HİDAYET KARAKUŞ İLE SÖYLEŞİ

ORHAN AYTUĞ TOLU, HİDAYET KARAKUŞ İLE ŞİİRLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞTİ

Orhan Aytuğ Tolu:

Şairler doğayla iç içe insanlar olarak şiirlerinde doğadan beslenen kavramlara yer verirler. İnsan-doğa ayrışması günümüz toplumlarında huzursuzluğa yol açmıştır. Şairler, bu sorunu dizeleriyle aşmaya çalışıyorlar. Bu bağlamda ‘Hangi Leylasın Sen’ kitabınızın yayımlanması 12 Eylül dönemine denk düşüyor. Kişileştirme (teşhis) sanatına çok sık başvuruyorsunuz, doğadan kavramlara yer veriyorsunuz. Politik hegemonyanın değişiminde olumsuz ve geri bir eşik sayılan darbe döneminde doğadan beslenmeniz ve bir bütün olarak insan dışı varlıkları kişileştirmenizin -hatta yer yer konuşturmanızın- nedeni doğaya sığınmanız mı yoksa suskunlaşan toplumsal düzende doğa ve çevreyle söyleşmek “zorunda” bırakılmanızdan mı kaynaklanıyor?

Hidayet Karakuş:

Sevgili Aytuğ Bey, şiirin, romanın, öykünün, sanatın kaynağında insan kadar belki ondan da önce doğa var. Çocukluğum köyde geçti. Okuduğum okul Isparta Gönen İlköğretmen Okulu, öncesinde Köy Enstitüsü’ydü; doğanın kucağındaydı. Otun, böceğin, kırın, ağacın, kuşun kokusunu bilirim. Bu birikim şiirlerimde de romanlarımda da çocuk öykülerimde de ortaya çıkar.  Doğadaki her varlığı yaşamın bir parçası olarak gördüğümden olsa gerek söylemek istediğimi bu varlıkların imgesiyle anlatmak bana kolay geliyor. Onları kişileştirmem insan kadar değerli varlıklar olduğunu bilmemden gelir. Kimi zaman ağaçlara sarılmak, onları okşamak gelir içimden. Bu iki canlının birbirine sarılmasıdır bence. O konuşmazsa kim konuşur?

Orhan Aytuğ Tolu:

Yine aynı kitapta aydınlık-karanlık mücadelesinde gidenler, kalanlar ve gelenler olmak üzere üç özne görülüyor ve tarafı belli olsa da arada kalma koşullarıyla kuşatılanlara dil veriyorsunuz. Gitmek, kalmak ve gelmek “eylemleri” sizin için poetik bağlamda hangi anlamlara geliyor?

Hidayet Karakuş:

Şiir; toplumsal, bireysel, tarihsel gerçeklikle ilgili duyumsananları dile getirmek ister. Sanat da genelde böyle değil midir? Yaşamın özü devinimdir. Sürekli devinen canlılar dünyasında en karanlık varlık da en aydınlık varlık da insan olarak çıkıyor karşımıza. Bu insan ki çağlar boyunca hem iyiliği, güzelliği aramış, yaratmış; hem bunları kendi çıkarına kullanamadığında yok etmenin, insanlığa acı vermenin yolunu tutmuş. Bütün yönetim biçimleri insanı mutlu etmek, iyi yönetmek için kurulurlar ama çıkarları toplumun iyiliğine, güzelliğine ters düşenler egemenliklerini güçle pekiştirir, yönetimi ele geçirirler. Burada sınıfsal bir egemenlik çıkar ortaya. Bu güç, mutluluk getiren bir güç değil acı veren, insanı sömüren bir güçtür. O nedenle insanlık için çalışanlarla, çıkarları için çalışanlar sürekli savaşım içindedirler. Tarihsel süreçler bu güçlerin çekişmeleriyle ilerler. Kimi aydınlık için bilimi, sanatı, gerçeği kullanır, kimi inançları, dogmaları insanlığa bela eder.  O nedenle hem tarihsel hem güncel olarak kalmak, gitmek, gelmek, yürümek, ayağa kalkmak… insanın sürekli yaşadığı eylemlerdir. Şiirler de bu eylemlerle yürür, gelişir, var olur.  Bu savaşım içinde ezilenler, acı çekenler dünyanın neresinde olursa olsun şiirin, sanatın konusudur. Onlar da direnir, boyun eğer, çile çeker, ağlar, güler, geleceği tasarlamak için çalışır. Mutluluğun şiiri yazılmış mıdır? Sanmıyorum. Hem niye yazılsın? Çelişkilerin, acıların, hüzünlerin, ayrılıkların, ihanetlerin şiiri yazılır, sanatı yapılır.

Gerçekte Hangi Leylasın’daki şiirlerde 12 Eylül’lü birlikte evlerinden, yuvalarından, işlerinden alınıp götürülenlerin hüznü vardır. Acıları, ayrılıklarından doğan korkuları, endişeleri vardır. O nedenle şiirlerin bir bölümü ’Gittiler’ izleğiyle yazılmıştır. Gidenler beklenir. Gelenler özlemle karşılanır. Gelemeyenlerin acısı derinleşir.

Orhan Aytuğ Tolu:

“Karşıyakalı Palmiye” şiirinizde -yine- kişileştirme sanatı devreye girip konuşturma sanatını beraberinde getiriyor. Bu kez kentteki bir palmiye ağacı, kapitalist kentleşmenin maktulüne dönüşüp insanlara sesleniyor ve şiirin sonunda iki yol sunup kargış ifadelerini sarf ediyor. Bugün palmiyenin kargışı gerçekleşmiş olmalı ki her gün doğa katliamı ve betonlaşmayla kuşatıldık. Gerek insan gerek toplum için geldiğimiz bu aşamaya şiirimizin/şairlerimizin gereken önemi verdiğini düşünüyor musunuz?

Hidayet Karakuş:

Keşke Karşıyakalı Palmiye tek olarak kalsaydı. Bugün yurdumuzun bütün dağları, ormanları, ağaçları, canlıları bir saldırı altındadır. Madencilerin, yerli yabancı şirketlerin, bu yurdu sevmeyenlerin saldırısı altındadır. Karşıyakalı Palmiye şiirinin eskidiğini düşünürdüm ama son yıllarda ormanlarımıza, dağlarımıza, sularımıza yapılan saldırıları gördükçe içim acıyor, isyanım çoğalıyor. Karşıyakalı Palmiye şiiri, İzmir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur’un deniz kıyısındaki palmiyeleri yol yapmak için sökmeye kalkmasına bir tepki olarak yazılmıştı. O palmiyeler için Karşıyaka’da yalı boyunca sevgi zinciri oluşturuldu binlerce kişiyle. Yazık ki palmiyeleri kurtaramadık. Yolu genişletmek için söküldü palmiyeler. Yüreğimiz aktı onların yıkılan gövdelerinin ardından. O günlerin şiiridir Karşıyakalı Palmiye ama bugüne de sesleniyor hâlâ. Keşke geçmişte kalsaydı.

Orhan Aytuğ Tolu:

Aydınlık-karanlık mücadelesine dönersek 2 Temmuz Madımak Katliamı’nı yakından yaşayan bir şair olarak belgesel şiir niteliği taşıyan, tematik biçimde oluşturulmuş ‘Ateş Mektupları’ kitabınız yayımlandı. Bu kitap özelinde şiirin bellekle ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz, bellekten bağımsız şiir yazılabilir mi, yazılsa da kalıcı olur mu?

Hidayet Karakuş:

Bellek derin bir kuyudur. Ben yaşarken hiç not almam bilir misiniz? Hep aklıma yazarım en acı, en çarpıcı, en heyecan verici olayları. Unutursam bilirim ki çok da önemli değilmiş derim, Bu benim kişisel yöntemim. Ateş Mektupları’ndaki şiirleri yazarken de yüreğimdeki acıyla, belleğimdeki görüntülerle yazdım. Bellek gerçeği taşıyorsa kalıcı olur diye düşünürüm.

Madımak Katliamı, Cumhuriyet’e kalkışmanın, şeriat için cihada kalkışmanın denemesidir. “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak”,“Şeriat gelecek laiklik bitecek” “Muhammed’in ordusu laiklerin korkusu” gibi savsözler tarihteki dinci katliamlara ulanan bir yangının başlangıcını oluşturur. Bunlar unutulabilir mi?

Orhan Aytuğ Tolu:

‘Konuş Benimle’ kitabınızda teknoloji ve değişen toplumsal koşullarda istatistik verisine ve tüketim nesnesine çevrilen insana ve toplumsal yozlaşmaya yer veriyorsunuz. Kitaba adını veren on beş bölümlük şiirde özne, annesine seslenirken anne-evlat ilişkisine dair ifadelerde annelerin dilinde bulunmayan ama zihninde olabilen siyasi-toplumsal kavramlar bulunuyor, annenin ait olduğu kuşak üzerinden toplumun mevcut durumu arasında karşılaştırma mı yapıyorsunuz? Masal vurgusu da var. Bu noktadan Cumartesi Anneleri’ne geçiş yaptığınız şiirleriniz önemli bir yer tutuyor. Anne, bir dönemin ve ait olduğu değerlerin sembolü müdür?

Hidayet Karakuş:

Anne, kucaklamanın, yaratmanın, büyütmenin, sarmanın, iyiliğin simgesidir her zaman. Bağışlayıcı, sevecen bir imge. Hem kendi dönemini hem çocuklarının dönemini taşıyor yüreğinde. Cumartesi Anneleri’nin özelliği bütün annelerin özelliğidir. Çocuğunu beklemenin, aramanın, onun ardını bırakmamanın simgesidir hepsi.

Çağımızın bütün olayları duyarlı insanı durmadan kuşatıyor. Kuşatılan insanın acısı, açmazı da gün geçtikçe büyüyor. Bundan kırk yıl kadar önce “İnsan insandan uzaklaşıyor” demiştim. Bu bir yalnızlaşmanın, kendine, çevresine yabancılaşmanın başlangıcıydı. Toplumdaki dayanışmanın bittiği zamanı anlatıyordu bana. Şiirlerdeki bu söylem masallarımızın içe işleyen, bilincimize kazınan gerçeğinden gelir.  Annenin zamanıyla çocuklarının zamanı aynı da olsa yaşananların insan içine attığı acının, değişimin tohumları başka topraklarda, başka duygularda çimleniyor. Bu çimlenme kuşatılmışlığın etkisiyle ortaya çıkıyor doğal olarak.

Orhan Aytuğ Tolu:

Şiirlerinizin altına tarih düşüyorsunuz fakat ‘Konuş Benimle’ kitabınızdaki şiirlerin yazılma tarihini belirtmiyorsunuz. Bunun özel bir nedeni var mı?

Hidayet Karakuş:

‘Konuş Benimle’deki şiirlerin altında tarih olmayışı yalnız o günlere ilişkin değil, geniş zamanlara seslenen şiirler olduğunu düşündüğümdendir. Şimdi düşünüyorum da bu gerçeği sezgiyle kavradığım için tarih atmadığımı anımsıyorum. Gerçekte hangi iyi şiir bütün zamanlara seslenmez ki! Demek o zamanki ben, böyle farklı bir düşünceye kapılmışım.

Orhan Aytuğ Tolu:

‘Sıcak Sancı’ kitabınızda “mutlu olmak için yazılır şiir / düşünmek ve titremek için / söylemek için / acının ve kıvancın aktığı zamanları” diyorsunuz. Kendinizi dünyanın her köşesinden acılar derleyen bir şair olarak tanıtıyorsunuz ve dönemin açlık grevleri için yazdığınız şiir var. Sizce şiir mutlu olmak için yazılabilir mi, acı ve insani/toplumsal kriz, şiirin poetik ve ontolojik gerekçesi olarak kabul edilebilir mi?

Hidayet Karakuş:

Şiir yazdığınız için mutlu olabilirsiniz ama şiirde söyledikleriniz her zaman yüreğinizi kanatacaktır. Yalnız şiirin değil bütün sanatların varlık nedeni bence toplumsal, insani bunalımlardır. Yukarıda bir ölçüde bu sorunun yanıtını verdim ama sanatçının işi insanın sorunlarına, acılarına kulak vermektir. O nedenle mutluluğun şiirini yazmadım, yazamadım. Sanırım aynı nedenle Nazım da “mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” diye soruyor. Burada Nazım, mutlu olduğu için mi Abidin’den bunu istiyor? Saçları Saman Sarısı’nın kendine verdiği mutluluğu da derinden yaşıyor ama ayrılık kuşkusu da yatıyor şiirinde. Bütün insanlığın ayrılık acısıdır o. Küba Devrimi’nin coşkusunu yaşarken aklı dünyanın başka yerlerindeki savaşlarda, acılardadır. Şiirciler başka türlü düşünemez.  Açlık grevleri de, baskınlarda can verenlerin acıları da, akşamları kuru ekmeğini suya bandırıp yiyenlerin yoksunlukları da şiircilerin yüreğinde yer eder.  

Orhan Aytuğ Tolu:

Sıcak Sancı‘dan yaklaşık on iki yıl sonra ‘Özel Coğrafya Dersleri’ kitabınız yayınlandı. Satirik ve epik yön ağır basarken diliniz de sertleşiyor üslup açısından çünkü coğrafyamızı kana bulayan emperyalizme karşı duruşu canlı savaş sahneleri üzerinden hareketli bir atmosferde aktarıyorsunuz. 2000 yılı emperyalizmin Yeni Dünya Düzeni için işgal ve sömürünün ivmesini artırdığı eşiğe denk düşüyor. Sömürü ve işgali çocukların gözüyle dizelere döküyorsunuz. Sizce günümüz Türk şiirinde anti emperyalizm ve çocuk hassasiyeti ihmal edilen bir içerik mi? İhmal ediliyorsa bunu hangi nedenlere bağlıyorsunuz?

Hidayet Karakuş:

Gerçeği söylemek gerekirse günümüzde çoğu şiirci savaş gerçeğinin kıyısından bile geçmiyor. Tüm şiircileri izleme olanağım yok ama seçici kurullarda elime gelen dosyalardaki şiirlerden biliyorum ne ülke gerçeği giriyor şiirlere ne dünyadaki savaşların yarattığı yıkımlar ne çocuklar ne kadınlar… Gazzelilerin soykırımı nedeniyle birkaç şiire rastladım. Onlar da sert bir biçem yerine şiirin yumuşak söylemiyle duygularını söylüyor. 

Ben ulusal Kurtuluş Savaşı’yla kurulmuş bir Cumhuriyet’in çocuğuyum. Elbette antiemperyalist bir dünya görüşüm olacak. Elbette yurdumun ağacına, taşına, toprağına saldıran sömürgenlere sert bir biçemle karşı çıkacağım. Elbette çocukları savunacağım, Kadınlarımızı, üreten, var eden insanımızı, emekçileri savunacağım. Yeni Dünya Düzeni dediğimiz “Tek dişi kalmış canavar’dan öte bir güç olarak saldırıyor ülkelere. Şiirciler bunu görmeliler; görmek zorundalar.

Orhan Aytuğ Tolu:

Şiirleriniz içerik ve biçim açısından özgünlüğe sahip ve bu iki boyutta da gelenekten beslenmediğiniz dikkat çekiyor. ‘Özel Coğrafya Dersleri‘ndeki “Anka Gazeli” şiirinde geleneğe kapı mı aralıyorsunuz, bu konuda bir düşünce değişikliği yaşadınız mı?

Hidayet Karakuş:

Ben kendi şiirimi oluştururken bilinçli bir arayışla halk şiirinden, divan şiirine, Cumhuriyet şiirinden dünya şiirine geniş bir coğrafyada gezindim.  O nedenle geleneksel kimi biçimleri zaman zaman denemek isterim. Anka Gazeli de o denemelerden biriydi.

Orhan Aytuğ Tolu:

Tarih yapıcı kolektif özneye önem veriyorsunuz. Son kitabınız ‘Şiirin Vakti‘nde değişen toplumsal yapının verdiği umutsuzluk ve kırgınlık öne çıkıyor. Sizce tekrar kolektif mücadelenin kurulmasında şiirin rolü nedir? Bu bağlamda toplumcu gerçekçi şiirin günümüzdeki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hidayet Karakuş:

Şiirin sorunları çözdüğü görülmedi. Böyle bir savı da yok. Yalnız sanat, etki gücüyle insanı, toplumu devindirebilir. Toplumu, ortak bir erekte coşkuyla buluşturabilir. Toplumcu gerçekçi şiir de, genelde toplumcu gerçekçi sanat da yarattığı etkiyle barış için, aydınlık bir dünya için zorunlu bir anlayıştır bence.

Orhan Aytuğ Tolu:

“bir zamanlar / masallara inanırdım / bin bir gecenin içinden / çıkıp gelen kahramanlara” diyorsunuz son kitabınızda. Politik mücadele ve yeni bir düzen ideolojisi de bu masallara dâhil midir, yoksa çocuklara anlatacak masallarımız düzenin katı gerçekliğinin duvarına mı çarpıyor? Bir tür yankı odasında bireyciliğin üretildiği toplumsal düzende masallara yer mi kalmadı? Son kitabınızda belirttiğiniz “cak cak cak” sakız sesleri ve savaşın vahşi görüntüleri güzellikleri ve masalın sesini bastırdı mı?

Hidayet Karakuş:

Çok haklısınız. Şiirciler de -bu söz Nazım’ındır bilirsiniz- zaman zaman umutsuzluğa düşebilirler. İnandığınız kaleler düşebilir; düş kırıklığı yaratabilir. Masallara inandığınız gibi inandığınız düşünce dizgeleri tarihin akışı içinde yenilebilir. Bu düş kırıklığı geçici olmalıdır. Tarihin o büyük akışı sömürgenler, ülkeleri savaşla ele geçireceğini sananlar yenilecektir. Fethi Naci’nin İnsan Tükenmez kitabı 1956’da çıkmıştı. Bu kitabın özü sürekli değişen dünya içinde insanın emeğiyle, yaratıcılığıyla hep kendini aşarak, savaşları barışa çevirerek insanca bir yaşam kuracağını imler. Geçmiş zaman öğütleri, söylevleri çok çabuk eskiyecek, insanımıza bir şey kazandırmayacak; sanatın, bilimin ışığında insanlık kendi yolunu yeniden yeniden bulacaktır.

Orhan Aytuğ Tolu:

Günümüzde görsel-somut şiir ve post modern akımlar popüler kültür bileşenine dönüştü. Size göre biçim açısından görsel-somut (resim şeklindeki şiir) şiirin insan ve toplumla temas etme imkânı var mıdır, yoksa şiir kulağa hitap eden bir sanat mıdır? Biçim üzerinde bu kadar uç deneylerin yoğunlaşmasının, şairin ideolojik aidiyetiyle ilişkisi var mıdır?

Hidayet Karakuş:

Şiirin sınırları sonsuzdur. İnsanın sınırları da… Sanatçı, hem toplumsal olarak hem şiir bağlamında özgün olmak için türlü yollar dener. Resmi şiir gibi, şiiri resim gibi, oyunu şiir gibi… yapabilir. Önemli olan dünyayı yaşanır kılan güçlere, güzelliklere katkıda bulunmasıdır. Elbette ideolojik kimliğinden soyunup şiircilik yapanlar da vardır, olacaktır ama gerçeğin sesini hiç yitirmeden yazanlar geleceğe seslenmeyi sürdürecek, geleceğe kalacaktır.

Orhan Aytuğ Tolu:

Ahmet Haşim’le başlayıp İkinci Yeni’nin ilk yıllarında tekrar gündeme gelen “şiirde anlam” tartışması aslında bugünün de güncel tartışma konusu. Biçim gibi dil ve içerik noktalarda çok uç poetikalarla karşılaşıyoruz. Şiir ve anlam konusundaki yaklaşımınız nedir?

Hidayet Karakuş:

En anlamsız bir şiirin bile bir anlamı vardır bence. Ahmet Haşim’in şiir anlayışını çok değişik biçimlerde günümüz şiircilerinde de bulabiliriz. Ne ki o dönemin anlayışı içinde yazılan, bugüne kalan bir Merdiven şiirini, bir Tahattür’ü, O Belde’yi kimse yazamaz. Yazarsa tavşanın suyunun suyu olur. Simgeciliğin ortaya koyduğu şiirlere her okur kendi anlayışını, kendi anlamını yüklemedi mi? Kaldı ki o dönemin dili çok aşıldı. Kimse artık Ahmet Haşim’in dilini kullanmıyor.

İkinci Yeni’nin de günümüz şiircilerince yeterince anlaşıldığını düşünmüyorum. Türk şiirine geniş bir soluk aldıran İkinci Yeni, ideolojik yönden eleştirilse de o akımın şiircileri toplumcuydular. Dilleri de günümüzün diliydi. Uçlarda şiir yazdığını gördüklerimizin kendileri de şiirlerini anlamakta zorlanıyorlar. Dahası imge için şiir yazdıklarını da anlamıyorlar. Şiirin söylemek istediğini ortaya koyamıyorlar. Bu elbette hele edebiyat eğitimini yeterince alamamış, yazıdan uzak yaşayan sözel bir toplumdan kopmalarına neden oluyor.

Orhan Aytuğ Tolu:

Son olarak, altmış yıla yakın bir zamandır özelde Türk şiirine genelde Türk edebiyatına katkı sağladınız ve PEN ödülüne değer görülüp sizin için “umudun belleği” denildi. Size göre Türk şiirine katkılarınız nelerdir, şiiriniz edebiyatımızın “Şiir Gözeleri” coğrafyasında nasıl bir yere sahiptir?

Hidayet Karakuş:

Doğrusunu isterseniz hiçbir şiircimiz Türk şiirine “Ben şunları getirdim, şiirde ben şu yenilikleri yaptım” demez, diyemez. Bunu ancak o şiircinin bütün şiirlerini inceleyenler görebilir, söyleyebilir. Ben söyleyemem. Ayrıca ne getirdiğimi de bilmiyorum. Kitaplarım ortada. Merak eden inceleyip söylerse sevinirim.

Orhan Aytuğ Tolu:

Bize zaman ayırdığınız ve değerli katkılarınız için teşekkür ederim. Diyalektik bir şekilde süregelen aydınlık-karanlık çatışmasında ışığıyla bize güç veren şiirlerinizin okuyucusunun bol olması dileğiyle.

Hidayet Karakuş:

Nicedir böyle bir söyleşi yapmamıştım. Orhan Aytuğ Tolu hem şiirlerime kafa yorup değerli sorular sorduğun, hem bu fırsatı verdiğin için sana ben teşekkür ederim.