! Betimleyin! O kapının kolundaki pasın tarihini, o pasın rengindeki hüznü, o hüznün çağrıştırdığı sonbahar akşamlarını, o akşamların getirdiği melankoliyi anlatın!”
Yazdım: Kapı paslı. Demir oksitlenmiş. Eski.
Nizamettin masaya vurdu. Masa titredi. Toz kalktı.
“Bağlaçlar!” diye kükredi. “Bağlaçlar bizim harcımızdır! ‘Ve’ deyin! ‘Ama’ deyin! ‘Lakin’ deyin! Cümleleri birbirine, ruhları birbirine, geçmişi geleceğe, acıyı tatlıya bağlayın! Bağlaçsız cümle, tuğlasız duvardır, harçsız binadır, sevgisiz kalptir!”
Bağlaç… İğrenç. Zayıflık. Cümle tek başına durur. Destek istemez. Ayakta kalır. Düşerse kalkmaz. Ölür.
“Değil” kelimesini kullanmam. Yokluk belirtmez. Varlık mutlaktır. Ya vardır. Ya yoktur. “Güzel değil” demem. “Çirkin” derim. Nettir. Keskindir.
Nizamettin yine bağırdı: “Bakın şu zavallılara! Yüklemi başa, özneyi sona koyan, doğru düzgün dizilemeyen o cümlelere! Lanet olsun ; O düzene! Kuralları yıkanlara !”
Gözlerimi kıstım. Nizamettin’e baktım. Ter damlıyor burnundan. Çenesine süzülüyor. İğrenç bir şelale.
Not aldım: Lanet okuyor “devrik cümle” kuranlara.
“Şimdi,” dedi Nizamettin. Nefes nefese. “Bana bir ölüm sahnesi yazın! Ama kanı, vahşeti değil; o ruhun bedenden ayrılışındaki o ilahi, o trajik, o muhteşem kopuşu, meleklerin ağlayışını, şeytanların gülüşünü, zamanın duruşunu betimleyin! Uzun olsun! Derin olsun! Akın!”
Kalemim kâğıda değdi. Ses yok. Sadece sürtünme.
Yazdım: Kalp durdu. Beyin sustu. Kan akışı kesildi. Beden soğudu. Rigor mortis başladı. Özne öldü. Nokta.
Nizamettin yanıma geldi. Gölgesi üzerimde. Ağır. Ter kokuyor. Eğildi. Defterime baktı.
Gözleri büyüdü. Damarları şişti. Yüzü morardı.
“Bu ne?” diye fısıldadı. Fısıltısı ıslak.
“Ölüm,” dedim.
“Bu ölüm mü?” dedi. Sesi titrek. “Hani ruh? Hani melekler? Hani o kozmik veda? Hani sıfatlar? Hani bağlaçlar?”
“Gereksiz,” dedim. “Fazlalık. Atık.”
“Sen…” dedi. Yutkundu. Boğuluyor sanki. Kendi kelimelerinde boğuluyor. “Sen bir robotsun! Sen bir makinesin! Sen edebiyatın katilisin!”
Doğruldu. Başı döndü. Sendeledi.
“Bana bir bardak su…” diyebildi. Cümlesi yarım. Yüklemsiz. Eksik. Hatalı.
Kalktım. Sürahiyi aldım. Bardağa döktüm. Uzattım.
“Su,” dedim. “H2O. Sıvı. İç.”
Aldı. İçti. Genzi yandı. Öksürdü.
“Çık!” diye bağırdı. “Defol! Git buradan! Senin o kesik, o kısa, o ruhsuz dünyan beni zehirliyor!”
Çantamı aldım. Kapıya yürüdüm. Kapı kolu soğuk. Metal. Çevirdim. Açıldı.
Dışarı çıktım. Yağmur yağıyor. Islak.
Arkamdan bağırdı: “Dünya böyle basit olamaz! Anlamlı olmalı! Karmaşık olmalı! Derin olmalı!”
Döndüm. Baktım.
“Dünya basit,” dedim. “Kaos karmaşık. Sen kaossun. Ben düzenim.”
Kapıyı kapattım.
Ses kesildi.
Sessizlik güzel.
Net.

